İÇİNDEKİLER
ARAMA:

2. İlim ve Kur’ân Hizmetleri

2. İlim ve Kur’ân Hizmetleri

İlim ve Kur’ân yolunda gayret göstermek, insan nesline yapılabilecek en mühim hizmetlerden biridir. İnsanın dünyaya âit bedenî varlığını devâm ettirebilmesi için maddî gıdâlar nasıl zarûrî ise, ebedî hayattaki saâdetini sağlayacak olan rûhî ve mânevî gıdâlar da aynı şekilde zarûrî ve elzemdir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği üzere, bir insanın maddî hayâtını kurtarmak, bütün insanlığı kurtarmak gibi bir ecir kazandırırsa,[34]bir gönlü ihyâ etmek ve bir kişinin mânevî hayâtını kurtarmak gibi ulvî hizmetlere Cenâb-ı Hak, kim bilir ne büyük mükâfatlar ihsân eder. Zîrâ insanın yaratılış maksadı dünyada ebedî kalmak değil, mâneviyâtını takviye ederek âhiret âlemine hazırlık yapmaktır. Onun maddî bedenini beslemesi bile, hayâtiyetini sürdürerek rûhî tekâmülünü gerçekleştirme ve dolayısıyla da ebedî saâdete hazırlanma gâyesine mâtuftur.

Cenâb-ı Hakk’ın ilim sâhibi olduğunu, gizli açık her şeyi bildiğini ifâde eden pek çok güzel ismi mevcuttur. Kul, Allâh’ın ilim sıfatından nasîb alma gayreti içinde olmalıdır. Çünkü ilim, en büyük hazine ve en mühim kuvvettir. Şeyh Sâdî’nin ifâde ettiği gibi; “Her kim bilgili ise, kuvvetli olur.”

İlmin, sadece sâhibine değil, başka insanlara ve hattâ canlı-cansız bütün varlıklara da faydası dokunur. Zîrâ hak ile bâtılı ayırmanın en mühim vâsıtası ilimdir. İlm-i nâfî ile meşgul olmak, Allah rızâsını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibâdettir.

İslâm, cehâletin her çeşidini reddetmiş ve kınamıştır. Çünkü cehâletin her türünde küfür ve isyandan bir hisse vardır.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:

“Cehâlet öyle bir binektir ki, üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder.”

Şunu da unutmamak gerekir ki bütün ilimler, Cenâb-ı Hakk’ın kâinâta koyduğu kâideleri (yâni sünnetullâh’ı) tespit gayretinden ibârettir. Öyleyse hakîkî ilim sâhibi olmak, o kâidelerden hareketle hikmet ve sırlara intikal edebilmek ve hattâ orada da takılı kalmayıp o hikmet ve sırların mutlak menbaına ulaşabilmektir. Nitekim Mevlânâ Hazretleri, zâhirî ilimlerin deryâsındayken yaşadığı hâlini “hamdım”, hikmet ve sırlara vâkıf olduğu zamanları “piştim”, kâinat kitabının sayfalarını çevirerek vardığı mârifetullah devresini de “yandım” diye ifâde etmiştir.

O hâlde insanoğluna en faydalı olan ilim, mutlak ilim sâhibi olan Cenâb-ı Hakk’ın âdeta süzülmüş bir öz hâlinde Kur’ân-ı Kerîm’e derc ettiği ilâhî hakîkatlerdir. Bütün bunlar, insanı mârifetullâha götürür ki, zâten ilimden matlûb olan da budur.

Cenâb-ı Hak biz kullarını, bu keyfiyetteki ilmi tahsîl etmeye âyet-i kerîmelerde şöyle teşvik buyurur:

“…De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 114)

“…Allah, içinizden îman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir…” (el-Mücâdele, 11)

“…Allah’tan, kulları içinde ancak ilim sâhibi olanlar (lâyıkıyla) korkar…” (Fâtır, 28)

“İşte Biz, bu misalleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak âlimler düşünüp anlayabilir.” (el-Ankebût, 43)

Kays bin Kesîr şöyle anlatır:

“Dımaşk’ta bulunan Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne Medîne-i Münevvere’den bir zât geldi. Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-:

“–Ey kardeşim, seni buralara kadar getiren nedir?” diye sordu.

Medîne’den gelen kimse şu cevâbı verdi:

“–Bir hadîs-i şerîf. Bana ulaştığına göre sen o hadîsi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ediyormuşsun. (İlk râvîden dinlemek için geldim.)”

“–Herhangi bir ihtiyaç için gelmedin mi?!”

“–Hayır.”

“–Ticâret için de mi gelmedin?!”

“–Hayır.”

“–Sadece o bir tek hadîs-i şerîfi öğrenmek için geldin, öyle mi?! Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:

«Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hattâ sudaki balıklar bile âlimlerin affedilmesi için Allâh’a yalvarırlar. Bir âlimin, sadece ibâdetle meşgul olan bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin mîrasçılarıdır. Peygamberler, altın, gümüş değil, sadece ilmi mîras bırakmışlardır. İşte bu ilim mîrâsına konan kimse, çok büyük bir kısmete ermiş olur.»” (Tirmizî, İlim, 19/2682; Ebû Dâvûd, İlim, 1/3641)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, ilmin fazîletini diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle beyan buyurmuşlardır:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir:

– Allâh’ın kendisine ihsân ettiği malı Hak yolunda harcayıp tüketen kimse;

– Allâh’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)

İlim bir nevî cihaddır. Çünkü cihâdın gâyesi, insanlara İslâm’ı duyurup ulaştırmaktır. Yoksa toprağı kanla sulamak değildir. Sırf toprak elde etmek için yapılan savaşlar, insanlığın yüz karası bir zulümdür.[35]Dolayısıyla İslâm’da cihâdın en mühim vâsıtası ilimdir. Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” (Tirmizî, İlim, 2/2647)

“Bir kimse İslâm’ı ihyâ edip yaşatmak için ilim tahsil ederken ölürse, onunla peygamberler arasında sadece bir derece vardır.” (Dârimî, Mukaddime, 32)

İlim ve Kur’ân faâliyetlerinde dikkat edilmesi gereken en mühim husus, ihlâs ve samîmiyettir. Allah rızâsı gözetilmeden ve muktezâsıyla amel edilmeden yapılan Kur’ân ve ilim hizmetleri, insana hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Kim kendisinde Allâh’ın rızâsı aranan bir ilmi sadece dünyâlığa sâhip olmak için öğrenirse, o kimse kıyâmet gününde cennetin kokusunu bile duyamaz.” (Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664)

İlimden maksat, ilm-i nâfîdir. Mâlâyâni mâlûmatla meşgul olmak değildir. İlim, insanı Allâh’a itaate, sâlih amellere sevk etmeli ve insanlara hizmete vesîle olmalıdır. Cenâb-ı Hak, hakîkî ilim sâhiplerini târif ederek şöyle buyurur:

“Yoksa gece saatlerinde (seherlerde) secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini arzulayan kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sâhipleri bunları hakkıyla düşünür.” (ez-Zümer, 9)

Burada Rabbimizin medhettiği âlimler:

- Geceleri secde ve kıyâm hâlinde samîmi olarak kulluğa devâm eden,

- Allah Teâlâ’nın âhiretteki hesâbından ve azâbından korkan, yâni âhiret endişesi içinde olan,

- Rahmeti sonsuz olan Rabbimizin merhametine nâil olmayı uman ve bunun için gayret sarf eden kimselerdir.

Âyette bahsedilen kıvâma gelebilmek için gayret etmek ve duâya sarılmak îcâb eder. Zâten büyük ruhlar dâimâ duâ hâlinde yaşarlar.

İlmin insana faydalı olması, onunla amel edilmesine bağlıdır. Hayâta intikal etmeyen bilgiler, kitap satırlarında kalmaya veya zihinlerden silinip unutulmaya mahkûm olur.

Yezîd bin Seleme -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz’den pek çok hadîs işittim. Sonrakilerin önceden işittiklerimi unutturacağından korkuyorum. Bana hepsinin yerini tutacak şümûllü bir söz söyleseniz!” dedim.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bildiklerin hakkında Allah’tan kork, (yâni onlarla amel et ki unutmayasın ve yenilerini öğrenebilesin)!” buyurdular. (Tirmizî, İlim, 19/2683)

{

Bütün ilimlerin kaynağı ve hazinesi ise mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeple en şerefli amel, Kur’ân öğrenmek ve onun tâlimiyle meşgul olmaktır. Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân-ı Kerîm, öyle bir kelâm-ı ilâhîdir ki o, vukû bulacak her türlü fitneye karşı insanı selâmete erdirir. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin durumları, insanlar arasında meydana gelecek hâdiselerin hükümleri vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayırır, mâlâyâni değildir. Kendisini terk eden azgını Cenâb-ı Hak helâk eder. Onun dışında hidâyet arayanı, Allah dalâlete düşürür. O, Hak Teâlâ’nın sapasağlam ipi, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Kendisine bağlananlar hiçbir zaman sapmaz, onu söyleyen diller yanılmaz. Âlimler ona doyamaz. Çok tekrar edilmekten dolayı tâzeliğini asla kaybetmez. İnsanları şaşırtan mûcizevî husûsiyetleri bitip tükenmez. Cinler, onu dinledikleri zaman; «…Gerçekten biz, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik…»[36]demekten kendilerini alamamışlardır. Kur’ân’a dayanarak konuşanlar doğru söylerler. Onunla hüküm verenler isâbet ederek âdil davranırlar. Onu tatbik edenler ecir kazanır ve ona çağıranlar dosdoğru yolu bulurlar.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14/2906; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)

Hasan-ı Basrî Hazretleri de şöyle der:

“Allah Teâlâ yüz dört kitap indirmiştir. Bunların bütün ilimlerini dördünün içinde toplamıştır: Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân. Sonra diğer üçünde bulunan ilimleri de Kur’ân’a derc etmiştir.”[37]

Kalb-i pâk-i Muhammedî’ye indirilen ve O’nun tarafından yaşanarak tefsîr edilen Kur’ân-ı Kerîm’e hizmet etmek, nebevî ahlâk ile ahlâklanmanın en mühim tezâhürlerindendir. Nitekim:

“Sizin en hayırlılarınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”[38]buyuran Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetine, her hâlükârda Kur’ân ile meşgul olma husûsunda zirve bir numûne olmuştur. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm eğitimi her mü’minin en başta gelen vazifesi ve mes’ûliyetidir. Diğer bir ifâdeyle Kur’ân-ı Kerîm’e muhabbet ve hizmet, mü’min olmanın bir şiârıdır.

İlim ve Kur’ân-ı Kerîm hizmetinde bulunanların, evvelâ kalpleri ilâhî muhabbetle dolu olmalıdır ki, o feyizli kalplerden bir hâl in’ikâs ederek talebe veya cemaati duygu derinliğine ve tefekküre sevk etsin. Nitekim:

“–Kur’ân tilâveti için hangi ses ve kıraat daha güzeldir?” diye soranlara, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Kur’ân okuyuşunu duyduğunda Allah’tan korktuğunu hissettiğin kimsenin sesi ve kıraatidir.” cevâbını vermişlerdir. (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34)

Aksi hâlde dilden kalbe inmeyen bir kıraatin ve ilmin, insanı Kur’ân’ın sonsuz tefekkür ufkuna ve duygu derinliğine götüremeyeceği âşikârdır.