İÇİNDEKİLER
ARAMA:

12. Temizlik ve Nezâket

12. Temizlik ve Nezâket

İslâm; temizlik, nezâket, letâfet ve zarâfet dînidir. Bunların birincisi, cismin güzelliğini, diğerleri de fiil ve hareketlerin güzelliğini ifâde eder. Cenâb-ı Hak:

“…Allah temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222) buyurmak sûretiyle mü’minleri maddî ve mânevî temizliğe teşvik etmiştir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

Allah temizdir, temizliği sever.” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 41/2799)

İslâm, tahâret, nezâfet ve nezâket esasları üzerine kurulu bir nizâm getirmiştir. Nitekim, temizliğin îmandan olduğu bildirilmiştir. Hadis ve fıkıh kitaplarımızın neredeyse tamamı, temizlik bahsiyle başlar. Dînimizde temel bir esas olarak, vücut ve mekân temizliği yapılmadan bâzı ibâdetler câiz ve makbul görülmemiştir. Bu meyanda meselâ tuvalet âdâbına çok ehemmiyet verilmiştir. Müslümanların elbiselerine necâset sıçratmamaları, güzelce istibrâ yapmaları emredilmiştir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kabir azâbının çoğu, necâsetten gereği gibi sakınmamaktan kaynaklanır.” (İbn-i Mâce, Tahâret, 26) buyurarak ümmetinin bu hususta titiz davranmasını istemiştir.

İslâm, müslümanların bedenlerini, elbiselerini, oturdukları mekânı, yaşadıkları çevreyi ve bunun yanında gönül ve kalb âlemlerini temiz tutmalarını, davranışlarında nezâkete âzâmî derecede riâyet etmelerini ister. Bu sebeple temizliği, bütün ibâdetlerin esas şartı olarak kabul eder. Yâni her insanın mecbûren yapması gereken temizliği, İslâm, ibâdet hüviyetine büründürmüştür. Böylece insanın, temizlik yaparken aynı zamanda bir ibâdet neşvesi içinde olmasını temin etmiştir.

Müslümanları abdest ve gusül almaya teşvik eden pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler mevcuttur. Çünkü abdest ve gusül, gerek tıbbî gerekse mânevî yönden tam bir temizlik vesîlesidir. Hattâ, ibâdet hâricindeki zamanlarda bile, devamlı olarak abdestli bulunmak teşvik edilmiştir. İnsanları her an maddî ve mânevî yönden temiz olmaya alıştırmak için Peygamber Efendimiz:

“Abdeste, ancak mü’min kimse müdâvim olur.” buyurmuştur. (Muvatta, Tahâret, 6)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ehemmiyetle üzerinde durduğu diğer bir husus da, ağız temizliğidir. Bunun için Allah Rasûlü, sâir vakitlerde ve bilhassa abdest almadan hemen önce misvak kullanmayı tavsiye buyurmuştur. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Biz, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in misvakını ve abdest suyunu akşamdan hazırlardık. Allah onu, gecenin dilediği saatinde uyandırırdı. Kalkınca hemen misvakla dişlerini temizler, abdest alır ve namaz kılardı.” (Müslim, Müsâfirîn, 139)

Yine Âişe vâlidemize:

“–Peygamber Efendimiz eve girdiği zaman ilk önce ne yapardı?” diye sorulduğunda:

“–Dişlerini misvaklardı.” cevâbını vermiştir. (Müslim, Tahâret, 43-44)

Müslüman, yemeğe oturmadan önce ve yemekten sonra ellerini yıkayarak yemeğini temizlikle bereketlendirir.[256]

Diğer taraftan fıtrat gereği tırnakların kesilmesi, sakal ve bıyıkların kısaltılması, dişlerin fırçalanması da Allah Rasûlü’nün tâlim ettiği temizlik ve edeb kâidelerinden birkaçıdır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Peygamberlerin sünneti beştir. Bu beş şey fıtrat gereğidir: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altını temizlemek, bıyıkları kısaltmak.”

(Buhârî, Libâs, 63-64)

Müslüman, oturduğu evi ve yaşadığı mekânı da temiz tutmalıdır. Çünkü müslümanın yaşadığı yer, Allâh’a ibâdet edilen bir mekândır. Oraya, melekleri uzaklaştıran kötü koku, pislik ve çirkinlik girmemelidir. Zîrâ melekler, temizliğe ve güzel kokuya gelirler; kir, pas ve kötü kokudan rahatsız olurlar. Pislik ve fenâ koku ise şeytanla kötü cinlerin dâvetçisidir.

Müslümanın, evi gibi çevresi de tertemizdir. Orada, insanları rahatsız edecek kötü manzaralara rastlanmaz. Müslüman, yerlere tükürme nezâketsizliğinde bulunmaz. Aksine gelip geçene eziyet veren şeyi yoldan kaldırmayı, îmânın bir îcâbı olarak görür.

Velhâsıl müslüman, her şeyiyle temiz ve nezih insandır. Maddî temizliğin mânevî temizliğe de tesir ettiğini bilir. Zîrâ âlimlerimiz, insanın rûhen temizlenerek hayr u hasenâta ve sâlih amellere yönelmesinde ve kalbin ihsân mertebesine ulaşmasında, maddî temizliğin de büyük bir tesiri olduğunu haber verirler.

Nezâkete gelince; o da müslümanın şiârlarından biridir. Her bakımdan üsve-i hasene (en güzel örnek) olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nezâket ve zarâfette de bizlere en mükemmel bir misâldir.

Müslüman, insanlar tarafından hüsn-i kabûl gören ve uyulması gereken nezâket kâidelerini hiçbir zaman ve hiçbir yerde ihmâl etmemelidir. Şekilden ibâretmiş gibi görünen bu kâidelerin gâyesi, müslümanın hayâtına güzel bir nizam vermektir.

Nezâket kâideleri evvelâ ferdin kendi benliğine işlenir, ondan da topluma akseder. Bu sâyede muntazam ve müreffeh bir hayâtın ortaya çıkması sağlanır. Bu kâidelerden birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

Müslüman, başkasının yanına girerken izin istemelidir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Ey îmân edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin! Bu sizin için daha iyidir; herhâlde (bunu) düşünüp anlarsınız. Orada hiç kimse bulamaz iseniz, size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Eğer size, «Geri dönün!» denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.” (en-Nûr, 27-28)

“Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (hizmetçileriniz) ve içinizden henüz bülûğ çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin istirahat için elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defâ izin istesinler. İşte bu üç vakit, mahremiyet vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.

Çocuklarınız bülûğ çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istediği gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.” (en-Nûr, 58-59)

Bir kişiyle karşılaşıldığında güzelce selâm vermek ve verilen selâma daha güzeliyle, hiç olmazsa aynıyla mukâbelede bulunmak îcâb eder. Ayrıca girilen mekânda kimse olmadığında kişinin kendi üzerine selâm vermesi de güzel bir davranıştır.[257]

Cenâb-ı Hak, kullarının yürüyüşlerinde ve konuşmalarında da nezâkete riâyet etmelerini istemektedir. Yüksek sesle konuşmayı ve bağırıp çağırmayı çirkin bir şeye benzeterek müslümanları bundan menetmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Yürüyüşünde mûtedil ol! (Ne çok hızlı, ne de yavaş yürü! Sükûnet ve vakarını muhâfaza et!) Sesini alçalt! (Bağırıp çağırarak konuşma!) Unutma ki, seslerin en çirkini merkep sesidir.” (Lokmân, 19)

Müslüman, hafif sesle konuşmalı, bilhassa büyükleri uzaktan yüksek sesle çağırmamalıdır. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

(Rasûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez düşüncesiz kimselerdir.” (el-Hucurât, 4)

Sözü yumuşak ve güzel söylemeli, hep hayırlı şeyler konuşmalıdır.[258] İyilik, doğruluk, dürüstlük ve takvâ üzere konuşmalıdır.[259]

Bir toplulukta bulunurken intizamlı olmalı, “Yer açın!” denildiğinde yer açmalı, “Kalkın!” denildiği zaman da kalkmalıdır.[260] Herhangi bir toplantıdan ayrılırken de izin istemelidir.[261] 

Müslüman, sevdikleriyle şakalaşırken dahî nezâkete riâyet etmelidir. Muhabbet ve samîmiyetin bir göstergesi zannedilen kaba, lâubâlî ve ağır şakalar, farkına varmadan sevdiklerimizi incitip gönüllerini kırabilir.

Dolayısıyla müslümanın hayâtı, samîmî ve gösterişten uzak bir nezâket esâsı üzerine kurulmalıdır.