İÇİNDEKİLER
ARAMA:

4. Yardımlaşma (Muâvenet)

4. Yardımlaşma (Muâvenet)

Cenâb-ı Hak, insanoğlunun zayıf yaratıldığını beyân eder.[186] Onun çocukluk devresi de, ihtiyarlık devresi de bâriz bir za’fiyet ve acziyet içerisinde geçer.

Ömrün geri kalan gençlik ve kuvvetlilik kısmı insanı aldatmamalıdır. Zîrâ o devre, geleceği muhakkak olan ihtiyarlık için hayr u hasenât ile hazırlık yapma dönemidir. İnsanın gençliği çok çabuk geçer. Hâlbuki pek çok insan, o vaktin hiç bitmeyeceğini ve devamlı güçlü-kuvvetli kalacağını zannederek büyük bir gafletin girdabına sürüklenir. Nefislerine gâlip gelerek kuvvetli zamanlarında âcizlerin yardımına koşanlar ise, muhtaç oldukları devrede yardım görürler. O hâlde imkân varken insanlara yardım ederek sevap hânesini doldurmak gerekir.

Yardımlaşma, aynı zamanda, cemiyet hâlinde yaşamanın zarûrî îcaplarından biridir.

İnsanların, birbirlerine yardım ederek hayırda yarışmaları, Allah Teâlâ’nın râzı olduğu ve İslâm kardeşliğinin temelini teşkil eden güzel bir haslettir. Zîrâ zayıf ve muhtaç olan herkesin yardımına koşmak, îmânın kemâline işârettir. Cenâb-ı Hak şöyle emir buyurur:

“…İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın!..” (el-Mâide, 2)

Mü’minler, Allâh’ın emirlerine tâbî olup nefsin arzularından uzaklaşmak husûsunda yardımlaşmalıdırlar. Birbirlerini hayra teşvik ederek iyilik yollarını açmalı ve sâlih amellere sevk etmelidirler. Kısacası, âhireti birlikte kazanma gayreti içinde olmalıdırlar.

Mü’minlerin; günah, isyan ve zulümde birine yardım etmeleri veya vâsıta olmaları söz konusu olamaz. Maksadı fesat ve düşmanlık olana, insanlara zarar vermeyi gâye edinene yardım etmek, kesinlikle îmân ile bağdaşmaz.

Yüce Rabbimiz, en faydalı yardımlaşmanın hakkı ve sabrı tavsiye husûsunda olduğunu, böyle davranan insanların hüsrandan kurtulacağını şöyle beyân eder:

“Zamana andolsun ki, insan hiç şüphesiz hüsrân içindedir. Ancak, îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yüce ahlâkının bir tecellîsi olarak Allâh’ın kullarına yardım etmekten büyük bir lezzet alırdı. Henüz peygamber olmadan evvel bile, Hılfü’l-Fudûl[187] cemiyetine katılarak haksızlığa uğrayan gariplerin yardımına koşmuştu. Kendisine risâlet vazifesi tevdî edilip, emâneti hakkıyla edâ edebilme endişesi duymaya başlayınca, Hazret-i Hatîce vâlidemiz O’nu şöyle tesellî ediyordu:

“Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula yardım edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikrâm edersin. Hak yolunda zuhûr eden hâdiseler karşısında insanlara yardım edersin!” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, Îmân, 252)

İslâm’ı tebliğ seferberliği başlayınca da ümmetine, hasta ziyâretini, cenâzeye iştirâk etmeyi, aksırana hayır dilemeyi, zayıfa yardım etmeyi, mazluma yardımcı olmayı ve yemin edenin yemininin yerine gelmesi için gayret etmeyi vs. emretmişti.[188] Tavsiyelerine uyarak din kardeşine yardım edebilme aşkıyla dolu olan mü’minlere de şu güzel müjdeleri vermişti:

“Kul, din kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da kulunun yardımcısıdır.” (Müslim, Zikr, 37-38; Ebû Dâvûd, Edeb, 60; Tirmizî, Hudûd, 3)

“Kim (din) kardeşinin ihtiyâcını giderirse, Allah da onun hâcetini giderir. Kim bir müslümanın dert ve kederine çâre olur (onu ferahlığa kavuşturur)sa, Allah da o sebeple kıyâmet sıkıntılarından bir sıkıntıyı kendisinden giderir.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Allah Teâlâ’nın kendisine yardımcı olmasını kim istemez ki!.. Hele kıyâmetin o dehşetli sıkıntıları karşısında!..

Yardım edilen kişi zor durumda ise, o zaman bu amel-i salihin kıymet ve ecri daha büyük olur. Cenâb-ı Hak sıkıntıya düşmüş kuluna yardım edilmesini daha çok sever. Bunun aksine, imkânları müsâit olduğu hâlde darda kalmış bir mü’min karşısında bîgâne ve lâkayd davranmak da ağır bir vebâldir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmek veya eşyâsını bineğine yükleyivermek gibi küçük yardımların dahî Cenâb-ı Hak tarafından sadaka olarak kabûl edildiğini haber vermiştir.[189] Bu durum, Rabbimizin kullarına olan nihâyetsiz rahmet ve merhametinin bir eseridir.

Cenâb-ı Hak, herhangi bir hayır yoluna girmek isteyen müslümana yardım eden kişiye de, onun kazandığı sevâbın aynısını verir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:

“Kim Allah yolunda cihâda gidecek bir gâziyi techîz eder, gerekli ihtiyaçlarını karşılarsa, âdeta cihâda gitmiş gibi sevap kazanır. Cihâda giden gâzinin arkada bıraktığı âilesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan kimse de sanki cihâd yapmış gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Cihâd, 38; Müslim, İmâre, 135-136)

Mü’minler birbirlerine yardım husûsunda, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binâlar gibidirler. Parmakları birbiri arasına geçirilerek kenetlenen[190] ve gerektiğinde birbirini yıkayıp temizleyen iki ele benzerler ki, biri diğerinin eksiğini tamamlar ve yanlışını düzeltir. Onu kirli göstermek, hatâsını ortaya çıkarmak için değil, temiz ve hayır üzere olması için gayret sarf eder.

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi ne güzel buyurmuştur:

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımını kesmez ve onu hakir görmez.”

(Müslim, Birr, 32)

“…Mü’min mü’minin kardeşidir, onun geçimine yardım eder ve onu arkasından kötülüklere karşı korur.”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- da şöyle der:

“Mü’min, (din) kardeşinin aynasıdır. Onda bir ayıp gördüğünde onu düzeltir.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 238)

Yâni mü’min, bir din kardeşinde gördüğü her şeyi samîmiyetle anlatır. Güzellik gördüyse takdirlerini bildirerek onu daha iyiye teşvik eder, kötülük gördüyse îkâz ederek düzeltmeye çalışır.

Bunun aksine müslümanlar birbirlerine yardımcı olup sımsıkı kenetlenmez, birlik ve beraberlik içinde bulunmazlarsa, güçleri ve kuvvetleri gider, ayakta duramaz hâle gelirler. Samîmî bir din kardeşliği yaşadıkları takdirde ise, maddî-mânevî nice zaferlere nâil olurlar. Târihte bunun pek çok misâlini görmek mümkündür.