İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, temizlik ve nezâket husûsunda da çok rakîk bir kalbe sâhipti. Birgün yere tüküren bir adam gördü. Mübârek sîmâları birdenbire kızardı ve oldukları yerde kalakaldılar. Sahâbîler hemen koşup tükrüğün üstünü kumla örttüler. Ondan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yoluna devâm etti.

Elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezdi.

Allah Rasûlü, elbisesinin temizliğine son derece dikkat ettiği gibi tertip ve düzenine de aynı nisbette îtinâ gösterirdi. Zîrâ o, îcâb ettikçe saç ve sakalını tarayıp düzeltir, hattâ kulak yumuşaklarına kadar uzattığı mübârek saçlarını, zaman zaman kınayla boyar ve zeytin yağı ile de yağlardı. (Tirmizî, Şemâil, s. 18-27)

Yine Efendimiz’in, geceleri yatmadan önce gözlerine sürme çektiği de rivâyet edilir.[262]

Güzel koku ise Efendimiz’e sevdirilen üç şeyden biri olup hayâtında ayrı bir ehemmiyete sâhipti. Zîrâ o, meleklerle insanların huzur bulduğu bir râyihadır. Enes -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün bir koku şişesi olduğunu, onunla devamlı kokulandığını ifâde etmiştir. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 2/4162)

Bununla birlikte Peygamber Efendimiz, kılık-kıyâfet ve saç-baş düzeltmeye uzun uzun vakit ayırmayı da hoş karşılamamış ve temizlik gibi giyim-kuşamdaki sâdeliğin de îmânın gereği olduğunu belirtmiştir.[263] Nitekim, O’nun bu iş için kullandığı âlet ve edevâtın oldukça külfetsiz olduğu görülür. Allah Rasûlü’ne âit belli başlı temizlik ve bakım malzemeleri; ayna, tarak, makas, misvak, sürmelik, koku şişesi denilebilecek bir kutu ve bir de tülbentten ibâret idi. Âlemlerin Efendisi, herhangi bir yolculuk esnâsında da bu tür eşyalarını yanında bulundururdu. (İbn-i Sa’d, I, 484)

{

Şu hâdise de, mü’minde bulunması gereken temizlik, nezâket ve muhabbete güzel bir misâldir:

Muğîre bin Şu’be -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benden su istemişti. Yakınımızda bulunan bir çadıra gittim. Baktım içeride bir bedevî kadın oturuyor. Ona:

“–Şu gördüğün kişi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Abdest almak için su istiyor. Yanında suyun var mı?” deyince kadın şöyle dedi:

“–Annem babam Allâh’ın Rasûlü’ne fedâ olsun, vallâhi semânın altındaki ve yerin üstündeki insanlar içinde benim için O’ndan daha sevgili ve daha aziz bir kişi yoktur. Ancak bu kırba ölü hayvan derisinden yapılmıştır. Bununla Rasûlullâh’ı kirletmek istemiyorum.”

Allah Rasûlü’nün yanına dönerek durumu haber verdim. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ona git, şayet deriyi tabaklamış ise, bu onu temizlemiştir.” buyurdu.

Gidip bunları kadına söyledim.

“–Evet, vallâhi deriyi tabaklamıştım.” dedi.

O suyu alarak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirdim… (Ahmed, IV, 254)

{

Bir seferinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescitteyken, saçı-sakalı karışmış bir adam çıkagelmişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eliyle ona saç ve sakalını düzeltmesini işâret etti.

(Muvatta, Şaar, 7; Beyhakî, Şuab, V, 225)

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birgün saçı-başı darmadağınık bir adam görmüşlerdi. Hayretle:

“–Bu adam niçin saçlarını yıkayıp taramıyor?” buyurdular.

