Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in Hakk’a dâvet husûsundaki titizlik ve gayretini Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Sen, (önce) yakın akrabâlarını inzâr et, (âhiret azâbıyla uyar!)” (eş-Şuarâ, 214) âyeti nâzil olunca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni çağırdı:
“–Ey Ali! Yüce Allah, en yakın hısımlarımı inzâr etmemi emretti. Bu bana çok kaygı verdi. Biliyorum ki ben ne zaman kavmime bu işi açmaya kalksam, muhakkak hoşuma gitmeyen şeylerle karşılaşacağım…
Ey Ali! Bize, bir kap yemek hazırla ve üzerine de koyun budundan koy. Bir kap da süt getir. Sonra, Abdülmuttaliboğulları’nı çağır da onlarla konuşayım ve emrolunduğum şeyi kendilerine tebliğ edeyim.” buyurdu.
Hazret-i Ali, Peygamber Efendimiz’in emri ile hazırladığı şeyleri onlara ikrâm etti. Bir kişinin bile kendi başına yiyebileceği az bir yemeğin kırk kişiye yettiğini gören Ebû Leheb:
“–Şaşılacak şey! Arkadaşınız sizi büyük bir sihirle büyüledi! Doğrusu biz, bugünkü gibi bir sihir hiç görmedik!” diyerek Rasûlullâh’ın konuşmasına imkân vermedi.
Ebû Leheb’in sözleri, Rasûlullah Efendimiz’in çok ağırına gitti. Sustu ve o mecliste hiç konuşmadı. Orada bulunanlar da bir müddet sonra dağılıp gittiler.[5]
Lâkin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu uğurda karşılaştığı sıkıntılara aldırmadan vazifesine sabırla devâm etti. Ertesi gün akrabâlarını tekrar topladı ve yine aynı sıkıntılarla yüzyüze geldi. Buna rağmen onları İslâm’a dâvet etti.[6]
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bu davranışından şunu anlıyoruz ki tebliğ; sabır, ikram ve tebessümle yapılmalıdır. Zîrâ insan, ihsâna mağlûptur.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, birgün Safâ Tepesi’ne çıkarak Kureyş Kabîlesi’nin bütün kollarına tek tek seslendi. Onlar da bu dâvete icâbet ederek Safâ Tepesi’ne geldiler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yüksek bir kayanın üzerinden onlara şöyle hitâb etti:
“–Ey Kureyş cemaati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek desem, bana inanır mısınız?”
Kureyşliler hiç düşünmeden:
“–Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” dediler.[7]
Karşısındaki insanlardan bu tasdîki alan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlara şu ilâhî hakîkati bildirdi:
“–O hâlde ben şimdi size, önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu, Allâh’a inanmayanların, o çetin azâba uğrayacaklarını haber veriyorum. Ben sizi o çetin azaptan sakındırmak için gönderildim.
Ey Kureyşliler! Size karşı benim hâlim, düşmanı gören ve âilesine zarar vereceğinden korkarak hemen haber vermeye koşan bir adamın hâli gibidir.
Ey Kureyş cemaati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi de dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allâh’ın huzûruna varmanız, dünyâdaki her hareketinizin hesâbını vermeniz muhakkaktır. Neticede hayır ve ibâdetlerinizin mükâfâtını, kötü işlerinizin de cezâ ve şiddetli azâbını göreceksiniz! Mükâfat ebedî bir cennet; mücâzat da ebedî bir cehennemdir.”[8]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu hitâbesine, orada bulunanlardan umûmî bir îtiraz gelmedi. Yalnız amcası Ebû Leheb:
“–Hay eli kuruyası! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diyerek münâsebetsiz ve yakışıksız sözler sarf etti. Hakâretleriyle Peygamber Efendimiz’in aziz kalbini incitti.
