İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-; “Ben, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim.” demiştir:

“Mü’min kıyâmet günü Rabbinin lutuf ve keremine o kadar yakın olur ki, Allah onu rahmetiyle halktan gizler ve günahlarını îtirâf ettirir:

«–Şu günahını biliyor musun, şu günahını biliyor musun?» der. Mü’min:

«–Biliyorum yâ Rab.» der. Cenâb-ı Hak da:

«–Ben bu günahlarını dünyada örtmüş gizlemiştim, bugün de bağışlıyorum.» buyurur. Bunun üzerine o kimseye hasenâtının kaydedildiği defter dürülüp verilir.”

(Buhârî, Tefsîr 11/4, Edeb 60, Tevhîd 36; Müslim, Tevbe 52; İbn-i Mâce, Mukaddime 13)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekkelilerin şiddet, inat ve eziyetlerinden uzaklaşarak kendisine destek verecek insanlar bulma ümîdiyle Tâif’teki akrabâlarına gitmişti. O tâlihsiz insanlar, Efendimiz’i kabul etmediler. Ayak takımına taşlatarak zor anlar yaşattılar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geri dönmüş, derin kederler içinde yürürken Cenâb-ı Hak, Cebrâîl -aleyhisselâm- ile Dağlar Meleği’ni gönderdi. Melek, ne isterse yapacağını, isterse oradaki iki dağı Tâiflilerin başına geçireceğini bildirdi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz ise:

“–Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların neslinden sadece Allâh’a ibâdet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim.” buyurdu. (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisini taşlayan ve türlü hakâretlerle kovan bir kavmi helâk etmek üzere emrini bekleyen meleğe işte böyle cevap vermişti. Çünkü Allâh için affetmek, O’nun en büyük şiârı idi…

{

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allah yolunda savaşma hâli dışında, ne bir kadına ne de bir hizmetçiye, kısacası hiç kimseye el kaldırmadı. Kendisine fenâlık yapan kimseden de intikam almadı. Yalnız Allâh’ın yasak ettiği şeyler çiğnenince, o yasağı çiğneyenden Allâh adına intikam alırdı.” (Müslim, Fedâil, 79; Ebû Dâvûd, Edeb, 4; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)

{

Bir bedevî iki deveyle birlikte Mescid-i Nebevî’ye geldi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hırkasını sertçe çekti. Hırkanın kenarı Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in boynunu incitti. Daha sonra bedevî, develeri göstererek:

“–Muhammed! Şu iki deveme yiyecek yükle! Bana ne kendi malından ne de babanın malından veriyorsun!” dedi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üç defâ:

“–Hayır, kendi malımdan vermiyorum, böyle bir düşünceden Allâh’a sığınırım. Ama boynumu incitmene karşılık kısas yapmadıkça develerini yüklemem.” dedi. Bedevî:

“–Hayır, vallâhi kısas yaptırmam!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şartını üç defâ tekrarladı. Fakat bedevî her defâsında kısas yaptırmayacağını söyledi. Bunu duyan sahâbîler ayağa fırladılar. Ashâb-ı kirâmın bedevîyi yaka paça dışarı atmasından çekinen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:

“–Sözümü duyanların, ben izin verene kadar yerinden ayrılmamasını istiyorum.” buyurdu. Orada bulunan bir sahâbîye, develerden birine arpa, ötekine hurma yüklemesini emretti. Sonra da sahâbîlerine:

“–Allâh’ın bereketiyle dağılın!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 1/4775; Nesâî, Kasâme, 24; İbn-i Mâce, Libâs, 1)

{

Allah Rasûlü’nün amcaoğlu Ebû Süfyân bin Hâris, nübüvvetten evvel Peygamber Efendimiz’in dostu idi. Nübüvvetten sonra ise, azılı bir düşman kesilerek O’na hicviyeler yazdı. Peygamber şâiri Hassan bin Sâbit -radıyallâhu anh- da, bu hicviyelere cevap verirdi. Sonradan Ebû Süfyân, bu yaptıklarına pişman oldu. Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıktı. Yolda Mekke fethine gelen Allah Rasûlü’ne rastladı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Süfyân’ın yüzüne bakmadı. Ebû Süfyân, çok müteessir oldu. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın öğrettiği:

“…Allâh’a andolsun ki, hakîkaten Allah Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz (size yaptıklarımızda) hatâya düşmüşüz.” (Yûsuf, 91) âyeti ile özür diledi.