Üzerinde kirli elbiseler bulunan bir kimseyi gördüklerinde de:

“–Bu zât, elbiselerini yıkayacak su bulamıyor mu?” buyurarak müslümanların temiz ve tertipli olmaları gerektiğini ifâde ettiler. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4062; Nesâî, Zînet, 60)

Bir başka sefer, yine üstü başı dağınık olarak huzûruna gelen bir adama:

“–Malın var mı? Hâlin vaktin nasıl?” diye sormuş, adamın maddî imkânının iyi olduğunu bildirmesi üzerine:

“–O hâlde, Allah sana mal verince, eseri üzerinde görünsün!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4063; Nesâî, Zînet, 54; Ahmed, IV, 137)

Çünkü Allah, kuluna verdiği nîmetin eserini onun üzerinde görmeyi sever.[264]

{

Atâ bin Yesâr şunları anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescitte idi. İçeriye saçı-sakalı dağınık bir adam girdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eliyle ona çıkmasını işaret etti. Sanki saçını ve sakalını düzeltmesini kastediyordu. Adam saçını-sakalını düzelttikten sonra gelince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Herhangi birinizin şeytan gibi saçı-başı dağınık bir hâlde gelmesinden böyle (derli toplu) gelmesi daha iyi değil mi?” buyurdu. (Muvatta, Şaar, 7)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beşeriyet târihinde insanların en merhametlisi, en nâziği, en ince ruhlusu ve rikkat-i kalbiyyesi en fazla olanı idi. Çocukluğunda dahî hiç kimse ile nezâketi zedeleyici bir münâkaşa ve mücâdelesi yoktu. Bir defâsında kaba bir kimse:

“–Ey Muhammed, ey Muhammed!” diye defâlarca bağırmıştı. O ise her defâsında yumuşak bir üslûb ile:

“–Buyur, isteğin nedir?” diye mukâbelede bulunarak, kaba hitâba rağmen nezâketini bozmamıştı.[265]

{

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nezâketleri sebebiyle misafirlerine bizzât kendileri hizmet ve ikrâm ederlerdi. (Beyhakî, Şuab, VI, 518, VII, 436)

{

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sağ elini temizlik ve yemek için, sol elini de tuvalette temizlenmek ve benzeri işler için kullanırdı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 18/33)

{

Fahr-i Kâinât Efendimiz, imkân nisbetinde beyaz giymeyi tercih ve tavsiye eder:

“Beyaz renk elbise giyiniz. Çünkü beyaz elbise, temiz ve daha hoş görünümlüdür. Ölülerinizi de beyaz kefene sarınız.” buyururdu. (Tirmizî, Edeb, 46/2810)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böylece, bir elbisede evveliyetle aranan şartın temizlik olduğuna dikkat çekmiştir.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elbisesinde nâhoş kokuların bulunmasını da istemezdi. Nitekim O, giydiği bir hırkayı, terleyip de yün kokusu hissedince, çıkarmıştır. Bunu bize haber veren Hazret-i Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in dâimâ güzel kokulardan hoşlandığını bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 19/4074)

Ashâb-ı kirâm, kendi işini kendi gören kimselerdi. Onlar, cuma namazı vaktine kadar işlerinde çalışır, cuma vakti yaklaşınca işlerini bırakıp namaza giderlerdi. Bu sebeple vücutları ağır kokardı. Peygamber Efendimiz bunun üzerine ashâbına:

“–Cuma günü yıkansanız!” buyurdu. (Buhârî, Cum`a 16, Büyû` 15; Müslim, Cum`a 6)

Daha sonra muhtelif hadîs-i şerîflerinde buna teşvîk etti.

{

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kadınlara karşı nezâketine dâir şu misâl ne güzeldir:

Bir seyahat esnâsında Enceşe adlı bir hizmetkâr, tegannîde bulunarak develeri hızlandırmıştı.[266] Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, hızlanan develer üstündeki hanımların zayıf vücutları incinebilir düşüncesiyle, zarif bir teşbihte bulunarak:

“–Yâ Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)

{

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in nezâketi, önceki ilâhî kitaplarda da târif edilmiştir. Nitekim Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, birgün Kâ’bü’l-Ahbâr’a:[267]

“–Tevrat’ta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vasıfları nasıl anlatılır?” diye sormuştu. Hazret-i Kâ’b -rahimehullâh- bu suâle şöyle karşılık verdi:

“–O’nun vasıfları hakkında Tevrat’ta şunlar yazılıdır:

Muhammed bin Abdullâh, Mekke’de doğacak, Tâbe’ye (Medîne’ye) hicret edecek, Şam’a hâkim olacaktır. Kendisi ne kötü söz söyler ne de çarşılarda yüksek sesle konuşur. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilâkis affeder ve bağışlar. Ümmeti de bollukta, darlıkta ve her yerde Allâh’a hamd eder, O’nu yüceltirler. Bellerine izâr bağlarlar. Kollarını yıkarlar (abdest alırlar). Savaşta saf oldukları gibi namazlarında da saf tutarlar. Mescitlerinden arı uğultusu gibi (Kur’ân ve zikir) sesleri gelir. Ezan sesleri âfâkı doldurur.” (Dârimî, Mukaddime, 2)

{

İslâm nezâketinin îcaplarından biri de insanlara eziyet vermemek için âzâmî derecede hassas davranmaktır. Muâz bin Enes -radıyallâhu anh- demiştir ki:

“Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir gazveye çıkmıştım. Askerler konak yerlerini daralttılar ve yolu kestiler. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir münâdî göndererek askerler arasında şöyle nidâ ettirdi:

«–Kim bir yeri daraltır veya bir yolu keser (veya bir mü’mine ezâ verirse) onun cihâdı yoktur.»” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 88/2629; Ahmed, III, 441)

Askerlerin konak yerlerini daraltmasından maksat, her askerin rastgele bâzı yerleri işgâl ederek, ihtiyaçlarından fazla mekânı tutmaları, diğer insanlara eziyet vermeleridir. Yolları daraltmalarından maksat ise, eşyalarını halkın geçe­ceği yollara koyarak, trafiğin akışına mânî olmalarıdır. Rasûl-i Zîşân Efendimiz, insanların geçeceği yerleri ve yolları lüzumsuz yere daraltarak Allâh’ın kullarına eziyet etmenin ne büyük bir hatâ olduğunu îlân etmiş ve askerlerinin bu hareketten sakınmalarını sağlamak için de mübâla­ğalı bir üslûp kullanarak “cihaddan hiçbir sevap alamayacaklarını” ifâde buyurmuştur.

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kim cuma günü müslümanların boyunlarına basa basa ileri geçerse cehenneme uzanan bir köprü edinmiş olur.” (Ahmed, III, 437)

Bu da hakîkaten nezâketsiz bir davranıştır. Ancak insanlar, caminin ön tarafları boş dururken arka taraflara otururlarsa, o zaman bu tehdit geçerli değildir.

Yine Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, birgün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a, Tavâf esnâsında nezâketle hareket etmesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:

“Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et. Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)

{

Ebû Vâsıl anlatıyor:

Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye rastladım, benimle musâfaha yaptı. Tırnaklarımı uzun buldu ve şöyle dedi:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

«–Sizden öyleleri var ki semâ haberleriyle ilgilenir. Hâlbuki tırnaklarını (yırtıcı) kuş tırnağı gibi uzatmıştır da diplerinde cünüplük, kir-pas ve pislik yuva tutmuştur.»”

(Ahmed, V, 427)

Müslüman, sünnet olmak, tırnak kesmek, tıraş olmak gibi fıtrî temizliklere dikkat etmelidir. Bugün moda diye ileri sürülen tırnak uzatma gibi yanlış hareketler, insan tabiatına uymayan bir çirkinlik ve dalâletten başka bir şey değildir.

{

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Allah size bol verince siz de kendinize iyi bakınız, (temiz giyiniz). (İsrâfa kaçmamak şartıyla) herkes giyimine ehemmiyet versin.” (Muvatta, Libas, 3)

{

Müslüman, mescitlerin temizliğine de riâyet etmelidir. İmâm Buhârî’nin temizlik ve nezâketini gösteren şu hâdise ne ibretlidir:

Muhammed bin Mansûr anlatır:

“Buhârî’nin meclisindeydik. Bu esnâda orada bulunanlardan biri sakalına yapışan bir çöpü alıp yere attı. Daha sonra Buhârî’ye nazar ettiğimde, bir çöpe bir de insanlara baktığını gördüm. İmâm Buhârî, insanların kendisine bakmadığı bir anda elini uzatıp çöpü yerden aldı ve elbisesinin yenine koydu. Mescitten çıkınca baktım, çöpü cebinden çıkarıp uygun bir yere bıraktı.” (İbn-i Hacer, Hedyü’s-Sârî, II, 196)

{

Her hususta olduğu gibi infak esnâsında da nezâket, büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Rahmetli pederim ve amcalarım, infakta bulunurlarken büyük bir hassâsiyet sergilerlerdi. Zekât ve sadaka konan zarfların üzerine nezâketen:

“Kabûl ettiğiniz için teşekkür ederiz.” diye yazarlardı.

Yine fukarâya bir paket takdîm edecekleri zaman da bunun en güzel bir şekilde ambalajını yaparlar, nezâketle, incitmeden, gönül alarak takdîm ederlerdi. Alan mesrûr olur, veren de huzur duyardı. Yine, alan, Allah’tan geldiğini kabul ederek alır, veren de Allâh’ın lutfettiği bu emâneti yerine tevdî etmiş olduğu düşüncesiyle verirdi.

{

“Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret, 1) hadîs-i şerîfini şâheser hüsn-i hatlarla yazarak evlerinin ve câmîlerinin duvarlarına asan Osmanlılar, bunu daha ziyâde gönüllerine yerleştirerek kendilerine şiâr ve düstur edinmişlerdir.

Mîmarbaşı Koca Sinan, mü’minlerin refah, huzur, temizlik ve kolaylığı için, ömrünün son demlerine kadar, memleketin her bir köşesine türlü imâretler, su yolları, çeşmeler ve hamamlar yapmıştır. Onlar temizliği, hem maddî hem de mânevî olarak gerçekleştirmişlerdir. Çünkü temizlik, dînî vazifelerle iç içedir.

Kusursuz bir temizlik için köylere varana kadar her tarafta hamamlar yapılmıştır. Müslüman evleri, son derece temizdir. Ayakkabılarla aslâ içeri girilmez. Her yer, namaz kılınabilecek derecede pırıl pırıldır. Evlerde hayvan beslemek diye bir şey yoktur. Hattâ evlere kuş bile sokulmaz.

Bu güzel hasletlerin tabiî bir neticesidir ki Osmanlılar, umûmiyetle gürbüz yapılı, kuvvetli kimseler olarak tebârüz etmişlerdir. Batılıların kendi ifâdeleriyle o dönemdeki temizlik mahrûmu Avrupa’nın tek bir şehrinde bile, bütün Osmanlı mülkünde bulunanlardan daha çok sayıda sakat ve biçimsiz insanlar vardı.

Meşhur Louvre (Luvr) sarayında helânın unutulmuş olması, o zamanki Avrupa’nın temizlik husûsundaki hâlini ortaya koymak için kâfîdir. Nitekim bir zamanlar Fransa’da şemsiyenin, sokağa atılan kirli su ve idrardan korunmak için kullanılmış olduğu da rivâyetler arasındadır.

Bâzı batılı müelliflerin, Osmanlı toplumundaki temizlik ve nezâkete dâir müşâhedeleri şöyledir:

M. de Thevenot şöyle der:

“Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur, isimlerini dahî bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki îtidalleridir. Onlar gâyet az yerler. Yedikleri de, hristiyanlarınki gibi karma karışık şeyler değildir.”

Ricaut:

“Yemeklerden evvel ve sonra elleri yıkamak, Türkler arasında vazgeçilmeyecek derecede umûmî bir âdet hükmünü almıştır.” der.

J. B. Tavernier:

“Osmanlıda sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka el ve ağız yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin konaklarında ya gül suyu ya da güzel kokulu başka bir su da ikrâm edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” der.

J. R. Durdent:

“Türkler, dînî bir vazife olarak günde beş vakit namaz kılmak ve birçok defâ abdest almakla mükelleftirler. Onlar bu şekilde rûhen de temizleneceklerine inanırlar.” der.

Dr. A. Brayer de:

“Osmanlı, yıkanıp temizlenmeyi hiçbir zaman ihmâl etmez. Tâkatten düşse bile çocukları, uşakları veya hanımı vâsıtasıyla yıkanıp temizlenir. Öldüğü zaman cenâzesi bile şeriat hükümlerine göre yıkanıp temizlenmeden tabutuna konulmaz. Oysa Avrupalılar, hastalandıklarında veya tâkatten düştüklerinde temizlik kaygısını umûmiyetle unutuverirler. Ölünce de evinde bulunabilen en kötü beze sarılıp dikildikten sonra tabuta konulurlar. Âilesi, cesedin en sathî bir şekilde temizlenmesini aklından bile geçirmez.” der.

{

Osmanlılar’ın edeb, nezâket ve terbiye husûsunda ulaştıkları seviye, hiçbir milletle kıyaslanamayacak derecede yüksektir. Onların muâşeret âdâbı, misli görülmemiş bir mükemmellik ve incelik arz eder. Bunlar, millet ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün insanlara karşı aynen riâyet edilen rûhî ve vicdânî bir kanun mesâbesindedir. Dolayısıyla Osmanlı demek, gıpta edilecek derecede edeb ve nezâket timsâli kimse demektir. Bu vasıfların sayısız tezâhürleri vardır.

Osmanlılar, husûsiyle cân ü gönülden bağlı bulundukları İslâm’ın kin ve garazı yasaklaması münâsebetiyle her cuma ve bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları affedip barışmaya vesîle hâline getirmişlerdir. Merhametlerinin muktezâsı olarak şahsî münâsebetlerde kin gütmeyip af yolunu tutmuşlardır.

Yine batılı müelliflerden Villamont şöyle der:

“…Her kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler.”

Ecdâdımızın sâhip olduğu edeb, nezâket ve terbiyenin sayılamayacak kadar çok tezâhürü vardır. İslâm’la yoğrulan Osmanlı mülkünde:

a. Avrupa halklarında mevcud olan küstahlık, taşkınlık ve sokak kavgaları yoktu. Sokaklar, gâyet sâkin ve emniyet içindeydi. Hiç kimse yerlere tükürmezdi.

b. Konuşanın sözü kesilmezdi. Konuşan da, son derece vakar ve sekînet içinde olurdu. İfâdeleri gâyet zarif ve düzgündü. Bunları gören Charles MacFarlane şöyle demekten kendini alamaz:

“Bu milletin konuşması, ne kadar güzel ve mükemmel! Öyle ki, bütün medenî milletlere örnek olabilir.”

c. Oturuş, kalkış ve yürüyüş, hep müstesnâ bir nezâket ve vakar arz ederdi.

d. Yaşlılara hürmet, kusursuz ve pek yüksekti.

e. Hanımlara karşı hürmet ise, umûmî bir an’aneydi. Âileden olmayan hanımlar bile, anne, teyze, hala ve bacı olarak telâkkî edilirlerdi.

Bu ve benzeri hususlarla alâkalı tedkiklerde de bulunan Avrupalı müelliflerin pek çok tespit ve itiraflarından bazıları da şöyledir:

Guer şöyle der:

“Türklerin pek mükemmel muâşeret usûlleri vardır ki, onlar, bunların bütün kâidelerine riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında başlarını eğip sağ ellerini göğüslerine götürmek sûretiyle selâmlaşırlar. Muhâtaplarına, onları tebcîl edici bir sûrette, yâni rütbe ve mevkîlerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarla hitâb ederler.”

Lady Craven şöyle der:

“Türklerin kadınlara karşı olan muâmeleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkeğe, hukûken ölüm cezâsı verildiğinde, evrâkı tedkik edilir ve bütün eşyâsı da müsâdere olunabilir; fakat hanımına gâyet iyi muâmele edilir, mücevherâtı kendisine bırakılır.”

A. Brayer şöyle der:

“…Umûmiyetle pek kalabalık olmayan cemiyetleri iyi tedkik edin: Halkın üstleri başları ne kadar temizdir. Hâl ve tavırlarında ne büyük bir asâlet ve yüzlerinin çizgilerinde ne tatlı bir sükûnet ve nezâket vardır! Konuştukları dil de, ne tatlı ve ne kadar âhenklidir!”

Edmondo de Amicis de şöyle der:

“…Tedkik ve tespitlerime göre İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahî bir yabancı için hiçbir hakâret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur. Hattâ namaz vakitlerinde bile câmîleri gezmek mümkündür! Bu ziyâretlerde bir ecnebî, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riâyet göreceğinden emîn olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla mütecessis bir nazara bile hiçbir zaman tesâdüf edilmez. Kahkaha sesleri gâyet nâdirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi duyulmaz.”

{

Osmanlılarda, şehîd âilelerine kapalı kaplar içinde ve karanlıkta yemek dağıtılması, onların izzet ve haysiyetlerini koruma husûsunda kâ’bına varılmaz bir nezâket ve vefâ örneğidir. Bu, gelecek nesillere de müstesnâ bir edeb tâlimidir.

Aynı şekilde muhtaçların sıkılmadan ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için ihdâs edilen “Sadaka Taşları” da emsâli görülmemiş bir incelik ve nezâketin eseridir.

{

Nezâket, zarâfet ve inceliğe dâir güzel misâllerden biri de şöyledir:

Bir zamanlar İran’da âlimler ve şâirler, “Suskunlar Meclisi” ismiyle bir topluluk teşkil etmişlerdi. Otuz adet âzâsı vardı ve bunu hiç artırmıyorlardı. Buraya katılabilmenin ilk şartı, çok tefekkür etmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı. O zamanın meşhur şâir ve âlimlerinden biri, bu meclise katılmayı çok istiyordu. Günün birinde Suskunlar Meclisi’nin bir âzâsının vefât ettiği duyulunca, onun yerine geçebilmek için âlimlerin bulunduğu köşke gitti. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o esnâda toplantı hâlinde bulunan meclise gönderdi.

Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Gelen âlim oraya layık biriydi, lâkin vefât eden âzânın yerine başka birini almışlardı. Yeni bir âzâ için yer yoktu.

Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra kapıdaki âlime gönderdi. Zeki âlim, durumu anlamıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nâzikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevâba hayran kaldılar. Zarif insanların hâli başkaydı.

Âzâlar, bu değerli âlimi de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye yeni gelen âlimin ismini ilâve etti. Otuz sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla o nezâket ehli âlim sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını ifâde ediyordu.

Listenin son şekli yeni âzânın önüne gelince meseleyi anladı. Lâkin sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yâni 030 yazdı. Tevâzû ehli âlim, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da bozmayacağını söylemek istiyordu. Diğer âzâlar bunu görünce, hürmet ve hayranlıkları bir kat daha artarak Suskunlar Meclisi’nin yeni âzâsını büyük bir tâzim ile selâmladılar.[268]

{

Velhâsıl, temizlik ve nezâket müslümanların şiârıdır. Temizlik; maddî, mânevî, sıhhî ve dînî yönlerden zarûrîdir. Temizlik olmadan ibâdetleri hakkıyla îfâ etmek mümkün değildir. Müslümanın hayâtı temiz olduğu gibi vefâtı da temizdir. Vefât ettiğinde cenâzesi gasledilir ve tertemiz beyaz bir kefene sarılarak yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü yine oradan temiz bir şekilde kalkması için duâ edilir.

Nezâket ve incelik de müslümanın süsü ve güzelliğidir. Onu pek çok hatâlardan ve tehlikelerden muhâfaza eder. İnsanlar arasında sevilerek hürmet görmesine vesîle olur. Nihâyetinde Allah Teâlâ’nın rızâsını kazandırarak mânevî hayâtını taçlandırır. Zîrâ İslâm, en güzel nezâket ve zarâfetle yaşanır.