Ebû Leheb’in bu tavrı üzerine, onu ve hanımını zemmeden ve cehennemlik olduklarını îlân eden “Tebbet Sûresi” nâzil oldu:
“Ebû Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde karısı da (ateşe girecek).” (Tebbet, 1-5) (Buhârî, Tefsîr, 26/2, 34/2, 111/1-2; Müslim, Îmân, 355)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ulaştığı kalbî kıvam ve kemâl ile, bütün beşeriyeti hidâyete getirme iştiyâkı içinde dîn-i mübîn-i İslâm’ı ömür boyu tebliğ etmiş, kendisine tevdî edilen bu ilâhî emâneti îfâ şuuru, onu zirvelerin zirvesi hâline getirmiştir. Vazifesini icrâya mânî olacak bütün dünyevî teklifleri tereddütsüz reddederek, Hakk’a kulluğu her şeyin üstünde telâkkî etmiştir. Tebliğin ilk döneminde vukû bulan şu hâdise, bu hakîkati ne güzel ifâde etmektedir:
Müşrikler, Ebû Tâlib vâsıtasıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e haber göndererek dâvâsından vazgeçmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü şu mukâbelede bulundu:
“–Amca! Vallâhi, Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine de bu dâvâdan vazgeçmem! Ya yüce Allah, onu bütün cihâna yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür giderim!”
Sonra da mübârek gözleri yaşardı ve ağladı. (İbn-i Hişâm, I, 278; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 96-97; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 64)
{
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, İslâm’ı yaymak ve insanlara en büyük hizmette bulunmak için kapı kapı dolaşır ve ilâhî hakîkatleri tekrar tekrar anlatırdı. Bıkmak, usanmak nedir bilmezdi. En acımasız bir şekilde düşmanlık edenlere bile aynı hakîkatleri defâlarca anlatmıştı. Buna misâl olabilecek bir müşâhedesini Muğîre bin Şûbe şöyle nakleder:
“Ben ve Ebû Cehil, Mekke sokaklarından birinde giderken Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaştık. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Cehil’e:
«–Ey Ebu’l-Hakem! Gel, Allâh’a ve Rasûlü’ne tâbî ol da senin için Allâh’a duâ edeyim?» buyurdu. Ebû Cehil ise:
«–Yâ Muhammed! Sen yine ilâhlarımıza dil uzatacak, onlara tapmaktan bizi menedeceksin, değil mi? Yemin ederim ki söylediğin şeylerin hak olduğunu bilseydim Sana tâbî olurdum!» dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz ayrılıp gidince de bana dönüp:
«–Vallâhi ben iyi biliyorum ki O’nun söyledikleri hak ve gerçektir!..» îtirâfında bulundu…”
Daha sonra Ebû Cehil îmân etmemesinin, kabîleler arası üstünlük sağlama yarışından ve kıskançlıktan kaynaklandığını anlatmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 113)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine birgün Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına uğramıştı.
“–Ey Muhammed, vallâhi biz Sen’i yalanlamıyoruz; Sen bizim yanımızda son derece sâdık bir insansın. Ancak biz, Sen’in getirmiş olduğunu yalanlıyoruz.” dediler.
Böylece, vicdânen kabul ettikleri bir hakîkati, nefsâniyetlerine tâbî olarak reddettiler. Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurarak onların bu perişan hâllerini ibret için gözler önüne serdi:
“Onların söylediği sözlerin Sen’i hakîkaten üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar Sen’i yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (el-En’âm, 33)[9]
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hakk’a dâvet husûsunda sâhip olduğu pek çok güzel hasleti gösteren şu hâdise ne güzel bir misaldir:
Kureyşliler çok saygı gösterdikleri Husayn’a giderek:
“–Şu adamla bizim adımıza konuş. O ilâhlarımıza dil uzatıyor, onlara kötü sözler söylüyor.” dediler ve birlikte Allah Rasûlü’nün kapısına kadar geldiler. Müşrikler kapıya yakın bir yere oturarak beklemeye başladılar. Husayn ise içeri girdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–İhtiyara yer açın!” buyurdu. Husayn’ın müslüman olan oğlu İmran ve arkadaşları oldukça kalabalık bir cemaat hâlinde Allah Rasûlü’nün yanında bulunuyorlardı. Husayn, Peygamber Efendimiz’e:
“–Bu Sen’den duyduklarımız nedir!? Tanrılarımızı reddediyor, onlara dil uzatıyormuşsun. Hâlbuki Sen’in baban akıllı ve hayırlı bir kimseydi.” dedi.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu karşılığı verdi:
“–Ey Husayn, kaç tanrıya tapıyorsun?”
“–Yedisi yerde biri gökte sekiz tanrıya.”
“–Sana bir zarar isabet ettiğinde hangisine yalvarıyorsun?”
“–Göktekine.”
“–Malın helâk olduğunda kime yalvarıyorsun?”
“–Göktekine.”
“–Senin isteklerine icâbet eden yalnız bir ilâh iken ne diye başkalarını O’na ortak koşuyorsun? Şükrederek onları râzı ettiğini mi sanıyorsun, yoksa seni helâk etmelerinden mi korkuyorsun?”
“–Her iki sebepten de değil.”
Husayn, o güne kadar Peygamber Efendimiz gibi bir zât ile hiç konuşmadığını anlamıştı.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Husayn! Müslüman ol, selâmet bulursun.” buyurdu.
Husayn:
“–Kavmim ve yakınlarım var, ne söyleyeyim?” diye sorunca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ى اَسْتَهْدِيكَ ِلاَرْشُدَ اَمْر۪ى وَزِدْن۪ى عِلْمًا يَنْفَعُن۪ى
“–Allâh’ım! İşimi kemâle erdirmem için Sen’den hidâyet istiyorum. Bana faydalı olacak ilmimi artır, de!” buyurdu.
Husayn, bu duâyı yaptı ve bir müddet sonra da müslüman oldu. Ayağa kalkınca, oğlu İmran sevincinden babasının başını, ellerini ve ayaklarını öptü.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hâli görünce hislenerek ağladı ve:
“–İmrân’ın yaptığına ağladım. Babası Husayn kâfir olarak içeri girdiğinde İmran ayağa kalkmadı, onun yüzüne bile bakmadı. Ama İslâm’a girince hakkını ödedi. İşte bu incelikten dolayı duygulandım.” buyurdu.
Husayn ayrılmak istediğinde Allah Rasûlü ashâbına:
“–Kalkınız, kendisini evine kadar uğurlayınız!” buyurdu.
Onun yanındaki kalabalıkla kapıdan çıktığını gören Kureyş müşrikleri:
“Husayn da dînini terk etti.” diyerek kendisi ile görüşmeden dağılıp gittiler.[10]
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Husayn -radıyallâhu anh-’ı, hikmetle, güzel öğütle ve mükemmel bir ahlâk ile İslâm’a dâvet etmişti. Bu muhteşem üslûp karşısında âdeta eriyen Husayn, daha oradan ayrılmadan îman nîmeti ile şereflendi.
Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Uhud Harbi’nden daha fazla daraldığınız bir gün oldu mu yâ Rasûlallah?” diye sormuştu.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdular:
“–Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe Günü[11]yaptığıdır. Ayrıca Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbn-i Abdiyâlîl’e sığınmak istemiştim de, beni kabûl etmemişti. (Beni ayak takımına taşlatarak her tarafımı kan revân içinde bırakmıştı.) Ben de geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı fark ettim. Bana:
«Allah Teâlâ, kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymaktadır. Onlara dilediğini yapması için de Sana, Dağlar Meleği’ni gönderdi.» diye seslendi.
Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:
«Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitmektedir. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı (Mekke’deki Ebû Kubeys ile Kuaykıân dağlarını) onların başına geçireyim.» dedi. O zaman:
«Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sâdece Allâh’a ibâdet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler getirmesini dilerim.» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, bütün bu eziyetleri, insanları ebedî saâdet ve selâmete dâvet etmek için çekmişti. Şahsına revâ görülen ezâ ve cefâları, büyük bir sabır, tevekkül ve rızâ hâliyle karşılayıp insanların hidâyeti için var gücüyle gayret göstermişti.
Medîneli Enes bin Râfî, birkaç genç arkadaşıyla Mekke’ye gelmişti. Hazrec Kabîlesi’ne karşı Kureyşlilerle andlaşma yapmak istiyorlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların geldiklerini haber alınca hemen yanlarına varıp onlarla birlikte oturdu. Geliş sebeplerini öğrenince de:
“–Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?” buyurdu.
“–Nedir o?” dediklerinde:
“–Ben Allâh’ın Rasûlü’yüm. Allah beni kullarına gönderdi. Onları Allâh’a dâvet ediyorum. Allâh’a ibâdet etmelerini, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını söylüyorum. Bu hususta Allah bana kitap indirdi.” diyerek İslâm’ı anlattı ve onlara Kur’ân-ı Kerîm’den bâzı âyetleri okudu.
İçlerinden İyâs bin Muâz isminde bir genç:
“–Arkadaşlar! Vallâhi bu teklif, geldiğiniz işten daha hayırlıdır.” dedi. Ancak arkadaşları tarafından hakâret ve eziyetlerle susturuldu.
Medîne’ye döndüklerinde ise Buâs Savaşı patlak verdi. Fazla zaman geçmeden İyâs bin Muâz vefât etti. Ölümü esnâsında başında bulunanlar, onun devamlı tesbihatla meşgul olduğunu işittiler. Müslüman olarak öldüğünden hiçbirinin şüphesi yoktu. Çünkü İyâs -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nü dinlediğinde İslâm’ı iliklerinde hissetmiş ve onu kabul etmişti.[12]
Tebliğ hizmetini, kim olduklarına bakmadan bütün insanlara şümullendirmek îcâb eder. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtereme kızı Zeyneb’i hicret esnâsında deveden düşürerek vefâtına sebep olan azılı İslâm düşmanı Hebbâr bin Esved’e, Mekke fethine kadar müslümanlara her türlü düşmanlığı yapan İkrime bin Ebû Cehil’e, Hazret-i Hamza’yı şehîd eden Vahşî’ye ve hattâ amcasının cesedini parçalatıp ciğerini hırsla ısıran Ebû Süfyân’ın karısı Hind’e bile tebliğ kapısını kapatmamıştır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, vefâtına yakın geçirdiği şiddetli hastalık esnâsında dahî tebliğ ve irşad vazifesine devâm etmiştir. İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz!” dedim.
“–Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ıztırap çekmekteyim.” buyurdu.
“–Herhâlde bu, iki kat sevap kazanmanız içindir?!” dedim.
“–Evet, öyledir. Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür.” buyurdu. (Buhârî, Merdâ, 3, 13, 16; Müslim, Birr, 45)
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, çok ağır hasta olmalarına rağmen, ashâbına ebedî hakîkatleri öğretmeye ve onları İslâm terbiyesi üzere yetiştirmeye devâm etmiştir. Bu durum, hem O’nun tebliğ vazifesindeki hassâsiyetini hem de ümmetine duyduğu şefkat ve merhametin enginliğini göstermektedir.
Allâh’ın dînini tebliğ ve tâlim etmek, peygamber mesleği denilebilecek mukaddes bir vazifedir. Allâh’ın en seçkin kulları olan peygamberler, bu uğurda her türlü meşakkate katlanmışlardır. Onlardan biri de insanları 950 sene sabırla Hakk’a dâvet eden Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’dır.
Bir baba, oğluna Nûh -aleyhisselâm-’ı göstererek:
“–Bak oğlum, buna inanma!” demişti.
O da babasının elinden asâyı aldı, Nûh -aleyhisselâm-’ın başına vurarak onu kan revân içinde bıraktı. Nûh -aleyhisselâm- ise:
“–Yâ Rabbî! Hayır dilemiş isen, hidâyete erdir! Yoksa Sen onlar hakkında hükmedinceye kadar bana sabır ver! Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!” diye duâ etti.
Şuayb -aleyhisselâm-’ın tebliğinden bir tabloyu da Kur’ân-ı Kerîm şöyle haber vermektedir:
“(Hazret-i Şuayb) dedi ki: «Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delîlim varsa ve O, bana tarafından güzel bir rızık vermişse, buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sâdece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Fakat muvaffakıyetim, ancak Allâh’(ın yardımı) iledir. Ben yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.»” (Hûd, 88)
Şuayb -aleyhisselâm-, bu âyet-i kerîmedeki; “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” ifâdesiyle; “Size ancak yaptığım şeyleri emrediyorum. Eğer sizi bir şeyden menediyorsam, onu ilk olarak ben terk ederim.” demiş olmaktadır.
Tebliğde bu hassâsiyete sâhip olmak, Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği mühim bir haslettir. Başkalarına iyiliği tavsiye ederken kendini unutmak, şiddetle yasaklanmış ve zemmedilmiştir.
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“(Ey ehl-i kitâb âlimleri!) Siz Kitâb’ı (Tevrât’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (el-Bakara, 44)
“Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.” (es-Saff, 2-3)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, İskenderiye Mukavkısı’na Hâtıb bin Ebî Beltaa’yı elçi olarak göndermişti. Mukavkıs, Allah Rasûlü’ne götürmesi için ona bâzı hediyelerle birlikte Mâriye ile kardeşi Sîrin’i verdi. Hâtıb -radıyallâhu anh-, yolda bu iki kardeşe İslâm’ı anlattı ve onları müslüman olmaya teşvik etti. Onlar da îmân ettiler. (İbn-i Sa’d, VIII, 212)
Yâni Hâtıb -radıyallâhu anh-, onların hakîkatle buluşmaları için Medîne’ye varmalarını beklememiş, tebliğ hizmetini ilk fırsatta îfâ etmişti.
Ashâb-ı kirâm, bütün his ve davranışlarının, Allah rızâsına muvâfık olması için gayret göstermişlerdi. Bu yüzden bütün imkân ve kuvvetlerini i’lâ-yı kelimetullah uğrunda cömertçe sarf ettiler. Onların nazarında hayâtın en zevkli ve mânâlı anları, insanoğluna tevhîd mesajını tebliğ ettikleri vakitlerdi. Îdâm edilmek üzere olan bir sahâbî, kendisine son arzusunu gerçekleştirmek için üç dakikalık fırsat tanıyan hakîkat mahrûmu “zavallı”ya teşekkür ederek şöyle diyordu:
“–Bu üç dakikayı bağışladığın için sana minnettârım! Zîrâ bu ikrâm ettiğin üç dakikada sana tevhîd hakîkatini tebliğ ederim de belki senin hidâyetine vesîle olurum.”
Fâtih Sultan Mehmed Han, Trabzon Rum İmparatorluğu üzerine sefere çıkmıştı. Şehre arkadan ulaşmak için dağlık ve ormanlık bir arâziden geçiyordu. Bâzen baltacılar, önden giderek yol açıyorlardı. Yolun müsâit olmadığı bir yerde Fâtih’in atı kaydı. Sultan Fâtih, bir kayaya tutunmak için uğraşırken elleri kanadı. Bu hâli müşâhede eden, beraberindeki Uzun Hasan’ın anası Sârâ Hatun, tam fırsatı olduğunu düşünerek:
“–Oğul! Han oğlu hansın, yüce bir hükümdarsın! Trabzon gibi küçük bir kale için bunca meşakkate katlanman revâ mıdır?” dedi.
Çünkü Uzun Hasan, Trabzon Rum İmparatorluğu ile akrabâlık kurmuş ve bu yüzden annesini, bu seferden vazgeçirmek için Fâtih’e ricâcı olarak göndermişti. Fâtih, elleri sıyrıklarla dolu olduğu hâlde doğruldu ve şöyle dedi:
“–Ey ihtiyar ana! Bilmez misin ki, elimizde tuttuğumuz, dîn-i İslâm’ın kılıcıdır. Sen zanneyleme ki, çektiğimiz bunca zahmetler, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki, bütün gayretlerimiz Allâh’ın dînine hizmet içindir. İnsanları hidâyete kavuşturmak içindir. Yarın Allâh’ın huzûruna vardıkta, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslâm’ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken, birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gâzi denilmesi revâ olur mu? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak, huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!.”[13]
İnsanlara bir taraftan İslâm’ı anlatırken, diğer taraftan da onların ihtiyaçlarıyla meşgul olmak îcâb eder. Bilhassa yeni hidâyete eren kişiler, ilk günlerinde birtakım zorluklarla karşılaşabilirler. Bu günler, onların, maddî ve mânevî desteğe en fazla muhtaç oldukları bir devredir. Asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yapan ecdâdımız, bu hassâsiyeti de en güzel şekilde sergilemişlerdir.
Osmanlı’da, cuma günleri dîvan toplantısı sonunda, ihtidâ eden, yâni İslâm ile şereflenen yeni müslümanlara 50 akçe destek parası verilirdi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da dîn değiştiren bir kişi, bütün akrabâlarını, cemaatini hattâ tezgâhını gözden çıkarmış demekti. Bu sebeple, hidâyete eren dul kadın veya yalnız ihtiyarlara ev ve geçim imkânı dahî sağlanırdı.[14]
{
Hâsılı,
Hakk’a ve hayra dâvet husûsunda biz mü’minlere düşen, yılmadan, vazgeçmeden, ye’se ve rehâvete kapılmadan, her fırsatta îtidal üzere tebliğ hizmetine devâm etmektir. Neticeyi de Allâh’a havâle edip tevekkül etmektir.
Zîrâ Cenâb-ı Hak, müslümanları kendilerinden ve âilelerinden olduğu kadar, çevrelerinden de mes’ûl kılmıştır. “Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker” ile vazifelendirmiştir. Bu vazifeyi güzelce îfâ edenlerin hem kendilerinin hem de muhitlerinin ebedî kurtuluşa nâil olacağını va’detmiştir. Bunun aksine, tebliğ hizmetinde ihmâlkâr davrananların da büyük bir zarar ve ziyâna dûçâr olacaklarını îkaz ve ihtâr etmiştir.
