İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Harb bin Süreyc -radıyallâhu anh-, ismini vermediği bir zâttan şu ibretli hâdiseyi nakleder:

Medîne’ye varıp vâdinin civârında konakladım. İki kişi, aralarında iri bir keçinin pazarlığını yapıyorlardı. Müşteri satıcıya:

“–İkramda bulun.” diyordu. O sırada karşıdan gelen bir kimse gördüm. Kendi kendime; “Acabâ bu gelen, Haşimoğulları’ndan, halkın dînini değiştirip onları putlardan vazgeçirmeye çalışan adam mı?” de­dim. Baktım ki gelen zât, yakışıklı, alnı geniş, ince burunlu, kalem kaşlı, göğsü boğazından göbeğine kadar bir ip gibi siyah kıllarla örtülü, üzerinde iki parçadan ibâret eski elbisesi olan bir insandı. Bize doğru yaklaşıp selâm verdi. Biz de selâmına mukâbele ettik. Kısa bir müddet sonra müşteri onu çağırarak:

“–Yâ Rasûlallah! Ona söyleseniz de bana ikramda bulunsa!” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini uzattı ve şöyle buyurdu:

“–Mallarınıza siz mâlik bulunuyorsunuz. Kıyâmet günü Allâh’a kavuştuğum zaman sizden hiç kimsenin malına, canına ve ırzına haksız yere tecâvüz ettiğim iddiâsıyla karşıma çıkmasını istemem. Allah Teâlâ, satarken, alırken, tutarken, verirken, hükmederken ve birisi ile muhâkeme olurken kolaylık gösterene rahmet eylesin…»”

Daha sonra, hâdiseyi nakleden bu zât, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözlerinden müteessir olarak O’nu tâkib etmiş, İslâm hakkında sorular sormuş ve nihâyetinde; “Dâvet ettiğin şeyler ne güzel!” diyerek müslüman olmuştur. Bu esnâda şöyle demekten de kendini alamamıştır:

“Şimdiye kadar yeryüzünde O’ndan daha çok nefret ettiğim bir kimse yokken, şimdi O bana evlâdımdan, anamdan, babamdan ve bütün insanlardan daha sevimli hâle geldi.” (Heysemî, IX, 18)

{

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“İnsanlar gelerek; «–Ey Allâh’ın Rasûlü, fiyatlar çok pahalandı, (malların) fiyatını bize siz tespit ediverin.» diye talepte bulundular. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Fiyatları koyan Allah’tır. Rızkı eksilten ve artıran O’dur. Canlıların rızkını veren de O’dur. Ben ise, hiç kimse benden ne kan ne de mal husûsunda hak talebinde bulunmadığı bir hâlde Allâh’a kavuşmayı istiyorum.» cevâbını verdi.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 49/3451; Tirmizî, Büyû, 73/1314)

{

Müslümanlar Hayber Seferi’ne çıkmak için hazırlanıyorlardı. Bu durum Medîne-i Münevvere’deki anlaşmalı yahûdîleri çok kaygılandırdı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Kaynukâ, Nadîr ve Kurayza yahûdîlerini mağlûb ettiği gibi Hayber yahûdîlerini de mağlûb edeceğini anladılar. O esnâda, müslümanlarda az veya çok bir alacağı olup da onu almak için mü’minlerin yakasına yapışmayan hiçbir yahûdî kalmadı.

Yahûdî Ebû Şahm’ın da, Abdullah bin Ebî Hadred -radıyallâhu anh-’ta beş dirhem alacağı vardı. Abdullah -radıyallâhu anh-, âilesi için bu yahûdîden arpa satın almıştı. Ebû Şahm yakasına sarılınca o:

“–Bana biraz mühlet ver. İnşâallah borcumu ödeyeceğim. Çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi’ne Hayber ganimetini va’detti. Ey Ebû Şahm! Biz Hicaz’ın yiyecek ve servet bakımından en zengin şehrine gidiyoruz.” dedi.

