Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, misâfiri çok sever, nezâketi sebebiyle onlara bizzat kendisi hizmet ve ikrâm ederdi. Misâfirleri karşılayacağı zaman, güzel ve temiz elbiseler giyerdi. Kabul merâsiminde yanında bulunacak kişilerin de aynı şekilde giyinmelerini emrederdi. Meselâ Kinde heyeti geldiği zaman, Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali ile birlikte Yemen mâmülü kıymetli elbiseler giymişlerdi. (İbn-i Sa’d, IV, 346)
Hazret-i Ebû Bekir, teşrîfât işlerinden sorumluydu. Medîne-i Münevvere’ye gelen heyetleri ve misâfirleri karşılar, onlarla ön görüşme yaparak, bir nevî edeb tâliminde bulunur, Allah Rasûlü’nün yanında nasıl davranmaları gerektiğini öğretirdi. Misâfirlerin hizmetlerini Sevbân -radıyallâhu anh- görür, Hazret-i Bilâl de yemek işlerine bakardı. Heyetlere bâzen ekmekle et, bâzen ekmekle süt ikrâm edilirdi. (Bkz. Kettânî, I, 348)
Fahr-i Kâinât Efendimiz’e misâfir olarak gelip O’nun gönül sarayına giren ve oradaki güzellikleri temâşâ edenler, yurtlarına dönerken, Mevlânâ’nın tâbiriyle âdeta şöyle derlerdi:
“Vallâhi nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, artık ebede kadar Sen’in misâfirinim. Ben ölü idim, Sen’de dirildim. Artık ben Sen’in âzatlı kölenim. Senin kapıcınım. Zâten dünya da, âhiret de Sen’in şefaat sofranın misâfirleridir…”
{
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nasıl açlık sıkıntısı çektiğini soranlara şu îzahta bulunmuştur:
“Bu durum, onun etrafını saran kimselerin ve misâfirlerinin çokluğundan kaynaklanıyordu. Zîrâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beraberinde bir kısım ashâbı ve mescitteki ihtiyaç sâhipleri olmadan aslâ yemek yemezdi. Allah Teâlâ Hayber’in fethini müyesser kıldı da insanlar biraz rahata kavuştu. Fakat yine de halk arasında geçim sıkıntısı sürüyordu.” (İbn-i Sa’d, I, 409)
{
Allah Rasûlü’ne bir misâfir gelmişti. Misâfir o esnâda henüz İslâm ile şereflenmemişti. Efendimiz onun için bir koyunun sağılmasını istedi. Misâfir getirilen sütü içip bitirdi, tekrar getirildi yine bitirdi, tekrar getirildi yine bitirdi. Böylece tam yedi kap süt içti. Bu misâfir, ertesi gün sabahleyin müslüman oldu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona yine süt ikrâm edilmesini emir buyurdu. Misâfir, birinci kabı içti. Fahr-i Kâinât Efendimiz tekrar ikrâm etti, fakat misâfir bu kez sütü bitiremedi. Bu hâdise üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Mü’min, bir bağırsağı ile kâfir ise yedi bağırsağı ile içer.” buyurdu. (Buhârî, Et’ime, 12; Müslim, Eşribe, 186)
{
İbrâhim -aleyhisselâm-’ın fârik vasıflarından biri de misâfirperverliği idi. O, misâfiri çok seven, çok ikrâm eden, son derece cömert ve şerefli bir peygamberdi. Hattâ misâfir gelmediği günler yollara çıkar, misâfir arar ve yoldan geçen misâfirleri, ikrâm etmek üzere evine getirirdi. Gelip geçen herkese yedirip içirirdi. Bu yüzden onun ünvânı, “Ebu’l-Adyâf: misâfirler babası” olmuştu. (İbn-i Sa’d, I, 47)
Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrâhim’in misâfirperverliğini bizlere örnek olarak şöyle anlatır:
“Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrâhim’e müjde getirdiler ve; «–Selâm (sana!)» dediler. O da; «–(Size de) selâm.» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hûd, 69)
“İbrâhim’in ağırlanan misâfirlerinin haberi sana geldi mi? Onlar İbrâhim’in yanına girmişler, selâm vermişlerdi. İbrâhim de selâmı almış, içinden; «Bunlar, yabancı.» demişti. Hemen âilesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabı) getirmiş, onların önüne koyup; «Buyrun, yemez misiniz?» demişti.” (ez-Zâriyât, 24-27)
İbn-i Abbâs’tan nakledildiğine göre İbrâhim -aleyhisselâm-’a gelen bu misâfirler; Cebrâîl, İsrâfîl ve Mîkâîl -aleyhimüsselâm- idi. (Kurtubî, XVII, 44)
Hazret-i İbrâhim, misâfirlerinin selâmını en güzel şekilde alıp onları evine buyur etmiş, yemek hazırlamak için onların yanından ayrılırken kendilerine sezdirmeden yavaşça dışarı çıkmış ve en semiz ve değerli hayvanlarından birini kesip kızarttıktan sonra misâfirlerine güzel bir şekilde ikrâm etmiştir. Bu ikrâmını da bizzat kendisi yapmış ve misâfirlerine zevkle hizmet etmiştir.