Merhamet ve şefkat ummânı olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

(Eski yaptıklarınız sebebiyle) bugün

size hiçbir

başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın! O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) âyet-i kerîmesini okuyarak, onun ve diğerlerinin eski ayıplarını affetti.

Ebû Süfyân, müslüman olduktan sonra utancından başını kaldırıp Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yüzüne bakamazdı. (Vâkıdî, II, 810-811; İbn-i Hişâm, IV, 20-24; İbn-i Abdilber, IV, 1674)

{

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’yi fethettikten sonra Kâbe’de toplanmış olan halka:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu. Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, ke­rem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi; «…Size bugün (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir. (Yûsuf, 92) diyorum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” bu­yurdu.

Bir diğer hitâbında da:

“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşlileri İslâm ile güçlendirip üstün kılacağı bir gündür.” buyurdu.

Bunun neticesinde, fetihten önce birçok müslümanın malına ve canına kıymış olan kimseler bile hidâyet şerefine erdiler. Allah Teâlâ, Kureyş müşriklerini Rasûlü’nün eline düşürdüğü ve O’na boyun eğdirdiği hâlde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları affetti ve serbest bıraktı. Bu sebeple Mekkelilere “Tulekâ”, yâni “Âzâd edilenler” adı verildi.[142]

{

Hebbâr bin Esved, İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden idi. Deve üstünde Medîne’ye hicret etmekte olan Peygamber Efendimiz’in sevgili kerîmesi Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’ya mızrağıyla vurarak onu yere düşürmüştü. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş ve ağır bir şekilde yaralanmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu. Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de ashâbıyla oturduğu bir esnâda huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Ashâbına, ona hakâret etmeyi, hattâ târizde bulunmayı dahî yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)

{

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir topluluktaki suçlu şahsı bilse bile, rencide olmasın diye, onu âdeta belirsiz hâle getirir ve o kusurdan bütün topluluğu sakındırırdı. Bâzen de muhâtaplarının hatâsını onlara yakıştıramadığını hissettirmek maksadıyla:

“Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum.”[143] buyurarak kendilerine galat-ı ru’yet (yanlış görme) izâfe ederlerdi.

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a bir adamdan menfî bir söz ulaştığında; “Falan niye böyle söylemiş?” demezdi. Lâkin:

“İnsanlara ne oluyor da şöyle şöyle söylüyorlar?” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 5/4788)

{

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- minbere çıkıp yüksek sesle şöyle nidâ etti:

“Ey diliyle müslüman olup da kalbine îman nüfûz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zîrâ kim, müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rezil rüsvâ eder.”

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- birgün Kâbe’ye nazar etti ve:

“Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah katındaki hürmeti senden de yüce!” buyurdu. (Tirmizî, Birr, 85/2032)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bir câriye zinâ eder ve zinâ yaptığı da kesinleşirse, sâhibi ona had cezâsı uygulasın. Fakat suçunu başına kakmasın. Sonra ikinci defâ zinâ yaparsa, aynı şekilde had uygulasın, ama yine de suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın. Sonra bu câriye üçüncü defâ zinâ ederse, artık efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa satsın.” (Buhârî, Itk 17, Hudûd 35, 36, Büyû 66, 110; Müslim, Hudûd 30)

Rasûlullah Efendimiz’in sâhip olduğu ve İslâm’ın tâlim ettiği ne muazzam bir incelik… En fenâ bir günâhı işleyen bir kişiyi dahî rencide etmekten sakınmak ve onu, gönlünü incitmeden terbiye etmeye çalışmak…

{

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, kendisini öldürmek için kuyuya atan kardeşlerini affetmesi de dillere destandır. Karanlık bir kuyuya atılan, oradan çıkarılarak köle gibi satılan, daha sonra da zindana kapatılan Yûsuf -aleyhisselâm-, nihâyetinde Allâh’ın lutfu ile Mısır’a mâliye bakanı olmuş, kendisine kötülük eden kardeşleri de, yaşadıkları kıtlık sebebiyle ona muhtaç hâle gelmişlerdi. Yûsuf -aleyhisselâm-, eline fırsat geçtiği hâlde kardeşlerine hiçbir kötülük düşünmemiş, bilâkis onları affetmiş, hattâ mahcûb olmamaları için onlara bâzı tesellî cümleleri de sarf etmiştir.

Cenâb-ı Hak, kardeşlerinin Hazret-i Yûsuf’u tanıdıkları ânı şöyle anlatır:

(Kardeşleri):

«–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler. O da:

«–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!..

Allah bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allah’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.

(Kardeşleri) dediler ki:

«–Allâh’a andolsun ki, hakîkaten Allah Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz (sana yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»

(Yûsuf) dedi ki:

«–Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yok; Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.»” (Yûsuf, 90-92)

Daha sonra ana-babasıyla karşılaştığı manzara da şöyle anlatılır:

“Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yûsuf) dedi ki:

«–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz O çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)

Bu âyet-i kerîmeler, aynı zamanda terbiye metotlarının en güzellerinden birine işâret etmektedir ki, o da, kötülüğe karşı iyilikle mukâbele etmektir. Zîrâ böylesine bir âlicenaplık karşısında ekseriyetle, düşman olanın düşmanlığı son bulur; ne dost ne de düşman olan ortadaki kimse dostluğa meyleder; dost olanın ise muhabbeti artıp daha da yakın hâle gelir.

Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce ona yaptıklarını hatırlayarak bu izzet ü ikrâm karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:

“–Sen bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı utanıyoruz!”

Yûsuf -aleyhisselâm- da onların mahcup gönüllerini tesellî sadedinde şöyle cevap verdi:

“–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözle bakıyorlar ve; «Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhim -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”

Babasına da; “Şeytan, kardeşlerimle benim aramı bozdu.” diyerek kardeşlerinin hüznünü hafifletiyordu.

Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerine söylediği sözlerini fahretmek için değil, onların gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affetme ve ayıp örtme fazîletinin enginliğini ortaya koymaktaydı. Çünkü o, kusurları başa kakmak sûretiyle gönül kırmanın değil, kötülüğe bile iyilikle mukâbele edebilmenin, şahsına yapılan eziyetleri Hakk’ın rızâsı uğruna unutuvermenin eşsiz fazîletine nâil olmuş bir hidâyet rehberiydi.

{

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunuyordu. Kızı Hazret-i Âişe’yi hedef alan İfk Hâdisesi’nde onun da iftirâcılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Hazret-i Ebû Bekir’in yardımı kesilince Mıstah ve âilesi perişan bir hâle düştü. Cenâb-ı Hak bu yardımın kesilmesinin ardından şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

“Yeminlerinizden dolayı Allâh’ı(n adını), iyilik etmenize, takvâ sâhibi olmanıza ve insanların arasını düzeltmenize mânî kılmayın! Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.” (el-Bakara, 224)

Bu âyet-i kerîmeler Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan merhametinin en müşahhas örneğini teşkil eder. Diğer taraftan da fazîlet ehlini zirveleştirecek bir hedef gösterir.

Âyetlerin nüzûlünden sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını severim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devâm etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

{

İffet timsâli Âişe vâlidemize yönelik iftirâ furyasına Hassân bin Sâbit de kendini kaptırmıştı. Ancak muhtereme vâlidemiz onu, Rasûlullâh’a duyduğu muhabbet sebebiyle affetti. Yeğeni Urve bin Zübeyr şöyle anlatır:

Teyzem Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanında Hassân’a kızmaya ve hakkında ağır konuşmaya başladım. Hazret-i Âişe beni durdurarak şöyle dedi:

“–Ona hakâret etme, çünkü o şiirleriyle Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ı müdâfaa ederdi.” (Buhârî, Edeb, 91)

Yâni Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e beslediği muhabbet ve vefâ hisleri, Hazret-i Âişe vâlidemize, kendisine en ağır iftirâyı atmış olan kimseleri dahî affettiriyordu.

Ne muhteşem bir muhabbet, ne engin bir vefâ ve ne büyük bir af fazîleti!..

{

Uhud günü putperestler tam bir bozguna uğramışlardı. (Birden) iblîs bağırdı:

“–Ey Allâh’ın kulları! Arkanıza bakın!”

Bunun üzerine cephenin önündekiler arkalarına döndüler ve arkalarındakilerle harbe tutuştular. Bu arada Huzeyfe -radıyallâhu anh-, müslümanların yanlışlıkla babasına saldırdıklarını gördü. Hemen haykırdı:

“–Ey Allâh’ın kulları! Babam! Babam!”

Fakat mü’minler, o kargaşada Hazret-i Huzeyfe’nin babasını öldürmeden bırakmadılar. Bunun üzerine Huzeyfe -radıyallâhu anh- onlara sadece:

“–Allah sizleri mağfiret eylesin!” demekle yetindi.

Hazret-i Urve -radıyallâhu anh- der ki:

“–Allâh’a yemin ederim ki, Huzeyfe’nin bu âlicenaplığı ve affediciliği, Azîz ve Celîl olan Allâh’a kavuşuncaya kadar hep devâm etmiş, müslüman olan babasını yanlışlıkla şehîd edenlere devamlı duâ ve istiğfarda bulunmuştur.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 22)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, babasının diyetini verdiğinde Huzeyfe -radıyallâhu anh- bu malı fakir müslümanlara tasadduk etmiştir.[144]

{

Müslüman, tecessüsten şiddetle sakınmalıdır. Yâni kimsenin ayıbını, kusûrunu araştırmamalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hak; “…Tecessüste bulunmayın!..”[145] buyurarak bu çirkin davranışı yasaklamıştır.

Ukbe bin Âmir -radıyallâhu anh-’ın kâtibi şöyle anlatır:

“Ukbe’ye:

«–Komşularımızdan bâzılarının içki içtiğini fark ettim, zâbıtayı çağırayım da onları yakalasın.» dedim. Bana:

«–Öyle yapma, onlara önce nasihat et ve îkazda bulun!» dedi.

Ben de dediği gibi yaptım, lâkin vazgeçmediler. Bunun üzerine Ukbe’ye:

«–Onlara nasihat ettim fakat bırakmadılar, zâbıtayı çağıracağım.» dedim.

Ukbe -radıyallâhu anh-:

«–Yazıklar olsun sana! Öyle yapma! Çünkü ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in;

“Kim bir mü’minin ayıp ve kusûrunu örterse, sanki diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğunu kabrinden çıkararak kurtarmış, ihyâ etmiş gibi olur.” buyurduğunu işittim.» dedi.” (Ahmed, IV, 153)

{

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel yol ne ise onunla önle. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile, sanki yakın dost(un olmuş)tur.” (Fussilet, 34) âyetiyle ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

“Âyette ifâde edilen «en güzel yol»dan maksat, öfke anındaki sabır ve kötülüğe mâruz kalındığı andaki aftır. İnsanlar bunları yaptıkları takdirde, Allah onları muhâfaza eder, düşmanları da kendilerine boyun eğer. Sanki samimî bir dost olur.” (Buhârî, Tefsîr, 41/1)

{

Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- birgün:

“–Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sordu. Oradaki sahâbîler:

“–Ebû Damdam kimdir?” diye sordular. Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Sizden önceki kavimlerden birine mensûb idi. «Bana hakâret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum.» derdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4887)

Tâbiînden Katâde -rahimehullâh- da şöyle demiştir:

“–Sizden biri Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir? Bu zât sabaha çıktığında; «Allâh’ım! Bana dil uzatan ve gıybet ederek haysiyetimi zedeleyen kullarına hakkımı helâl ediyorum.» derdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4886)

Ne güzel bir af misâli… Kendisine karşı yapılacak dedikodu, gıybet, hakâret gibi hazmedilmesi çok zor kusurları peşînen affettiğini Allâh’a arz ediyor. “Kullarına” ifâdesinden anlaşıldığına göre de bunu Cenâb-ı Hakk’a duyduğu engin ve nihâyetsiz muhabbeti sebebiyle yapıyor. Allâh’ın kullarının, kendisi sebebiyle hesap gününde zor duruma düşmelerini istemiyor. Günâhkâr bile olsalar, Allâh’ın kullarını rahatlatmanın, rızâ-yı ilâhîye vesîle olacağını düşünüyor.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesâba çekildi; hayır nâmına hiçbir şeyi bulunamadı. Fakat bu adam insanlarla haşir-neşir olan zengin bir kimse idi. Hizmetçisine, darda kalan fakirlerin borcunu affetmesini emrederdi. Azîz ve Celîl olan Allâh; «Biz affetmeye ondan daha lâyıkız; onun günahlarını örtün (kendisine müsâmahalı davranın)!» buyurdu.” (Müslim, Müsâkât, 30; Ahmed, IV, 120)

{

Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirdiği içi çorba dolu kâseyi, kazârâ Câfer Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:

“–Efendim! Kur’ân’da; «وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ» buyruluyor, öfkelerini yenenler takdîr ediliyor!” dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Öfkemi yendim!” dedi. Bu sefer köle:

“–Kur’ân’da aynı yerde; «وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ» buyrularak, insanların kusurlarını bağışlayanlar da takdîr ediliyor!” dedi. Câfer Hazretleri:

“–Haydi bağışladım seni!..” dedi. Bu defâ da köle:

“–Âyetin sonunda; «وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ: Allah ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!»[146] buyruluyor!” dedi. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!..” dedi.

{

Hizmetçisinin, bir miktar dünyâlık uğruna içine zehir koyduğu yemeği yer yemez dehşetli ölüm sancılarına tutulan Ömer bin Abdülaziz, hemen hizmetçisini çağırdı ve:

“–Bana verdiğin zehir karşılığında kaç para aldın?” diye sordu. Hizmetçi:

“–Bin dinar aldım.” cevâbını verdi.

Âdil ve merhametli halîfe hiç kızmadı ve o bin dinarı Beytülmâl’e koyması mukâbilinde hizmetçisini, işlediği bu cinâyete rağmen affetti. Çünkü O, yüce Mevlâ’sına mükemmel bir kalb-i selîm götürmekteydi.

{

Âşık gönüllerde müstesnâ bir yeri olan Hallâc-ı Mansur taşlanırken:

“Yâ Rabbî! Benden evvel beni taşlayanları affet!” diye yalvararak büyük bir gönül îsârı sergiliyordu.

{

Hâtem-i Esamm Hazretleri’nin şu misâli çok ibretlidir:

Zayıf, dertli ve perişan bir kadınla konuşuyordu. Kadın, derdini yana yakıla anlatırken, o heyecan içinde kendisinden gayr-i ihtiyârî olarak çirkin bir ses duyuldu. Kadın, bir mum gibi eridi, ezildi, mahvoldu. Şeyh Hazretleri ise, hiçbir şey duymamış gibi muazzam bir vakarla kadına baktı ve elini kulağına götürerek:

“–Söylediklerinizi duymuyorum, çok ağır işitiyorum, yüksek sesle konuşunuz, bağırınız! Ben sağırım!” dedi.

Hatâsının gizli kaldığını zanneden zayıf, dertli ve perişan kadın, bir anda hayâta avdet etmiş gibi ferahladı.

Hiçbir milletin muâşeret edebinde misli görülmemiş derecede hârika bir incelik olan bu davranışı, Hâtem Hazretleri’ne “Esamm: Sağır” lâkabını taktırdı. Zîrâ bu hâdiseden sonra da Hâtem Hazretleri, edeb gözetip o kadın vefât edinceye kadar halk arasında kendini sağır olarak gösterdi. Ancak kadının vefâtından sonra etrafındakilere:

“–Artık kulaklarım duyuyor; normal sesle konuşabilirsiniz!” dedi.

İşte lâyıkıyla idrâk edilen İslâm ahlâkının nezâket, zarâfet ve inceliği…

{

Şeyh Sâdî Hazretleri, Gülistan adlı kitabının başında buyurur ki:

“Günahkâr kullardan biri, kabul edilir ümidiyle ellerini açar, duâ eder, yalvarır fakat Allah Teâlâ onun duâsını kabul etmez. O kul tekrar duâ eder, Allah yine kabul etmez. Kul üçüncü defâ ellerini açar, duâ edip yalvarmaya başlar. Bu sefer Cenâb-ı Hak buyu­rur ki:

«–Ey benim meleklerim, kulumun ısrarla yaptığı duâyı kabul ettim ve istediğini verdim. Çünkü bir kulumun uzun uzadıya duâ edip inlemesinden utanırım.»”

Şeyh Sâdî, bundan sonra şöyle der:

“Allâh’ın lutuf ve keremini gör ki, günâha giren kuldur, fakat hayâ eden Allah’tır.”

{

Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte para verseler de onu alır, paranın sahteliğini bildiği hâlde bunu muhâtabına söylemez ve istenen ekmeği verirdi. Herkes onun bu hâline şaşar ve kimse bunu neden yaptığını anlayamazdı. Nihayet ölüm vakti geldiğinde fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:

“Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki, yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Allâh’ım! Şimdi ben Sen’in huzûruna sahte tâatlerle geliyorum; ne olur onları yüzüme vurma!..”

{

Hâsılı, affedicilik ve kusurları örtmek de bir mü’minin fârik vasfı olmalıdır. Zîrâ çoğu zaman çirkinlikleri ortaya çıkarmanın hiçbir faydası yoktur, aksine pek çok zararı vardır. Günah ve hatâların üzerine bir şal atıp onları örtmek ise umûmiyetle daha faydalıdır. Böyle bir hareket, yanlışların yaygınlaşmasını ve gönüllerde kırgınlık meydana gelmesini önler. Aynı zamanda affedicilik, insanları ıslâh etme husûsunda daha tesirli bir metottur.

Diğer taraftan insan olarak herkesin hatâ ve kusuru vardır. Başkalarının hatâları yerine kendi kusurlarıyla meşgul olan kişi, daha faydalı bir iş yapmış olur. Böylece hem günahlardan kurtulur, hem de hatâlarını düzelterek olgunluğunu daha da artırır. Nitekim Peygamber Efendimiz:

“Başkalarının ayıplarıyla uğraşmayıp kendi ayıplarıyla meşgul olan kimseye müjdeler olsun!” buyurmuştur. (Ali el-Müttakî, XV, 865/43444)

Herkes kendi hatâlarının affedilmesini ve unutulmasını ister. Yanlışın verdiği mahcûbiyet ıztırâbından kurtularak doğruluğun selâmetine çıkmanın yollarını arar. Kendisi için böyle düşündüğü hâlde bir kişinin, başkalarını affetmeyip kusurlarını araştırması ne kadar insafsızca bir davranıştır!

Biz, Allâh’ın kullarını affedelim ki O da en fazla muhtâc olduğumuz bir günde bizi affeylesin. Yâni affede affede affa lâyık hâle gelelim. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede kullarına sorar:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..”

(en-Nûr, 22)