Yahûdî Ebû Şahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı tuttu:

“–Sen, Hayber yahûdîlerini, daha önce savaştığınız Araplar gibi mi sanıyorsun? Tevrât üzerine yemin ederim ki, orada on bin savaşçı vardır.” dedi. Abdullah:

“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bizim himâyemiz altında bulunuyorsun. Vallâhi, seni Rasûlullâh’ın huzûruna çıkaracağım!” dedi ve onu tutup Allah Rasûlü’nün huzûruna getirdi:

“–Yâ Rasûlallah! Bu yahûdî ne söylüyor dinle!” diyerek Ebû Şahm’ın sözlerini nakletti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sustu, hiçbir şey söylemedi. Yalnız dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat ne söylediği işitilemedi. Yahûdî:

“–Ey Ebu’l-Kâsım! Bu bana haksızlık etti, borcunu ödemedi.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Abdullâh’a:

“–Ver şunun hakkını!” buyurdu.

Abdullâh, fakir olduğunu, Hayber ganimetiyle borcunu ödeyeceğini bildirdiyse de, Fahr-i Kâinât Efendimiz aynı ifâdelerini iki defâ daha tekrarladı. Bunun üzerine Abdullah -radıyallâhu anh- kalkıp çarşıya gitti. Sırtındaki ridâsını çıkardı, sarığına büründü ve yahûdîye:

“–Şu elbisemi benden satın al!” dedi.

Yahûdî onu dört dirheme satın aldı. Abdullah -radıyallâhu anh-, kalan borcunu da bulup ödedi. (Ahmed, III, 423; Vâkıdî, II, 634-635)

Görüldüğü gibi, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, kul hakkını her şeyin üzerinde tutardı.

{

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Hayber Gazvesi günü idi. O sırada Allah Rasûlü’nün ashâbından bir grup geldi ve:

“–Falanca şehîd, falanca da şehîd.” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:

“–Falanca kimse de şehîd olmuş.” dediler. Bu sefer Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır, ben onu, ganimet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde cehennemde gördüm.” buyurdu. Sonra da:

“–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara; «Cennete ancak mü’minler girebilecektir.» diye nidâ et!” buyurdu.

Ben de çıktım ve; “Cennete ancak mü’minler girebilecektir.” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)

Ganimet mallarında bütün ordunun hakkı vardır. Taksimâttan önce onlardan ufacık bir şey bile almak, kul hakkına girer.

Diğer taraftan, bir kişi Allah ve Rasûlü’nün bütün emirlerine tam bir itaatle boyun eğmedikçe gerçek müslüman vasfını kazanamaz. Zîrâ İslâm’ın hayâtımızın her safhasında, yâni âile hayâtında, ticârî hayatta, ictimâî münâsebetlerde vs. bir bütün olarak yaşanması zarûrîdir. Bu sebeple, hayâtımızın hiçbir alanında İslâmî kâideleri unutma ve duyarsız kalma gibi bir gaflete düşmemeliyiz.

İslâm’ın hayâtımızın her alanında yaşanması gerektiğini şu âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:

(Ey Ha­bî­bim!) Be­ra­be­rin­de­ki tev­be eden (mü­’min)ler­le bir­lik­te, em­ro­lun­du­ğun gi­bi is­ti­kâ­met üze­re olun ve aşı­rı git­me­yin!..” (Hûd, 112)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, korku ve endişe sebebiyle Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in saç ve sakalına aklar düşmüştü. (Tir­mi­zî, Tef­sîr-i Sû­re, 56/3297)

Lâkin müfessirlere göre, Efendimiz’in endişesi kendi şahsı için değil, şefkat ve merhametle üzerine titrediği ümmeti içindi. Zîrâ; (Ey Ha­bi­bim!) Sen

sı­rât-ı müs­ta­kîm üze­re­sin.” (Yâ­sîn, 4) hitâb-ı ilâhisiyle müeyyed olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetinin bu hususta zaaf göstermesinden endişe ediyordu.

{

Peygamberimiz’in hizmetini gören Mid’am isminde zenci bir kölesi vardı. Onu Rifâa bin Zeyd hediye etmişti. Efendimiz’in yükünü indirdiği sırada, nereden geldiği belli olmayan bir ok isâbet edip ölümüne sebep oldu. Müslümanlar:

“–Ey Mid’am! Cennet sana mübârek olsun! Yâ Rasûlallah, hizmetçine şehîdlik mübârek olsun!” diyerek gıpta ve tahassürlerini ifâde ettiklerinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır, öyle değildir. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Hayber günü ganimet malları paylaşılmadan önce aldığı bir kilim, şu anda onun üzerinde alev alev yanmaktadır!” buyurdu.

Bunu işiten müslümanlar çok korktular. O esnâda bir kişi Peygamber Efendimiz’e bir veya iki ayakkabı bağı getirdi:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben de ganimet malları taksim edilmeden ayakkabılarım için bu bağları almıştım.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sana da cehennem ateşinden bir veya iki bağ (yâni bunlardan dolayı azap) var.” buyurdu. (Buhârî, Eymân, 33; Müslim, Îmân, 183)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in seferde bâzı yükleme hizmetlerini gören Kirkire isminde bir kişi vardı. Bu zât vefât etti. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O cehennemdedir.” buyurdu.

Sahâbe-i kirâm gelip adamın evindeki eşyalarına baktılar; orada ganimet malından çaldığı bir abâ buldular. (Buhârî, Cihâd, 190; İbn-i Mâce, Cihâd, 34)

{

Mekke fethinden sonra, Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, Uzzâ putunu yıkıp gelince, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu 350 kişilik bir askerî birliğin başında, İslâm’a dâvet etmek üzere Benî Cezîme Kabîlesi’ne göndermişti. Hazret-i Hâlid, bu harekâtta bir yanlışlık neticesi otuz kişiyi öldürdü. Haber, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ulaşınca, Âlemlerin Efendisi çok mahzûn oldu. Ellerini semâya kaldırıp iki kere:

“–Allâh’ım! Hâlid’in yaptığı şeyden berî (uzak) olduğumu Sana arz ederim!” diyerek Allâh’a sığındı. Sonra Hazret-i Ali’yi mühim miktarda para ile Benî Cezîme Kabîlesi’ne göndererek öldürülen kimselerin diyetlerini ödetti. Hazret-i Ali, ganimet olarak alınmış veya zarar verilmiş bütün malları, köpek yalaklarına varıncaya kadar, tazmîn etti. Artan parayı da fazladan, muhtemel zararlar için Benî Cezîme Kabîlesi’ne bıraktı. Ali -radıyallâhu anh-, geri dönüp yaptıklarını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığında, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz:

“–Çok iyi yaptın, isâbet etmişsin!” buyurdu.[153]

{

Ebû Zür’a -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Tâif Seferi esnâsında, Karn-ı Menâzil mevkiinden ayrılırken hayvanına binmek istediği zaman devesi Kasvâ’yı hazırladım. Kasvâ’nın yularını elimde tuttum, üzerine binince de kendisine verdim ve terkisine bindim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yürütmek için devenin arkasına kamçı ile vuruyor, her vuruşunda kamçı bana da değiyordu. Sonra bana dönüp:

«–Yoksa kamçı sana da mı değiyor?» diye sordu.

«–Evet! Anam, babam Sana fedâ olsun!» dedim.

Cîrâne’ye inince bir köşede davarlar bulunuyordu. Ganimet mallarının başındaki memurdan onlar hakkında bir şeyler sordu. Memur da sorulan şeyler hakkında bilgi verdi. Sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ebû Zür’a nerede?» diye seslendi.

«–İşte buradayım!» dedim.

«–Şu davarları al! Akşamleyin sana değen kamçılara karşılık!» buyurdu.

Saydığımda, o davarların yüz yirmi tâne olduğunu gördüm. Benim edindiğim ve en çok faydalandığım malım işte bunlardı.” (Vâkıdî, III, 939)

Fahr-i Kâinât Efendimiz bu malları, kendi hissesine düşen ganimetten veriyordu.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ganimet ele geçirilince, Hazret-i Bilâl’e emrederdi, o da halka yüksek sesle nidâ eder, bunun üzerine askerler ganimet olarak ne ele geçirmişlerse getirip teslim ederlerdi. Peygamberimiz önce beşte birini (humus) ayırır, geri kalanını taksim ederdi. Birgün, ganimetlerin taksiminden sonra bir adam kıldan mâmul bir yular getirdi ve:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ganimet olarak biz de bunu ele geçirmiştik.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sen, üç kere seslendiği vakit Bilâl’i işitmedin mi?” diye sordu. O şahıs:

“–Evet.” deyince:

“–O zaman niye getirmedin?” buyurdu. Adam, Rasûlullâh’a (kabul görmeyecek) mâzeretler beyan edince şu cevâbı aldı:

“–Hayır! Bunu senden kabul etmiyorum. Kıyâmet günü sen bununla birlikte geleceksin.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 134/2712)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zamanı geçtikten sonra getirilen malı, o kişiden kabul etmemiştir. Zîrâ bunda, ganimete hak kazanmış olan bütün askerlerin hissesi vardı. İnsanlar dağıldıktan sonra, getirilen maldaki hisselerini onlara ulaştırmak imkânsız hâle gelmişti.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefâtından önce mü’minlere son defâ hitâb ediyor ve onlara âdeta vasiyet mâhiyetindeki son hatırlatmalarını yapıyordu. Bir ara sözü kul hakkına getirerek:

“–Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafif kalır.” buyurdu. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Allah Rasûlü’nün bu sözü üzerine insanlardan bir kısmı önceden yapmış oldukları bâzı haksızlık ve hatâları îtirâf ederek Efendimiz’den duâ ve istiğfar talebinde bulunmaya başladılar. Bir müddet sonra bir kimse ayağa kalkıp:

“–Vallâhi yâ Rasûlallah, ben de çok yalancıyım, hem de münâfığım. Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur.” dedi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ona:

“–Be adam, kendini rezil rüsvâ ettin!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ömer! Dünya rüsvâlığı âhiret rüsvâlığından çok hafiftir!” buyurdu. Daha sonra da bu kişi için:

“Ey Allâh’ım! Ona doğru sözlülük ve îman olgunluğu nasîb eyle! Kendisinin kötü işlerini hayra tebdîl eyle!” diyerek duâ etti. (Taberî, Târih, III, 190)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kâ’bına varılmaz bir fazîlet örneği sergileyerek şöyle buyurdu:

“Nihâyet ben de bir insanım! Aranızdan bâzı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Kimin malından sehven (bilmeyerek) bir şey almışsam, işte malım, gelsin alsın! İyi biliniz ki, benim katımda en sevimli olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir. Zîrâ Rabbime, ancak bu sâyede helâlleşmiş olarak ve gönül rahatlığı ile kavuşmam mümkün olacaktır.

Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez. İyi biliniz ki, kin ve düşmanlık beslemek aslâ benim huyum değildir. Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağnî görmüyorum.” buyurdu.

Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve önceki sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp:

“–Bir kişi Siz’den istekte bulununca, ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de vermiştim.” dedi. Peygamber Efendimiz:

Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl bin Abbâs, buna üç dirhem ver!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 255; Taberî, Tarih, III, 190)

Sonra şöyle duâ etti:

“Allâh’ım! Ben ancak bir insanım. Müslümanlardan kime ağır bir söz söylemiş veya bir kamçı vurmuşsam, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete vesîle kıl!” (Ahmed, III, 400)

“Allâh’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, Sana yakınlık vesîlesi eyle!” (Buhârî, Deavât, 34)

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi’nin bu yüce davranışı, toplumun en alt kademesindeki bir kimseden en üst kademesindeki idârecilere varıncaya kadar herkesin ibret alması gereken bir numûnedir. Ne büyüklüktür ki, cümle âlemlerin, hürmetine yaratıldığı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün mâsumiyetine, günahtan korunmuşluğuna ve te’yîd-i ilâhîye mazhar olmasına rağmen, üstünde kul hakkı olabileceğini ifâde etmiş ve ashâbına kimin hakkı varsa gelip almasını açıkça îlân etmiştir. Bu davranışında da hatâyı kendisine izâfe etme inceliğiyle kul hakkının ehemmiyeti husûsunda müstesnâ bir misâl olmuştur. Böylece bütün insanlığa, hak ve hukûku tevzî etmede kâ’bına varılmaz bir hassâsiyet telkîn etmiştir.

{

Ubâde bin Sâmit’in torunu anlatıyor:

“Dedem Ubâde -radıyallâhu anh- vefât edeceği sırada:

«–Âzâd ettiğim kölelerimi, hizmetçilerimi, komşularımı yanıma gelip giden herkesi bana çağırın.» diye emir verdi. İstediği kimseler toplanınca onlara:

«–Öyle sanıyorum ki, bugün benim dünyadaki son günüm, önümüzdeki gece de âhiretteki ilk gecem olacak. Bilmiyorum, belki sizlere elimle vurmuş veya bir lâf söylemiş olabilirim. Bu sebeple, kimi incitmişsem rûhum çıkmadan gelsin bana kısas yapsın, ona yaptığım hareketin aynını bana tatbik etsin. Rûhumu elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki kıyâmet gününde kısas vardır.» dedi. Onlar:

«–Sen babamızdın, bize edeb öğrettin.» dediler.

Aslında Ubâde -radıyallâhu anh- bir hizmetçisine dahî kötü söz söylemiş değildi.

Hazret-i Ubâde:

«–Size yaptıklarımı bağışladınız mı?» diye sordu.

«–Evet.» dediler.

«–Allâh’ım, şâhid ol!» dedikten sonra şunları söyledi:

«–Mâdem ki kısas yapmıyorsunuz öyleyse şu vasiyetimi iyi belleyin:

Ardımdan ağlayacak olanlara hakkımı helâl etmiyorum. Rûhum çıktığında güzelce abdest alın, mescide girin, namaz kılın. Hem Ubâde, hem de kendiniz için istiğfar edin. Çünkü Allah Teâlâ:

“Ey îmân edenler, sabırla ve namazla yardım isteyin!..”[154] buyuruyor. Beni sür’atle mezarıma götürün, ardımdan ateş (mum, meşale) yakarak gelmeyin, kabrimin içinde altıma erguvan ağacı koymayın.»” (Ali el-Müttakî, XIII, 555/37443)

{

Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

“Cemel vak’ası gününde, muhârebe durunca babam Zübeyr beni çağırdı. Ben de hemen ayağa kalkıp yanına vardım. Bana:

«–Yavrucuğum! Bugün öldürülenler ya zâlim veya mazlumdur. Bana gelince, bugün mazlum olarak öldürüleceğim kanaatindeyim. En büyük endişem, borçlarımdır. Ne dersin, borçlarımızı ödedikten sonra malımızdan geriye bir şey kalır mı?» dedi. Sonra şöyle devâm etti:

«–Yavrucuğum! Malımı sat, borcumu öde.»

Borcunu bana vasiyet edip duruyor ve:

«–Yavrucuğum! Şayet borcumdan bir kısmını ödemekten âciz kalırsan, Mevlâ’mdan yardım iste!» diyordu.

Allâh’a yemin ederim ki, ben ne demek istediğini tam anlayamadım ve:

«–Babacığım, Mevlâ’n[155] kim?» dedim. O:

«–Mevlâ’m, Allah’tır!» dedi.

Allâh’a yemin ederim ki, onun borcunu ödemekte sıkıntıya düştükçe:

«–Ey Zübeyr’in Mevlâ’sı! Onun borcunu öde!» derdim. Cenâb-ı Hak hemen (bir sebep halkederek) ödeyiverirdi.

Zübeyr, altın ve gümüş bırakmadan öldürüldü. Sadece bir bölümü Gâbe mevkiinde bulunan bir arâzi ile bâzı evler bıraktı.

Babamın üzerindeki borçlar şöyle olmuştu: Bir kimse kendisine gelir, ona bir emânet bırakmak ister, babam Zübeyr de:

«–Hayır, emânet olmaz, fakat borç olarak bırak. Çünkü ben onun zâyi olmasından korkarım.» derdi.

Zübeyr hayâtı boyunca ne bir vâlilik ne haraç toplama memurluğu ne de başka bir idârî vazife yaptı. Sadece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- veya Ebû Bekir, Ömer ve Osman -radıyallâhu anhüm- ile birlikte cihâda iştirâk etti.

Babamın üzerindeki borçları hesapladım, iki milyon iki yüz bin rakamını buldum.”

O günlerde Hakîm bin Hizâm -radıyallâhu anh-, Abdullah bin Zübeyr ile karşılaştı ve:

“–Ey kardeşimin oğlu! Kardeşimin borcu ne kadar?” diye sordu… Miktârı söyleyince, Hakîm:

“–Buna güç yetirebileceğinizi zannetmiyorum. İhtiyâcınız olduğunda benden yardım isteyin!” dedi.

Hazret-i Zübeyr’den dört yüz bin alacaklı olan Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh-, Zübeyr’in oğlu Abdullâh’a geldi ve:

“–Dilerseniz alacağımdan vazgeçip bağışlayayım.” dedi. Abdullah:

“–Hayır.” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Câfer:

“–Şayet borcunuzdan bir bölümünü tehir etmek isterseniz, benim alacağımı geri bırakabilirsiniz.” dedi. Zübeyr’in oğlu Abdullah:

“–Hayır, bunu da istemiyoruz.” dedi.

Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhu anhümâ-, babasının borçlarını ödeyip bitirince, kardeşleri Abdullâh’a:

“–Mîrâsımızı aramızda taksim et!” dediler. Abdullah:

“–Allâh’a yemin ederim ki, dört sene süreyle hac mevsiminde; «Kimin Zübeyr’de alacağı varsa bize gelsin, borcunu ödeyelim.» diye îlân etmedikçe, onun mîrâsını paylaştırmayacağım.” dedi.

Dört sene boyunca bu şekilde îlân etti. Dört sene geçince, mîrâsı taksim etti. (Buhârî, Fardu’l-Humus, 13)

Bu rivâyet, bütün ashâb-ı kirâmın âdeta bir fazîlet nesli olduğunu göstermektedir. Zübeyr -radıyallâhu anh- hayâtı boyunca büyük bir titizlikle yaşamış, çevresindeki herkese iyiliklerde bulunmuş, vefât etmeden önce de borçlarının ödenmesini sıkı sıkı tembihleyerek kul hakkı husûsundaki hassâsiyetini göstermiştir. Oğlu Abdullah -radıyallâhu anh-, babasının vasiyetini yerine getirmek ve borçlarını ödemek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Diğer sahâbîler de devamlı Hazret-i Abdullâh’ın hâlini sormuş ve onunla dert ortağı olmak için zor zamanında yardımına koşmuşlardır. Alacağı olanlar ise, bundan vazgeçebileceklerini veya tehir edebileceklerini söyleyerek her türlü kolaylığı sağlamışlardır.

{

Bir kadıncağız, ticâretle de meşgul olan İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne, satmak için ipekli bir elbise getirmişti. İmâm-ı Âzam elbisenin fiyatını sordu. Kadın:

“–Yüz dirhemdir, yâ İmâm!” dedi. Ebû Hanîfe buna îtiraz etti:

“–Hayır, bu daha fazla eder.” buyurdu.

Kadın şaşırdı. Yüz dirhem daha artırdı. İmâm-ı Âzam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha… İmâm-ı Âzam:

“–Hayır, bu dörtyüz dirhemden de fazla eder.” deyince kadıncağız hayretle:

“–Yâ İmâm! Siz bana şaka mı yapıyorsunuz?” demekten kendini alamadı.

Bunun üzerine İmâm, kadına malın hakîkî fiyatını göstermek için işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı Âzam onu bu fiyattan satın aldı.[156]

İşte İslâm ahlâkının ticârî hayattaki “kul hakkı” hassâsiyeti… Demek ki hak-hukuk düşünmeden; “Müşteriden ne koparabilirsem kârdır.” zihniyetiyle yapılan ticâretin kişiye ne kazandıracağını iyi düşünmek îcâb eder!..

{

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, nefse karşı cihâdın en büyük kahramanlarındandır. O, bu meydanda dâimâ şanlı zaferler kazanmış­tır. Son nefesinde dahî, gasbedilmemiş olan temiz ve pâk bir toprağa defnolunmayı va­siyet etmiştir.[157] (Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 64)

{

Kânûnî Sultan Süleyman, kul hakkından çok korkar, âdil bir halîfe olmak için çok gayret sarf ederdi. Süleymaniye Câmii ve Külliyesi tamamlanınca, mîmarından işçisine kadar herkesi topladı. Cenâb-ı Hakk’a hamd ettikten sonra konuşmasına başladı:

“Ey din kardeşlerim, bu câmi-i şerîf Allâh’ın izni ile tamamlanmıştır. Hatâ ile ücretini alamayan varsa, gelsin ücretini alsın! Olabilir ki, o kimse burada değildir. Bulunanlara ricâm ola; onlara bildireler! Onlar da gelip bizden haklarını alalar!”

Vesîkaların tedkîkinden anlaşıldığına göre; inşaatın en zor zamanlarında hayvanlar için dahî bir program yapılmış; çalıştırılan at, merkep ve katırların dinlenme ve çayırda otlama saatlerine dikkat edilmiş, hiçbir mahlûkâtın hakkına tecâvüz edilmemesine gayret gösterilmiştir. Kânûnî’nin bu muazzam mâbedin inşaatında kul ve hayvanât hukûkuna böylesine titizlik göstermesi, belki Süleymâniye Câmii’nin esrarlı ve kâ’bına varılmaz rûhâniyetinin temel sâiklerinden biridir.

{

Hak dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hazretleri, hukuk tahsili yapmış olmalarına rağmen, bir kul hakkına girmek korku ve endişesiyle bu meslekle iştigâl etmeyip, Tahtakale’de bir işyerinin muhâsebe defterini tutmayı tercih etmişlerdi.

Kul hakkı mevzuunda son derece hassas davranırlardı. Meselâ, Muhterem Üstâd, işe gitmek için vapurla Karaköy’e geçerdi. Bilet alırken, insanları bekleterek kul hakkına girmemek için önceden bozuk para hazırlamaya çok dikkat ederdi.

Karaköy’den Tahtakale’ye kadar ise, dolmuşa binmek yerine, bu ihtiyâcından fedâkârlık yaparak yaya gider, o dolmuş parasını da infâk ederdi.

Büyüklerin kul hakkı husûsundaki bu ince düşünüşleri, bizler için ne güzel bir numûnedir.

{

Hâsılı müslüman, hesap gününü düşünerek yaşamalı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ne güzel buyurmuşlardır:

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir…” (Buhârî, Îmân, 4-5)

O hâlde bu dünyadan insanların haklarını yüklenerek gidenlerin âhiretteki hâli, büyük bir hüsran ve perişanlık olacaktır. Bu sebeple insan, bilerek veya bilmeyerek bir kul hakkına girmişse, vakit geçirmeden ve ne pahasına olursa olsun aldığını geri vererek helâlleşmeli ve sonra da tevbeye sarılmalıdır. Zîrâ dünyada utanmak ve sıkıntı çekmek, âhirettekilerin yanında çok basittir. O gün, boynuzsuz koyun bile, kendisine zarar veren boynuzlu koyundan hakkını alacak ve kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır.[158]

İnsanın hayatta hak ve hukûkuna en fazla titizlik göstermesi gerekenler ise, en yakınlarından başlayarak anne-babası, âilesi, hısım-akrabâsı, konu-komşusu, beşerî münâsebetlerde bulunduğu herkes, hattâ kendisiyle bir şekilde ilgisi bulunan bütün mahlûkattır. Şimdi bunlar üzerinde kısaca duralım: