İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÖNSÖZ

ÖNSÖZ

Bizleri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ümmet olma bahtiyarlığına erdiren Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun!

Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen ve biz ümmetine örnek şahsiyetiyle eşsiz bir «fazîletler medeniyeti» kuracak hayat düsturları lutfeden Peygamberler Sultânı Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya da sonsuz salât ü selâm olsun!

İnsanoğlunu varlıklar içinde ahsen-i takvîm/en güzel şekilde yaratan Cenâb-ı Hak, kulunun ömrünü dolduran bütün davranışların, ahlâkın, ibâdetlerin, ebedî âleme dönüş yolculuğunun, en güzel bir kıvamda gerçekleşmesini arzu eder. Çünkü Rabbimiz, kendisine halîfe olarak yarattığı insanın, bu yüce şerefe lâyık bir hayat yaşamasını ve nihâyetinde onu, ebedî vuslat iklîmi olan cennet ve cemâliyle mükâfatlandırmayı murâd etmektedir.

Bu itibarla insanoğlunun, son nefesine kadar bütün ömrünü, ahsen-i takvîm kıvamında bir “fazîletler iklîmi” içerisinde geçirebilmesi, insanlığının tescîli demektir. Çünkü her kıymetli varlık, lâyık olduğu kıymete göre değerlendirilmelidir. Şayet abes ve yanlış bir şekilde değerlendirilirse, neticede o kıymete yazık edilmiş olur.

Meselâ; pırlanta, yakut ve elmas, birer taş cinsidir. Lâkin o kıymetli taşlar, en güzîde yerlerde kullanılır ve saklanır. Sıradan çakıl taşları ise ancak yollardaki çukurları doldurmak gibi işlerde kullanılır. Hâl böyleyken paha biçilmez mücevherâtı -nasıl olsa onlar da taştır- diyerek bozuk yolların çukurlarına dolgu malzemesi yapmaya kalkışmak, ne büyük bir hamâkat ve abesle iştigaldir!

İşte bunun gibi, varlıkların gözbebeği olan insanoğlunun da, ilâhî fazîletlerin huzurlu iklîmi içinde yaşamak yerine, gâfilâne bir yaşayışla ömrünü ziyân etmesi de büyük bir hamâkattir. Hattâ daha dehşetli bir gaflettir, kadr u kıymet bilmemektir. Böyle bir insan, Hak katındaki bütün izzet, şeref ve haysiyetini yitirmiş, insanlık cevherine vedâ ederek kendine yazık etmiş olur.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- insanoğlunun bu imtihan âlemindeki gaflet ve aldanış temâyülüne işâretle şöyle buyurur:

“Fazîlete yükselmek güç, rezâlete alçalmak kolaydır.”

Bu bakımdan insanoğlu, dâimâ mânevî terbiyeye muhtaçtır. Terbiye, insana, fıtratında olmayan bir şeyi kazandıramaz. Takvâ ve fücur, iyilik ve kötülük temâyülleri insanda fıtrî olarak mevcuttur. Asıl fazîlet de, fıtrattaki menfî temâyülleri körelterek meziyetleri inkişâf ettirmeye çalışmaktır.

İşte Cenâb-ı Hak, kullarının nefsânî tuzaklara kapılmamaları, süflî bir yaşayışa sürüklenmemeleri ve yaratılıştan gelen meziyetlerini inkişâf ettirebilmeleri için, “ahsen-i takvîm” reçetesi olan fazîletleri, ilâhî kitaplar vâsıtasıyla insanoğluna lutfetmiştir. Ayrıca o fazîletleri, canlı bir misal olarak bizlere tâlim etmesi için de peygamberler göndermiştir.

Çünkü bir güzelliğin tezâhürü için sadece güzel prensipler ortaya koymak yetmez. Ölçüler, hükümler ve prensipler ne kadar mükemmel olursa olsun, onların tatbik edilebileceğinin, yâni kuvveden fiile, nazariyeden pratiğe geçirilip yaşanabileceğinin, hayattan örneklerle ve canlı misallerle ispat edilmesi îcâb eder. Aksi hâlde o güzel düsturlar, insan idrâkinde yeterince netleşmez ve sırf bir nazariye olarak kalmaya mahkûm olur. Zîrâ insanoğlu dâimâ örneğe muhtaçtır. Örnek olmadan hakîkatleri, güzellikleri ve fazîletleri kavraması zordur. Ancak örnek sayesinde hayır da şer de idrakte netleşir. Dolayısıyla insanoğlunu ebedî saâdete kavuşturacak fazîlet ölçülerini, yaşayışıyla bizzat temsil edebilecek, örnek, mükemmel ve model şahsiyetlere ihtiyaç vardır.

İşte Kur’ân’ın, Hazret-i Peygamber vâsıtası ile gönderilmesinin hikmeti de budur. Yâni Kur’ân hükümlerinin yaşanabilir güzellikler olduğunun, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın örnek şahsiyetinde sergilenmesidir. Aksi hâlde insanoğlu, nefsânî arzularına ters düşeceği için onları yaşanmaz, tâkat getirilmez, hayâl ötesi hükümler olarak kabul ve îlân ederdi. Nitekim önceki peygamberlerin vefatlarından sonra, yüce prensipleri yaşayışıyla temsil eden kimselerin kalmadığı devirlerde insanlar, ilâhî kitaplardaki nice güzel kâideleri, fazîletleri ve emirleri; «Bunlar olacak şey değil!» diyerek kendi menfaat ve nefsâniyetlerine göre tahrif etmişlerdir.

Bu da gösteriyor ki, beyân edilen yüce prensiplerin gerçekten yaşanabilir hükümler olduğunun, hayattan misallerle tasdik edilmesi şarttır. Bunun içindir ki, son ilâhî kitap olan Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Peygamber’in kalbine indirilmiş ve ilâhî fazîletler, O’na tabiî bir meleke hâlinde hayat düstûru olarak ihsân edilmiştir. Tâ ki bütün insanlar, O’nu örnek alarak yüce fazîletleri yaşayabilme bahtiyarlığına nâil olsunlar, fıtratlarına uygun bir şekilde “ahsen-i takvîm” üzere yaşayarak ilâhî vuslata ersinler…

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…(Rasûlüm!) Bu Kur’ân’ı daha önceki kitapları tasdik etmek, ina­nanlar için bir rehber ve müjde olmak üzere, Allâh’ın izniyle Ceb­râîl Sen’in kalbine indirmiştir.” (el-Bakara, 97)

Yâni Kur’ân, Peygamber Efendimiz’in kalbine indirilmekle O’nun her hâlinde akis buldu; kelâmına, davranışlarına, vicdan ve şuuruna, velhâsıl mevcûdiyetinin künhüne işledi. Böylece Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bütün hayâtı, canlı bir Kur’ân tefsîri mâhiyetinde tezâhür etti. Cenâb-ı Hak, ilâhî hakîkat ve fazîletleri O’nun örnek şahsında sergiledi.

Kişi, sevdiğini örnek alır ve ona hayran olur. Sevmenin seviyesi de, sevenin, sevilendeki hâllerle hâllenmesi, yâni onu örnek alması nisbetindedir. Kitleler de örnek aldıkları liderlere göre şekillenirler. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın örnek şahsiyeti etrafında muhabbetle halkalanan sahâbe nesli de, O’nun nebevî irşad ve terbiyesi ile şekillenerek cihân târihine bir “asr-ı saâdet” armağan etti. Huneyn’de ashâb-ı kirâm, O’nunla cesaret buldu. Uhud’da tevekkül ve rızâ hâlini O’nunla yaşadı. İş, âile ve ticâret hayâtında, beşerî münâsebetlerde, ictimâî hizmetlerde, güzel ahlâk ve ibâdet hayâtında sahâbenin hâlleri hep O’ndan in’ikâs etti. Sahâbeyi sahâbe yapan, onları ahlâk ve fazîlette zirveleştiren, O’na îmân edip O’nu muhabbetle örnek almalarıydı.

Âyet-i kerîmede:

(Ey Rasûlüm) Şüphesiz ki Sen yüce bir ahlâk üzeresin…” (el-Kalem, 4) buyrulur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bundan daha güzel bir târifle anlatmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, insanlık âleminde tezâhür edecek yüce ahlâk ve fazîletlerin zirvesini, bütün insanlığa O’nun örnek şahsında sergilemiştir.

Bunun içindir ki inanan-inanmayan herkes, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yüce ahlâk ve fazîletine hayrandır. En azılı müşriklerden olan ve; “Biz, Sen’in emîn ve sâdık olduğuna kâniiz. Lâkin getirdiğini istemiyoruz.” diyen Ebû Cehil’den tutun da günümüz münkirlerine kadar pek çok gûyâ seçkin kafa(!) Peygamber Efendimiz’in yüce şahsiyetini îtiraf etmiştir. Târih, O’nun fazîletini her asırda en zirvede tescil etmiştir. İşte bunlardan biri:

Amerikalı ilim adamı Michael Hart, 1979 yılında dünyanın gelmiş geçmiş en tesirli 100 büyük insanını seçme çalışması yaptı. Büyük insanların kâbiliyetlerini, mücâdelelerini, icraat ve başarılarını bilgisayara kaydetti. Aylar süren çalışmadan sonra bilgisayar, verilen bilgiler ışığında dünyanın en büyük ismini seçti. Bu isim, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- idi.

Araştırmanın ardından Fransız dergisi Le Point, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i 1979’da “Yılın Adamı” seçti. 29 Aralık 1979 târihli gazeteler, habere yer verirken bunun gerekçesi olarak şunları yazdılar:

“Hazret-i Muhammed, 571-632 yılları arasında yaşamış olmasına rağmen dünyadaki tesiri çığ gibi büyüyor ve milyonlarca insan, hâlâ O’nun gösterdiği yolda yürüyor.” (Zafer Dergisi, 97/3-8)

Çünkü O’nun gösterdiği yolda yürümek, insanoğlu için yegâne kurtuluş, huzur, saâdet ve rahmet kapısıdır.

O’nun izinde yürümek, fazîletlerle dolu bir ömür sürmeye vesîledir.

O’nun izinde yürümek, canlı bir Kur’ân olabilme sırrına ermektir.

Unutmayalım ki târih boyunca Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a muhabbet ve O’nu îman heyecanı ve vecdiyle tâkip şerefinin sancaktarlığı, şanlı milletimize nasîb olmuştu. Bu gerçek, millet fertlerinin her birini, “Küçük Muhammed” mânâsına gelen “Mehmetçik” diye isimlendirmiş olmamızla da sâbittir. Hiç şüphesiz ki bu isimlendirme, milletin her bir ferdinin, gücü ve istîdâdı nisbetinde Peygamber Efendimiz’in küçük bir modeli olma temennî ve niyâzını ifâde ediyordu.

O güzel ismi bugün de muhâfaza etmemize rağmen, bu duygu ve düşünceye ne kadar sâhip çıkabildiğimizi, fert fert, bütün bir millet olarak nefsimizde sorgulamak durumundayız.

Yeniden o büyük şeref ve izzete nâil olabilmek için O yüce Peygamber’i canımızdan daha çok sevmeli, O’nun her hâliyle kendi hâl ve davranışlarımızı mîzân etmeliyiz. Bunun için de O’nu, bütün söz ve davranış manzûmesi itibârıyla güzelce ve bilhassa kalben tanımalı ve tanıtmalı, O’nun rûhâniyetinden feyz almanın heyecânı içinde bulunarak O’nun nurlu yolunda mesâfe almaya çalışmalıyız.

Fakat bütün bunları gerçekleştirebilmek için, evvelâ, O’nun izinde ve yolunda nasıl mesâfe alınabileceğini iyi idrâk etmek mecburiyetindeyiz. Buradan hareketle -âcizâne- “Fazîletler Medeniyeti” adlı eserimizin ikinci cildini kaleme aldık. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hayâtında şekillenen fazîlet düsturlarını belli bir muhtevâ dâhilinde ifâde etmeye çalıştık. Gerek daha önce neşredilmiş eserlerimizden gerekse de mûteber kaynaklardan, muhtevâmız çerçevesindeki fazîlet tablolarına dâir derlemeler yaptık. Lâkin kitabımıza derc ettiğimiz fazîlet tablolarının, güzel ahlâkın zirve tezâhürü olan Peygamber Efendimiz’in şânını ifâde husûsunda, deryâdan bir damla mesâbesinde kalacağı muhakkaktır. O, burada zikredilen ve edilmeyen fazîletlerin hepsini güzel ahlâkında cem etmekle birlikte, kendisinin bulunduğu fazîlet ufkunu ifâde için beşeriyetin serdettiği bütün medh ü senâların da çok ötesindedir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu gibi:

“Size Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir hadîs, bir söz ve bir durum rivâyet edildiğinde, Allah Rasûlü’nün hidâyet, salâh ve takvâ itibârıyla bundan daha üstün ve daha ötede olduğunu bilin!” (Ahmed, I, 122)

Bu şuur ve hassâsiyet içinde, O’nun insanlığa dünyevî ve uhrevî kazanç sağlayan hizmetler ve dünyayı da bir cennet hâline getirecek muâmelât muhtevâsında ortaya koyduğu prensipleri, imkân dâhilinde anlatmaya gayret ettik. Yine bu muhtevâda olmak üzere, Allâh Rasûlü’nün mânevî terbiyesi altında yetişmiş olan sahâbe-i kirâmın, “veresetü’l-enbiyâ” yâni peygamber vârisi olan Hak dostlarının ve onların izinde yürüyen fazîlet erbâbının ibret ve hikmet dolu hâllerinden misaller nakletmeye çalıştık.

Niyetimiz; Allah Rasûlü’nün, sahâbe-i kirâmın ve Hak dostlarının yüce ahlâkından bir nebze olsun nasîb alabilmek. Kur’ân ahlâkının canlı bir örneği hâline gelebilmek. Ömrümüzü, Allah ve Rasûlü’ne lâyık güzellikler içinde yaşayabilmek. Bütün gayretlerimizi bu uğurda bezledebilmek ve bu sayede sonsuz vuslat saâdetinden bir hisse alabilmek.

Bu vesîleyle, eserin hazırlanmasında yardımcı olan, başta Murat KAYA olmak üzere bütün akademisyen kardeşlerimize teşekkür eder, çalışmalarının bir sadaka-i câriye olarak kabûlünü Cenâb-ı Hak’tan niyâz ederim.

Rabbimiz, bütün güzel niyetlerimizi rızâsıyla te’lîf eylesin. Amel-i sâlih defterlerimizi güzel tecellîlerle doldursun. Kalbine indirilen vahiylerle canlı bir Kur’ân olan Rasûlullâh’ın rûhâniyetinden gönüllerimize feyz u bereket yağdırsın. Tâ ki bizler de, O’nun ümmeti olarak aynı fazîletlerden bir nasîb alabilelim.

Yâ Rabbî, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yolunda; O’nun muhabbeti, ahlâkı ve fazîletleri ile yaşamayı cümlemize müyesser eyle!

Âmîn!..

Osman Nûri TOPBAŞ

Nisan 2007

Üsküdar