{
Peygamber Efendimiz, bize iyilik etmekten kaçınan, hattâ kötülükte bulunan kimselere dahî misâfirperverlik göstermemizi tavsiye etmektedir. Bunun güzel bir misâlini Hazret-i Yûsuf’un ulvî ahlâkında görmekteyiz. Cenâb-ı Hak şöyle haber verir:
“Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «Baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım.»” (Yûsuf, 58-59)
Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine her türlü kötülüğü yapan kardeşlerine büyük bir misâfirperverlik göstermiş, onları en güzel şekilde ağırlayıp ikram ve ihsanlarda bulunmuştur.
Demek ki, misâfirperverlik bir peygamber vasfıdır. Yemek ve içmekte îtidâle dikkat edilmesi gerektiği hâlde, misâfire ikramda ve misâfirlikte yenen yemekte israf yoktur. Ancak bunun için de ikram ve dâvetin dünyevî ve nefsânî menfaat düşüncelerinden uzak ve sırf “lillâh: Allâh için” olması zarûreti vardır.
{
Ebû Zer -radıyallâhu anh-, hidâyete nâil oluşunu anlatırken güzel bir misâfirperverlik misâlinden de bahsetmektedir:
“Ben Gıfâr Kabîlesi’nden bir kimseydim. «Mekke’de bir zât zuhûr etmiş, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş.» diye bir haber alınca, Allah Teâlâ daha o zaman gönlüme İslâm’ın muhabbetini düşürdü… Hemen azığımı ve su tulumumu yüklenerek yola çıktım. Mekke’ye geldim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tanımıyor, başkasına sormaktan da çekiniyordum. Mescid-i Harâm’da bekliyor, zemzem içerek açlık ve susuzluğumu gideriyordum. O esnâda yanıma Hazret-i Ali geldi ve:
“–Herhâlde siz buraların yabancısısınız?” dedi. Ona:
“–Evet!” dedim.
“–Öyleyse bize misâfir olun!” dedi. Ali -radıyallâhu anh- ile birlikte gittim. Mekkelilerin estirdiği terör havasının verdiği endişe ile geliş sebebimi dahî soramadı. Sabah olunca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bulmak için tekrar Mescid-i Harâm’a gittim. Akşama kadar beklememe rağmen bir haber alamadım. Hazret-i Ali bana tekrar uğradı ve:
“–Siz hâlâ gideceğiniz yeri öğrenemediniz mi?” dedi. Ben:
“–Hayır.” dedim. Ali -radıyallâhu anh-:
“–Öyleyse gelin yine bize misâfir olun.” dedi. Evlerine vardığımızda:
“–Senin hâlin nedir? Buraya niçin geldin?” diye sordu. Gizli tutacağına ve bana yol göstereceğine dâir söz aldıktan sonra:
“–Bize ulaşan habere göre burada bir zât çıkmış, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş. O’nunla buluşup konuşmak üzere geldim.” dedim.
“–Gelmekle çok iyi etmişsin! Bu zât Allâh’ın Rasûlü’dür, hak peygamberdir. Sabahleyin beni tâkip et, girdiğim eve sen de gir! Ben senin için tehlikeli bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi duvara dönerim, sen de geçer gidersin.” dedi.
Nihâyet Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın huzûruna vardık… Bana İslâm’ı anlatınca hemen müslüman oldum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müslüman olmama çok sevindi ve mesrûr bir çehreyle tebessüm etti…
Bir müddet Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında kaldım. Daha sonra:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bana ne yapmamı emredersin?” dedim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sana emrim gelince İslâm’ı kavmine tebliğ et! Ortaya çıktığımızı haber alınca yanıma gel!” buyurdular. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 33, Menâkıb 10; Ahmed, V, 174; Hâkim, III, 382-385; İbn-i Sa’d, IV, 220-225)
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne-i Münevvere’ye hicret ettiğinde, bütün Ensâr O’nu misâfir edebilmek için can atıyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz büyük bir firâset ve incelikle meseleyi halletti ve kimsenin gücenmesine fırsat vermeden Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye misâfir oldu.
Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-, başlangıçta Allah Rasûlü’ne, evinin üst katında kalması için ne kadar ısrar ettiyse de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bizim için daha münâsip ve elverişlidir.” buyurarak alt katta oturdular.
Aziz misâfirleri Allah Rasûlü’ne eşsiz bir hürmet ve muhabbetle hizmet eden Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh- ve âilesi, yattıkları yerin Peygamber Efendimiz’in hizâsına gelmesinden bile teeddüb ettikleri için, duvar kenarlarına sığınarak uyuyorlardı. Birgün testileri kırıldı ve içindeki bütün su, zemîne döküldü. Suyun mübârek misâfirlerinin üzerine damlayıp da O’nu rahatsız etmesinden endişelenen Ebû Eyyûb Hazretleri, hemen tek örtüleri olan kadife yorganı aldı ve telâş içinde yerleri kuruladı. Sabah olunca da Varlık Nûru Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a üst kata çıkmaları husûsunda ısrarla ricâda bulundu. Rasûlullah Efendimiz:
“–Alt kat daha elverişlidir!” buyurdu ise de Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:
“–Siz alt katta bulundukça biz üst kata çıkamayız!” dedi. Bunun üzerine, yerlerini değiştirdiler. (Müslim, Eşribe, 171; İbn-i Hişâm, II, 116)
Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber Efendimiz’i misâfir ettiği günlerde çok hassas davranır, kıymetli misâfirini memnûn edebilmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Devamlı yemek pişirir ve Allah Rasûlü’ne gönderirdi. Yemeğin kalan kısmı geri geldiğinde, Âlemlerin Efendisi’nin parmaklarının dokunduğu yerleri araştırır ve teberrük ederdi. (Müslim, Eşribe, 170-171)
{
Mekke-i Mükerreme’den hicret eden diğer Muhâcirler de aynı misâfirperverlikle karşılanmışlardı. Onlar, Medîne-i Münevvere’ye daha ilk geldikleri gün Ensâr, bu muhterem misâfirlerini evlerinde ağırlamak için birbirleri ile yarışa girmişlerdi. Hattâ bu misâfirleri paylaşamayarak aralarında kur’a çekmek zorunda kalmışlardı. (Buhârî, Cenâiz, 3; Menâkıbu’l-Ensâr, 46)
Daha sonra da bağlarını, bahçelerini, mallarını ve her şeylerini onlarla paylaşmışlardı.
{
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Bir adam Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:
«–Ben açım.» dedi. Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şey göndermesini istedi. O annemiz ise:
«–Sen’i peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok.» dedi.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir başka hanımından yiyecek bir şeyler istedi. O da aynı cevâbı verdi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem’in öteki hanımları da; «–Sen’i peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok.» diye haber gönderince, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek:
«–Bu gece bu şahsı kim misâfir etmek ister?» diye sordu. Ensâr’dan biri:
«–Ben misâfir ederim, yâ Rasûlallah.» diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:
«–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in misâfirini ağırla!» dedi ve:
«–Evde yiyecek bir şey var mı?» diye sordu. Hanımı:
«–Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.» dedi. Sahâbî:
«–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfirimiz içeri girince de lambayı söndür. Sofrada yiyormuş gibi yaparız.» dedi.
Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; ev sâhibi de aç yattı. Sabahleyin bu sahâbî Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Onu gören Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Bu gece misâfirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ hoşnud oldu.» buyurdu. Bu fazîlet timsâli hâdise üzerine şu âyet-i kerîmenin nâzil olduğu rivâyet edilir:
«Daha önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler, onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı hissetmezler, kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler…» (el-Haşr, 9)” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 10, Tefsîr, 59/6; Müslim, Eşribe, 172-173)
{
Ebû Bekir es-Sıddîk’ın oğlu Abdurrahman -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:
“Suffe Ashâbı, fakir kimselerdi. Bir keresinde Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–İki kişilik yemeği olan (Suffe Ashâbı’ndan) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da beşincisini, hattâ altıncısını evine götürsün!» buyurdu…
Hazret-i Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evine getirdi. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de on kişiyi alıp götürdü. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bana:
«–Ben Hazret-i Peygamber’in yanına gideceğim. Gelinceye kadar misâfirlerin hizmetinde bulun, yemeklerini yedirmiş ol!» diye tembihte bulundu. Misâfirlere yemek getirip; «Buyrunuz.» dedim. Onlar:
«–Bu evin sâhibi nerede?» dediler.
«–Siz buyrun, yiyin!» dedim. Onlar:
«–Evin sâhibi gelinceye kadar biz yemeyeceğiz.» dediler.
«–Yemeğinizi lütfen yiyiniz. Eğer babam geldiğinde yemek yemediğinizi görürse, bana kızar.» diye ısrar ettimse de misâfirleri yemeye iknâ edemedim.
Babam Ebû Bekir, akşam yemeğini Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evinde yedi. Yatsı namazı kılınıncaya kadar orada kaldı. Gecenin hayli ilerlemiş bir vaktinde evine döndü. Bana fenâ hâlde çıkışacağını bildiğim için o gelince hemen bir yere gizlendim.
«–Misâfirlere ne yaptınız?» diye sordu. Durumu haber verdiler. Bunun üzerine:
«–Abdurrahman!» diye bana seslendi. Cevap vermedim. Sonra yine:
«–Abdurrahman!» diye bağırdı. Ben yine ses vermedim. Bu defâ:
«–Oğlum, duymamazlıktan gelme! Sesimi duyuyorsan, Allah aşkına gel!» dedi. Ben de yanına gidip:
«–Benim kusurum yok, istersen misâfirlere sor!» dedim. Misâfirler:
«–Abdurrahman doğru söylüyor, bize yemek getirdi, lâkin biz yemedik.» dediler. Bunun üzerine:
«–Demek beni beklediniz! Ben de bu gece bu yemeği yemeyeceğim işte!» diye yemin etti. Onlar:
«–Allâh’a yemin ederiz ki sen yemezsen, biz de yemeyiz.» dediler. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
«–Allah iyiliğinizi versin! Size ne oluyor ki, yemeğimizi kabul etmiyorsunuz? Haydi buyrun yemeğe!» dedi. Yemek geldi, babam elini koydu, besmele çekti ve:
«–Kızgınlığımdan ötürü başta ettiğim yemin şeytandandır.» deyip yemeği yedi. Misâfirler de yediler. Allâh’a yemin ederim ki, bizim her el uzattığımız lokmanın altından yemek daha artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla bir hâlde ortada duruyordu…” (Bkz. Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176, 177)
{
Peygamber Efendimiz, Bedir Gazvesi’nde ele geçirilen esirleri topluca bir yerde tutmamış, bunları ashâb-ı kirâma birer birer dağıtarak misâfir etmelerini ve ikramda bulunmalarını tavsiye buyurmuştur. Onlar da hisselerine düşen ekmeği esirlerine vererek kendileri hurma ile yetinmişlerdi. (İbn-i Hişâm, II, 288; Heysemî, VI, 86)
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbı, İslâm’ı öğrenmek için Medîne-i Münevvere’ye gelen heyetleri ve diğer insanları en güzel şekilde misâfir ediyorlardı. Hem de bu misâfirlikler bâzen uzun sürüyordu. Çünkü gelenler Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâm’ı, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tatbîkâtıyla öğreniyorlardı. Bunun için de bir müddet Medîne-i Münevvere’de kalıyorlardı.
Bunlardan Abdülkays heyeti geldiğinde Fahr-i Kâinât Efendimiz, Ensâr’dan, onları misâfir etmelerini ve ikramda bulunmalarını istedi. Sabahleyin geldiklerinde hâl ve hatırlarını, Ensâr’ın ilgisinden memnûn olup olmadıklarını sordu. Onlar da memnûniyetlerini ifâde ederek:
“–Onlar ne güzel kardeşler, bizi yumuşak yataklarda yatırdılar, güzel ve hoş yemeklerle doyurdular. Gece-gündüz demeden Rabbimizin kitâbını ve Peygamberimiz’in sünnetini öğretiyorlar.” dediler.
Bu hâl, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gitti, pek sevindi. Sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlarla tek tek ilgilenerek ezberledikleri Tahiyyât’ı, Fâtiha’yı, diğer sûreleri ve öğrendikleri sünnetleri bizzat dinledi. (Ahmed, III, 432)
Medîne’de bu şekilde on gün veya daha fazla kalan heyetler için husûsî misâfirhâneler de tahsis edilmişti. Abdurrahman bin Avf’ın evi bu maksatla kullanılıyordu. Ramle bint-i el-Hâris’in hurmalıklar arasında inşâ edilmiş geniş ve güzel evinin de bu işlere tahsis edildiği kaydedilmektedir. (Kettânî, I, 347)
{
Peygamber Efendimiz’in hanımları olan muhterem vâlidelerimizin de misâfiri hiç eksik olmazdı. Onlar, sahâbe hanımlarını evlerinde misâfir edebilmek için Allah Rasûlü’nden izin almışlardır. Sahâbî hanımlar, dînî bilgileri öğrenmek için sık sık muhterem vâlidelerimizin yanlarına gelirlerdi. Vâlidelerimiz de onları güler yüzle karşılar ve kendileriyle ilgilenirlerdi.[221]
{
Misâfirperverliğin mükâfâtını gösteren şu hâdise ne güzeldir:
Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anhüm- hac için Medîne-i Münevvere’den yola çıkmışlardı. Yolda eşyalarını kaybettiler. Aç ve susuz kaldılar. Çölde bir çadır görüp yanına yaklaştılar. Çadırda sadece yaşlı bir kadıncağız vardı. Kadına içecek bir şeyi olup olmadığını sordular. Kadın:
“–Bir koyunum var, sütünü sağıp için.” dedi. Sütü sağıp içtikten sonra, aç olduklarını, yiyecek bir şey olup olmadığını sordular. Kadın:
“–Bu koyundan başka bir şeyimiz yok. Kesin de size pişireyim.” dedi. Koyunu kesip yediler. Oradan ayrılacakları sırada:
“–Biz Kureyş Kabîlesi’ndeniz, hacca gidiyoruz, sağ-sâlim Medîne’ye dönersek, bizi bulmayı ihmâl etme! Yaptığın iyiliğin karşılığını vermek isteriz.” dediler.
Akşam kadının kocası eve gelip durumu öğrenince karısına kızarak:
“–Bilmediğin kimselere koyunu nasıl yedirdin! Kureyş’ten birkaç kişi, diyorsun. Bu şekilde onları nasıl bulabiliriz?” diye söylendi.
Bu âile bir zaman sonra Medîne’ye göç etmek durumunda kaldı. Etraftan tezek toplayıp satarak geçimlerini temin ediyorlardı. Birgün Medîne sokaklarından geçerken, Hazret-i Hasan’ın evine tesâdüf ettiler. Kapının önünde oturmakta olan Hasan -radıyallâhu anh- kadını tanımış, fakat kadın kendisini tanıyamamıştı. Hazret-i Hasan hemen yanlarına yaklaşıp, yaptıkları iyiliklerini hatırlatarak kadına pek çok altın ve koyun vererek Hazret-i Hüseyn’e gönderdi. O da aynı şekilde hediyelerle ikramda bulunduktan sonra Hazret-i Câfer’e gönderdi. O ise, Hazret-i Hasan ve Hüseyn’in verdiklerinin iki mislini vererek:
“–Önce onlara uğradığınız iyi olmuş… Çünkü önce bana gelmiş olsaydınız onlar zor durumda kalırlardı.” dedi. (Bkz. Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, s. 463-464)
{
Kültürümüzdeki “Tanrı misâfiri” anlayışı, aziz milletimizin misâfire verdiği kıymeti, ona gösterdiği îtibârı ortaya koymaktadır. Ecdâdımızın cömertlik duyguları o kadar engin idi ki, gelen misâfirleri ağırlamak için birbirleriyle yarışırlardı. 14. yüzyılda İslâm dünyasını baştan sona gezen meşhur Tunuslu Seyyah İbn-i Batûta’nın yaşadığı dikkat çekici bir hâdise bunun güzel bir misâlidir:
İbn-i Batûta ve arkadaşları Anadolu’yu gezerken o dönemde Lâdik ismiyle anılan Denizli’ye uğrarlar. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır:
“Şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkânlardan çıkan birtakım insanların hayvanlarımızı çevirerek yularlarına asıldıklarını gördük. Bir başka grup da gelerek bunları durdurdu ve çekişmeye başladı. Konuştuklarını anlayamadığımızdan korkmaya başladık. Bunların yol kesen Germiyanlar olduğu ve bu şehrin onlara âit bulunduğu zannıyla, malımıza ve canımıza kastedecekleri kaygısına düştük.
Sonra Allah Teâlâ bize Arapça bilen, hacca gitmiş bir adam gönderdi. Ona bunların ne istediklerini sordum. Bunların Ahî dervişleri olduğunu söyledi. Bizimle ilk karşılaşanlar Ahî Sinan’ın, sonradan gelenler ise Ahî Duman’ın dervişleri imiş. Her iki taraf da bizim kendi zâviyelerinde misâfir olmamızı istedikleri için çekişirlermiş. Onların göstermekte oldukları yüksek misâfirperverliğe hayran olmamak elde değildi. Nihâyet işi kur’a çekmek sûretiyle halletmeyi kabul edip sulh oldular. Kim kazanırsa önce o tarafın tekkesine misâfir olmamız kararlaştırıldı. Kur’a Ahî Sinan’ın tarafına düştü. O bunu haber alınca yanında dervişlerinden bir grupla gelip bizi karşıladı ve onun tekkesine misâfir olduk. Bize çeşitli yemekler ikrâm ettiler.
Biraz dinlendikten sonra Ahî Sinan hepimizi hamama götürdü ve benim hizmetimi bizzat kendisi gördü. Öteki dervişlerden üçü dördü ise bir arkadaşımın hizmetini üzerine almış bulunuyordu. Hamamdan çıkınca tekrar büyük bir sofra kurdular. Yemekten sonra güzel sesli hafızlardan Kur’ân-ı Kerîm dinledik, zikirler yaptık. Ertesi gün Ahî Duman ve müridlerinin bizi götürmek için beklediklerini gördük. Orada da pek çok cömertlikle karşılaştık.”[222]
{
Evliyâ Çelebi’nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misâfirhâne ile alâkalı vermiş olduğu şu mâlûmat ne kadar güzeldir:
“…Eğer gece yarısı taşradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar. Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi:
«–Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?» diye nidâ edeler. Misâfirler hep birden:
«–Tamamdır. Allah Teâlâ, hayır sâhibine rahmet eyleye!» dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:
«–Gâfil gitmeyin! Dikkat edin, bisâtınızı kaybetmeyin! Tanımadığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!..» diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.”
{
L. H. Delamarre Osmanlı’nın cemiyet hayâtına dâir müşâhedelerinden birinde şöyle der:
“İstanbul civârındaki gezintilerimde ben hep bu milletin lutufkârlığı ile misâfirperverlik aşkına şâhid oldum. Rast geldiğim hangi Türk’e yol sorsam, hemen bana rehberlikte bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler husûsunda elinden geleni saklamıyordu. Onların bütün davranışlarında mükemmel bir insâniyet ve kibarlık göze çarpıyordu.”
Dr. A. Brayer’in müşâhedeleri de şöyledir:
“Osmanlılar’da öyle bir rûh vardır ki, bu sâyede onlar, her Hak misâfirine mukaddes bir nîmet nazarıyla bakarlar.
Ev sâhibi, misâfirine evinin en güzel dâiresini tahsîs ederek her hizmetini canla başla yapar. Hattâ misâfiri hastalandığı zaman hekime parasını dahî verir. Zîrâ misâfire masraf yaptırmayı ayıp saymaktadırlar. Misâfir, evden ayrılırken de orada kalmak sûretiyle gösterdiği lutufkârlığın bir minnet ve şükran hâtırası olarak ev sâhibinden kendisine birkaç hediye de takdîm edilir.”
{
Hâsılı, Hak rızâsı için sergilenen misâfirperverlik, Allâh’a ve âhiret gününe îmânın bir semeresidir. Misâfire ikram, dünyada hayır, bolluk ve bereket vesîlesi olduğu gibi âhiret için de mühim bir saâdet sermâyesidir. Ecdâdımız, misâfire ikrâm edilen şeylerin malı azaltmadığını tecrübe ile bildiklerinden; “Misâfir kendi kısmetiyle gelir.” demişlerdir. Yine misâfir için külfete girerek sıkıntıya düşmemek için de; “Misâfir umduğunu değil, bulduğunu yer.” denilmiştir. Bu anlayışa sâhip olan müslümanlar, külfete girmedikleri için misâfir ağırlamaktan çekinmemiş, dâimâ Allâh’ın kullarına ikram hâlinde olmuşlardır.
