İÇİNDEKİLER
ARAMA:

1. Hakk’a Dâvet

1. Hakk’a Dâvet

Bir mü’mini diğer insanlardan ayıran en mühim vasıflardan biri, merhamettir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara gösterilen merhametin bir tezâhürü olarak yapılan ulvî hizmetlerin başında da İslâm’ı tebliğ ve Hakk’a dâvet gelir.

İnsanları hayra çağırmak, yanlışlarını düzelterek bilmedikleri doğruları öğretmek, mâneviyatlarını takviye edip gönül âlemlerini Hakk’a yönlendirmek, onlara yapılabilecek en büyük hizmettir. İnsanların hem bu dünyalarını hem de ebedî âlemlerini güzelleştiren bu hizmet, îman nîmetinden dolayı Hakk’a şükür vazifemizin de en güzel bir tezâhür şeklidir. Hakk’ın rızâsını kazandıran bereketli ve fazîletli bir amel-i sâlihtir. Bir insan için Cenâb-ı Hakk’ın şu medhine nâil olmaktan daha büyük bir mazhariyet düşünülebilir mi?:

(İnsanları) Allâh’a dâvet eden, sâlih ameller işleyen ve «Ben müslümanlardanım.» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)

Yüce Rabbimiz, kendilerinden râzı olduğu ve ebedî kurtuluşa erdirdiği, sâlih kullarından olmamızı arzu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Sizden, hayra dâvet eden ve iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, tebliğ hizmetinin ehemmiyetine dâir şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin vâsıtanla bir kişiyi hidâyete erdirmesi, (en kıymetli dünyâ nîmeti sayılan) kızıl develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

Nitekim Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, servetinin çoğunu köleleri hürriyetine kavuşturmak ve onların hidâyetine vesîle olmak için sarf ederdi. Zîrâ bir mü’mini sevindirmek ve onun kulluk vazifelerini huzur içinde îfâ edebilmesini sağlamak, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- için târif edilmez bir saâdet kaynağı olmuştu. Servetini bu şekilde harcayıp tüketmesinden hoşlanmayan babası Ebû Kuhâfe birgün:

“–Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzâd ediyorsun. Madem köle âzâd edeceksin, şöyle güçlü-kuvvetli köleler satın al da, tehlike ve kötülüklere karşı önünde durup seni korusunlar.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise:

“–Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Ben onları âzâd etmekle ancak Allah katındaki mükâfâtı istiyorum.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir’in bu ve benzeri cömertlik ve hizmetlerini medhetmek üzere şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Malını Allah yolunda harcayıp

takvâ sâhibi olan (haramlardan sakınan ve), o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhîdi) tasdik eden kimseyi Biz de en kolay yola muvaffak kılarız.” (el-Leyl, 5-7)[2]

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Hidâyet yoluna dâvet eden kimse, ona tâbî olanların ecirleri kadar ecir alır. Bu, kendisine tâbî olanların ecrinden de bir şey eksiltmez! Kötü bir yola dâvet eden kimse de, kendisine tâbî olanların günahları kadar günah alır. Bu da, ona tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez!..” (Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6/4609)

Görüldüğü gibi hem hakkı ve hayrı tebliğ, hem de şerre ve bâtıla dâvet yönündeki faaliyetlerin karşılığı, kar topunun yuvarlanarak büyük bir çığa dönüşmesi gibi katlanarak artmaktadır.

Tebliğ hizmeti, aynı zamanda “büyük bir cihâd”dır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Kâfirlere aslâ boyun eğme! Ve bu (Kur’ân) ile onlara karşı bütün gücünle büyük bir cihâd et!” (el-Furkân, 52)

Âyet-i kerîmedeki bu “büyük cihâd” emrinin, henüz mü’minlerin müşriklerle mücâdele edecek maddî güçlerinin bulunmadığı Mekke döneminde gelmiş olması, cihâdın en mühim mânâlarından birini ortaya koymaktadır ki, o da, Kur’ân-ı Kerîm’in hayâta tatbik edilmesi ve insanlara anlatılmasıdır. Zîrâ o dönemde mü’minlerin elinde Allâh’ın kelâmından başka hiçbir vâsıta yoktu. Sadece Kur’ân’ı öğreniyor ve onu tebliğ ediyorlardı. Çok büyük çile ve meşakkatlere katlanarak İslâm’ın hidâyet dâvetini insanlara duyurmaya çalışıyorlardı.

Tebliğ hizmetinde, arzu edilen netîceye ulaşabilmek için, evvelâ Kur’ân ile meşgûliyette duygu derinliğine ulaşmış hassas bir gönle sâhip olmak ve Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmak gerekir. Zîrâ İslâm’ın en güzel tebliği, kişinin âdeta canlı bir Kur’ân gibi yaşayarak, İslâm’ın güzelliklerini kendi hayâtında sergileyebilmesiyle gerçekleşir.

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, her fırsatta ümmetine tebliğ vazife ve mes’ûliyetini hatırlatmış ve buna teşvik etmiştir. Nitekim hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız.” (Buhârî, En­bi­yâ, 50)

“Bizden bir hadis işiten ve onu başkalarına ulaştırabilmek için aynen muhafaza eden kimsenin Allah yüzünü ak etsin. (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” (Tirmizî, İlim, 7)

İnsanlığı kötülük ve şerden uzaklaştırarak güzellik ve hayra dâvet etmenin, bir bakıma Hakk’a îmânın mihenk taşı mevkiinde olduğunu ihtâr eden şu nebevî beyan da çok ibretlidir:

“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin, ki bu, îmânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi birgün, iyiliği tavsiye edip kötülüğe mânî olma mes’ûliyetinden bahsederken şöyle bir misal vermiştir:

“Gemi yolcuları alt ve üst katlara yerleştiler. Geminin alt katında seyahat edenler; «Su ihtiyacımızı karşılamak için ikide bir yukarı çıkıyor, üsttekileri rahatsız ediyoruz. Geminin tabanında bir delik açıp suyu oradan alalım.» diye konuştular.

Bu durumda üst kattakiler onlara mânî olmazsa, hepsi birden boğulup giderler. Şayet onlara gemiyi delmenin yanlış olduğunu anlatırlarsa, hem kendilerini, hem diğerlerini boğulmaktan kurtarırlar.” (Buhârî, Şehâdât, 30; Tirmizî, Fiten, 12)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İsrâiloğulları’nın nasıl bozulmaya başladığını da şöyle haber vermiştir:

“İlk zamanlar, kötülük yapan birini görünce:

«Bak arkadaş! Allah’tan kork ve bu yaptığından vazgeç! Çünkü bunu yapmak sana helâl değil!» diye uyarırlardı. Ertesi gün o adamı aynı vaziyette gördüklerinde onunla birlikte yiyip içmek ve yanında oturabilmek için bir daha îkaz etmezlerdi. İşte o zaman Allah Teâlâ onların kalplerini birbirine benzetti.”

Peygamber Efendimiz bunları söylerken bir yere yaslanarak konuşuyordu. Birden doğruldu ve sözünü şöyle tamamladı:

“Ya siz de birbirinize iyi şeyleri tavsiye eder, kötülüklerden sakındırır, zâlimin zulmüne mânî olursunuz, yahut da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, İsrâiloğulları’na lânet ettiği gibi size de lânet eder.”[3]

Gazâlî Hazretleri, gayr-i müslim ve fâsıklarla beraberliğin, başlangıçta zihnî yakınlığa, bu yakınlığın da zaman içinde kalbî beraberliğe dönüşeceğini bildirmiştir. Bu ise insanın adım adım helâke sürüklenmesi demektir.

Tebliğ vezîfesinin ihmâli, kişiyi hem bu dünyada hem de âhirette pek çok sıkıntılara dûçâr eder. Bu hususta Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

“(Ashâb-ı kirâm arasında şu hakîkati) duyardık:

Kıyâmet gününde bir kişinin yakasına, hiç tanımadığı biri gelip yapışır. Adam şaşırarak:

«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der.

Yakasına yapışan kişi ise:

«–Dünyada iken beni hatâ ve çirkin işler üzerinde görürdün de, îkaz etmez, beni o kötülüklerden alıkoymazdın.» diyerek ondan dâvâcı olur.”[4]

Tebliğ hizmetinde bulunacak kişinin; ilim, amel-i sâlih ve güzel ahlâk üzere yaşayarak numûne olması zarûrîdir. Zîrâ câhilin tebliğinin, hem üslûp itibârıyla hem de muhtevâ bakımından yanlışlıklardan berî olması düşünülemez. O hâlde, bu yolda ilk olarak, “ilmî ve kalbî sermâye”ye ihtiyaç vardır.

Diğer taraftan, tebliğ vazifesinde bulunacak her mü’minin, önce kendi şahsiyetini olgunlaştırması îcâb eder. Zîrâ insanları hakka ve hayra dâvet için en tesirli irşad vâsıtası; hakkın, hayrın, fazîlet ve doğruluğun canlı ve müşahhas bir timsâli hâline gelmektir. Bu bakımdan her peygamber, evvelâ yaşadığı nezih hayatla kendisinin “emîn ve sâdık” olduğunu insanlara tescil ettirerek çevresinde büyük bir îtimad kazanmıştır. Dolayısıyla kalbi mânevî marazlar ve dikenlerle dolu bir kimsenin tebliğe kalkışması, boşuna bir yorgunluk ve büyük bir hatâdır. Böyleleri, kaş yapayım derken göz çıkarmak misâli, hayra çağırayım derken İslâm’a zarar verir, insanları dînden-îmandan uzaklaştırırlar.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın dediği gibi; “Eğrinin gölgesi de eğri olur.” Yâni eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede, İslâm’a dâvetin usûlünü şöyle beyân buyurur:

(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et…” (en-Nahl, 125)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, hikmet ve güzel öğüdün kıymetini şöyle ifâde eder:

“İnsanları, düşündürücü hikmetli sözlerle îkâz edin ki, kalpleri huzur bulsun.”

“Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat!”

İnsanları irşâda çalışırken açık ve anlaşılır bir üslûb kullanılmalıdır. Zîrâ Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi; “Ne kadar çok bilirsen bil, söylediklerin, karşındakilerin anlayabileceği kadardır.”

Yine bir mü’min, tebliğ ve irşad hizmetinde üslûp olarak “muâhezeyi kendisine, müsâmahayı gayriye” yöneltmeli ve yumuşak bir lisan kullanmalıdır.

Tebliğ hizmetinde dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da tebliğcinin kendisini toplumdan mes’ûl hissetmesi ve muhâtabına değer vermesidir. Tebliğin muhâtabı olan insanın, Allâh’ın yarattığı şerefli bir varlık olduğunu hatırından çıkarmamasıdır.

Şimdi, bahsi geçen mevzûlarla alâkalı târihin kaydettiği sayısız fazîlet tablolarının bir kısmını birlikte mütâlaa edelim: