İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en nâziği, en zarifi, en güzel ahlâklısı ve en mütebessimi idi.[228] Çiçekten iffetli, gülden hayâlı idi. Sözlerinde ve hareketlerinde en küçük bir nâhoşluk bulunmadığı gibi O, hoş olmayan hiçbir şeye de îtibâr etmezdi. Çarşıda pazarda bağırıp çağırmayı, kötülüğe kötülükle mukâbele etmeyi aslâ uygun bulmazdı. Kusurları bağışlar, yüzünü çevirip hatâları görmezden gelirdi.[229] Ümmetinin, “insanlar arasında, yüzdeki güzelliğin timsâli olan «ben» (yâni sîmâyı güzelleştiren alâmet-i fârika) gibi” olmasını isterdi.

(Ebû Dâvûd, Libâs, 25/4089)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir adama rastladı. O kişi, yüksek hayâ sâhibi kardeşini bu huyunu terk etmesi için azarlıyor ve ona:

“–Sen utanıyor, edepli davranıyorsun ama, bu sana zarar veriyor, işlerini aksatıyor.” şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” (Buhârî, Edeb 77, Îmân 16; Müslim, Îmân 57-59)

Ashâb-ı kirâmın bildirdiğine göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, örtüsüne bürünmüş bâkire bir kızdan daha hayâlı ve edepli idi. (Buhârî, Edeb, 77)

{

Bir grup yahûdî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gelerek; “es-Sâmu aleyküm: Ölüm üzerine olsun!” dediler. Bunu işiten Âişe vâlidemiz:

“–Asıl sizin üzerinize olsun! Allâh’ın lâneti ve gazabı da üzerinize olsun!” diye seslendi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Sâkin ol ey Âişe! İncelik ve yumuşaklıkla muâmele et. Sertlik ve çirkinlikten sakın!” buyurdu. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Ne dediklerini duymadınız mı?” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Sen işitmedin mi, ben onlara nasıl karşılık verdim? Sözlerini aynen kendilerine iâde ettim. Benim onlar hakkındaki duâm kabûl edilir, fakat onların benim aleyhime yaptıkları duâlar kabûl edilmez.”

(Buhârî, Edeb, 38)

{

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in edeb ve ahlâkını şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kesinlikle hakâret etmez, mübârek ağzından kaba bir söz çıkmaz ve lânet etmezdi. Birimizi azarlayacak olduğunda sadece:

«–Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki…» derdi.” (Buhârî, Edeb, 38, 44)

{

Süleyman bin Surad -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Birgün Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında oturuyordum. İki kişi birbirine hakâret ettiler. Bunlardan birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu, boyun damarları şişti ve dışarı fırladı. Bunu gören Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«–Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hâli geçer. Eğer o:

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

“İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allâh’a sığınırım.” derse, üzerindeki bu hâl kaybolur.»

Oradakiler Allah Rasûlü’nün bu tavsiyesini ona ilettiler.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109; Ebû Dâvûd, Edeb 3)

{

Yahûdîlerin ileri gelenleri, sihirbazlıkta çok mahâretli olan münâfık Lebîd bin A’sam’a para vererek Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sihir yapmasını istediler.

Yahûdîlerle anlaşan Lebîd, Peygamber Efendimiz’in saçlarından birkaç tel elde ederek birtakım düğümler attı ve üfledi. Bu düğümlenmiş ve üflenmiş saçları erkek hurmanın kurumuş çiçek kapcığının içine koydu. Sonra, onu götürüp bir kuyunun içindeki basamak taşının altına yerleştirdi. Bu sihirden sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastalandı. Gözlerinin feri azaldı. Hastalığı bir müddet devâm etti. Yemeden-içmeden kesildi ve çok sıkıntı çekti.

Allah Teâlâ, bu sihrin kim tarafından, nasıl yapıldığını ve nereye gizlendiğini Rasûlü’ne bildirdi. Bir rivâyete göre Felak ve Nâs sûrelerini de inzâl buyurarak sihrin tesirini giderdi.

Hastalığından şifâ bulan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sihir yapan Lebîd’in ne yüzünü gördü ne de bu suçunu anıp başına kaktı. Hayâtına kastetmiş bulunan Lebîd’i ve onun mensûb olduğu Benî Zurayk Kabîlesi’nden hiç kimseyi de öldürtmedi.[230] 

Hazret-i Âişe vâlidemiz:

“–Yâ Rasûlallah! Sihir yapan kimseyi teşhir edip rezil rüsvâ etsen olmaz mı?” dedi. Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Allah Teâlâ bana şifâ verdi, ben de insanlar üzerine şerri yaymak ve onlara kötülük etmek istemem.”

(Buhârî, Edeb, 56)

Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-, cezâlandırmaya gücü yettiği hâlde kendisine büyük bir kötülükte bulunan kimseyi affetmiş, hattâ herhangi bir söz veya îmâ ile dahî olsa suçunu başına kakmamıştır. Çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müslüman veya kâfir, hiç kimsenin kötülüğünü istemez, herkese büyük bir edeb ve nezâket ile muâmele ederdi.

Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- beşeriyete örnek şahsiyet olarak gönderildiği için, insanın başından geçebilecek her hâdisenin bir benzeri O’nun başından da geçmek sûretiyle bütün insanlığa emsâl teşkil etmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak, O’nu muhâfaza ederek sihir ve benzeri şeylerden selâmette kılabilirdi.

{

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların yanlışlarını düzeltirken, bunu yüzlerine karşı söylemez, umûmî bir ifâde ile ortaya konuşur, suçlu kimsenin gereken mesajı almasını beklerdi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Peygamber Efendimiz bir hükmü icrâ etti ve bu hususta insanlara da ruhsat tanıdı. Bir kısım insanlar bu ruhsatla amel etmekten çekindiler. Bu durum Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ulaştığında hemen bir hutbe îrâd etti ve Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:

«–Bâzı insanlara ne oluyor ki benim yaptığım şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Vallâhi ben, Allâh’ı onlardan daha iyi biliyor ve yine Allah’tan, onlardan daha çok korkuyorum.»” (Buhârî, Edeb, 72)

{

Mukâtil -rahimehullâh-’ın naklettiği şu hâdise de güzel bir meclis edebi tâlim etmektedir:

Bir cuma günü Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- Suffe’de idi. Yer dardı. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Muhâcir ve Ensâr’dan Bedir ehlini üstün tutardı. Bedir ehlinden bâzıları o gün meclise geldiklerinde biraz geç kalmışlardı. Hazret-i Peygamber’in karşısında ayakta durup birilerinin kendilerine yer açmasını beklediler, ama kimse onlara yer açmadı. Bu durum, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ı mahzûn etti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kardeşi için yer açana Allah rahmet eylesin.” diye duâ buyurdular. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm, hızla yerlerinden kalkarak yeni gelen kardeşlerine yer açmaya başladılar. Bu hâdise üzerine, o cuma günü şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Ey îmân edenler! Size; «Meclislerde yer açın.» denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size; «Kalkın.» denilince de kalkın ki Allah sizden îmân edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Mücâdele, 11) (Vâhidî, s. 431-432; İbn-i Kesîr, IV, 347)

{

Ashâb-ı kirâmın edeb ve inceliğini sergileyen şu hâdise, ne muhteşem bir fazîlet numûnesidir:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hançerlenip yatağa düştüğünde oğlu Abdullâh’a şöyle dedi:

“–Mü’minlerin annesi Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya git ve; «–Ömer sana selâm ediyor.» de. Sakın «Mü’minlerin Emîri» deme! Bugün artık ben mü’minlerin emîri değilim. Ona; «–Ömer bin Hattâb iki arkadaşıyla birlikte gömülmek için senden izin istiyor.» de!”

Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle devâm eder:

“Hazret-i Âişe’nin kapısına varıp izin istedim, izin verince selâm verip odasına girdim. Âişe -radıyallâhu anhâ- ağlıyordu.

«–Ömer sana selâm ediyor. İki arkadaşının yanına defnedilmek için izin istiyor.» dedim. Hazret-i Âişe vâlidemiz:

«–Allah Rasûlü’nün yanında kalan bir kişilik yeri kendim için ayırmıştım. Lâkin bugün Ömer’i kendime tercih ediyorum.» dedi.”

(Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ebû Bekir, Âişe vâlidemizin odasına defnedilmişlerdi. Âişe -radıyallâhu anhâ- da, Efendimiz ve babasının yanına defnedilmeyi istiyordu, ancak büyük bir fedâkârlık ve îsarda bulunarak yerini Hazret-i Ömer’e verdi.)

Abdullah geri dönünce Hazret-i Ömer’e:

“–İşte Abdullah geldi!” denildi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- heyecan ve merakla:

“–Beni kaldırın!” dedi. Bir kişiye dayanarak kalktı ve:

“–Ne haber getirdin?” diye sordu. Oğlu:

“–Arzun yerine geldi, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- izin verdi.” deyince:

“–Elhamdülillâh! Nazarımda bundan daha ehemmiyetlibir şey yoktu. Rûhum kabzedilince beni oraya götürün. Oraya varınca, Hazret-i Âişe’ye tekrar selâm ver ve:

«–Ömer izin istiyor!» de. Eğer izin verirse beni içeri alın, vermezse beni müslümanların mezarlığına götürün!” dedi.

Rûhu kabzedilince, onu aldılar, yürüyerek Hazret-i Âişe vâlidemizin odasına kadar geldiler. Abdullah -radıyallâhu anh- selâm verip:

“–Ömer izin istiyor!” dedi. Muhtereme vâlidemiz:

“–Alın içeri!” dedi ve derhal içeri alındı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın odasında, iki muhterem arkadaşının yanına defnedildi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî 8, Cenâiz 96, Cihâd 174, Tefsîr 59/5, Ahkâm 43)

{

Dâ­vud-i Tâî Hazretleri şöy­le an­lat­mış­tır:

“Yir­mi yıl Ebû Ha­nî­fe Haz­ret­le­ri ile bir­lik­te bu­lun­dum. Bu za­man zar­fın­da dik­kat et­tim, ne yal­nız­ken, ne de ya­nın­da bi­ri­le­ri var­ken ba­şı açık ola­rak otur­du­ğu­nu ve is­ti­ra­hat mak­sa­dıy­la da olsa ayak­la­rı­nı uzat­tı­ğı­nı hiç gör­me­dim. Ken­di­si­ne:

«–Yal­nız­ken aya­ğı­nı uzat­man­da ne mah­zur var?» de­dim. Ba­na:

«–Ce­nâb-ı Hak kar­şı­sın­da edep­li ol­mak da­ha ef­dal­dir.» de­di.”

{

Sultan 1. Ahmed Han, kendi câmisini altı minareli yaptırınca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hürmeten, Mescid-i Nebevî’ye bir minâre daha ilâve ettirmiştir. (İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, s. 150)

{

Ecdâdımız, edeb, iffet ve nâmus mevzuunda, bütün dünyanın hayranlığını celbeden muhteşem bir ahlâkî hassâsiyet sergilemişlerdir. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger, Seyahatnâme’sinde müslümanları anlatırken şöyle demiştir:

“Adamlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar! Bu edeb ve nâmusu bu barbarlardan(!) öğrenmemiz lâzım.” (İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, s. 88)

{

Sözün özü, edeb, İslâm’ın insanlara tâlim ettiği ve son derece ehemmiyet verdiği bir husustur. Altın ve gümüşün zenginliği gider, lâkin edebin zenginliği ebedîdir. Dolayısıyla müslümanlar, edeb kâidelerini iyi öğrenmeli, bunları canlı tutmaya îtinâ göstermeli ve başkalarına da bizzat yaşayarak örnek olmalıdırlar.

Edebi terk etmek, insanı hayvandan da aşağılara düşürerek nihâyetinde helâke sürükleyen büyük bir gaflettir. Zîrâ edepsizlik, dipsiz bir kuyu gibidir ki, nihâyetine erilmez. İnsan gittikçe daha derinlere doğru batar; nefsinin bir hevâsını tatmin ettiğinde, daha ileri ve daha kötü bir hevâ zuhûr eder. Bu minvâl üzere nefsin peşinde koşarken hem madden hem de mânen helâk olup gider. Edepsizliğin yayılmasını isteyen kişiler, kendileri gibi toplumu da bozarak taşıyamayacakları kadar büyük bir vebâlin altına girerler. Karşılaşacakları ilâhî azâb ise çok şiddetli ve elem vericidir.

Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Cenâb-ı Hak’tan bizi edepli olmağa muvaffak kıl­masını isteyelim. Çünkü edebi olmayan kimse, Allâh’ın lutfundan mahrum kalmıştır. Edepsizin zararı, yalnız kendisiyle sınırlı kalmaz. Aksine bütün âfâkı ateşe verir…

Dost yolunda lâubâlîlik eden, başkalarının da yolu­nu kesmiş olur. Böyle bir kimse nâmerttir. Her kim bu yolda küstah olursa, onun âkıbeti, üzüntü ve pişmanlık vâdisinde boğulmaktır. Felek, edebi sâyesinde nûra bürünmüş, melek de edebi yüzünden mâsum ve temiz olmuştur. İblis’in ilâhî kapıdan kovulması, Hakk’ın karşısında edepsizce konuşmasındaki cür’etindendir.”

“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden, edeptir. İnsanoğlunda edeb bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. Zîrâ insan ile hayvan arasındaki fark edeptir.”

Buna göre mü’minler, her hâl ve hareketlerinde edeb kâidelerine riâyet ederek îmânın kendilerine kazandırdığı nezâket ve zarâfeti sergilemelidirler. Gerek insanlara gerekse de Yaratan’a karşı muâmelelerinde edebi elden bırakmamalıdırlar. Eline, diline, gözüne, kulağına, kalbine velhâsıl bütün âzâlarına edeb hassâsiyetini hâkim kılarak dâimâ huzûr-i ilâhîde bulundukları şuuruyla yaşamalıdırlar.

Bu meyanda mü’minlerin bilhassa üzerinde titizlikle durmaları gereken bir edeb şekli vardır ki, hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir. O da kişinin diline sâhip olmasıdır. Yâni ne zaman, ne kadar ve nasıl konuşup susacağını bilmesidir. Şimdi bu mevzûlar üzerinde kısaca duralım: