İÇİNDEKİLER
ARAMA:

a. Güzel Örnek Olmak

a. Güzel Örnek Olmak

Hakk’a dâvet hizmetinde bulunurken tesirli söz söyleyebilmek ve hayırlı bir netîce elde edebilmek için, her şeyden evvel örnek bir karakter ve şahsiyet sergilemek lâzımdır. Zîrâ yaşanmayan ve örnek davranışlarla misallendirilmeyen hakîkatler, kuvveden fiile çıkma im­kânı bulamaz. Hayâta geçirilmeyen fikirler, kitap satırları arasında kalmaya mahkûm olur.

O hâlde bir müslümanın İslâm’a yapabileceği en büyük hizmet, onu önce kendi hayâtına en güzel bir şekilde tatbik etmektir. Zîrâ söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan bir kimsenin insanları iknâ edebilmesi mümkün değildir.

Allah Teâlâ; kişinin sözü ile özünün, konuştuklarıyla yaptıklarının birbiriyle tezat teşkil etmemesini emretmiştir.[15]Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, böyle bir tezat içinde bulunanların hazin âkıbetini şöyle beyan buyurur:

“Kıyâmet gününde bir kimse getirilip cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarı fırlar ve o hâliyle değirmen çeviren merkep gibi döner. Cehennem ehli başına toplanır ve:

«Ey filân, bu ne hâl? Sen bize iyiliği emredip kötülükten nehyetmez miydin?!» derler. O da:

«Evet, size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım; sizi kötülükten sakındırır fakat kendim yapardım.» diye cevap verir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10)

Başkalarına iyilikleri tavsiye ederken kendilerini unutan gâfillerin bu fecî âkıbeti, hepimiz için büyük bir ibret olmalıdır. Öğrendiğimiz ve başkalarına tavsiye ettiğimiz güzelliklerle evvelâ kendi hayâtımızı süslemeliyiz. Böyle yaşayan samîmî kimseler, yüzlerine bakılınca Allâh’ı hatırlatan sâdık ve velî kullardan olurlar. Ni­te­kim as­hâb-ı ki­râm:

“–Allâh’ın velî kulları kimlerdir?” diye sorduklarında, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“(Al­lâh’ın ve­lî kul­la­rı) yüz­le­ri­ne ba­kıl­dı­ğın­da Allah Teâlâ’yı ha­tır­la­tan kim­se­ler­dir.” buyurmuştur. (Hey­se­mî, X, 78; İbn-i Mâ­ce, Zühd, 4)

İşte bir bakıma bu hadîs-i şerîfin îzâhı mâhiyetinde, başımızdan şöyle bir hâdise geçmişti:

Merhum Sâmi Efendi Hazretleri ve refâkatinde bulunan merhum pederim Mû­sâ Efen­di ile Bur­sa’dan İs­tan­bul’a dö­nü­yor­duk. Ya­lo­va’da ara­ba va­pu­ru­na bin­mek için vâ­sı­ta­mız­la sı­ra­ya ge­çe­cek­tik. Araç­la­rın kar­ga­şa­ya ma­hal ver­me­den dü­zen­li ola­rak sı­ra­ya gir­mesiy­le alâ­ka­dar olan kâh­yâ, bi­zim ara­ba­mı­za da yer gös­te­rir­ken gö­zü ar­ka ta­raf­ta otu­ran Sâ­mi Efen­di ve Mû­sâ Efen­di’ye iliş­ti. Hergün yüzlerce sîmâ ile karşılaşan kâhyâ, şaş­kınlık içinde bir an du­rak­la­dı. Son­ra yak­laş­tı. Ara­ba­nın ca­mın­dan içe­ri­ye da­ha dik­kat­li­ce bak­tı; de­rin bir iç çek­ti ve şöy­le de­di:

“–Allah Allah! Ne ga­rip dün­ya! Yüz­ler var me­lek gi­bi… Yüz­ler var Nem­rut gi­bi…”

Velhâsıl, özüyle, sözüyle, hâl ve davranışları itibârıyla güzel örnek olabilmek, İslâm’ı tebliğ hizmetinde kullanılabilecek en tesirli bir lisandır. Bu lisan, hikmet ve ibretler sergisi olan kâinâtın, sessiz-sözsüz, fakat son derece fasih ve beliğ lisânı gibidir. Yine bu lisan, hakîkate teşne her idrâk tarafından anlaşılabilen “hâl lisânı”dır. Bu lisânı anlamayan hiçbir millet yoktur. Bu lisân ile konuşulduğunda kendisine ulaşılamayacak hiçbir insan mevcut değildir. Hâl lisânının sürçmesi ve hatâsı da yoktur. Gâyet sâde, özlü, berrak ve anlaşılır bir lisandır.