İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Darda kalan bir kişi Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gelmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz, ashâb-ı kirâmı o zâta yardım etmeleri için teşvik etti. Sahâbe-i kirâmdan biri:

«–Benim yanımda şu kadar mal var!» dedi ve getirip yardımda bulundu. Cemaatte bulunup da adama yardım etmeyen kimse kalmadı, herkes az veya çok bir yardımda bulundu. Bunun üzerine -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz şöyle buyurdu:

«Kim bir hayrı başlatır ve başkaları da onu devâm ettirirse, o kimse yaptığı hayrın sevâbını eksiksiz alır ve o hayrı takip edenlerin sevâbının bir misli de kendisine verilir. Fakat onların ecirlerinden hiçbir şey eksilmez.

Kim de kötü bir çığır açar ve bu çığırdan başkaları da giderse, bu kişiye, o kötü işin günâhı eksiksiz verilir; ayrıca başlattığı kötü yoldan gidenlerin günâhının bir misli de yazılır. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.»” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 14)

{

Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Birgün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnâda Mudar Kabîlesi’nden, kılıçlarını kuşanmış, perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezân okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kâmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbiniz’e hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah hepinizi gö­rüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

Daha sonra:

«–Her bir fert altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, okuduğu âyetlerle zengin-fakir bütün insanların bir anne babadan doğduğunu hatırlatmış, sonra da mü’minlerin birbirlerine yardım ederek âhirete hazırlık yapmaları gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm o fakir insanlara yardım edince de büyük bir sürur duymuştur.

{

İslâm kardeşliğini “îsâr” şuuruyla yaşayabilmenin müstesnâ misallerinden biri şöyledir:

Câbir -radıyallâhu anh- der ki:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazveye çıkacağı zaman:

«–Ey Muhâcirler ve Ensâr topluluğu! Malı ve akrabâsı olmayan kardeşleriniz vardır. Her biriniz onlardan iki veya üç kişiyi yanına alsın.» buyururdu.

Aslında bizlerin de ancak bir kişi ile nöbetleşe binebileceğimiz bir devemiz vardı. Ben nöbetleşe binmek üzere iki (veya üç) kişi aldım. Benim de ancak onlardan biri gibi deveme sırayla binme hakkım vardı.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 34/2534)

{

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bir defâsında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bir seferde bulunuyorduk. Bu esnâda devesine binmiş bir adam çıkageldi. Bir şeyler umarak sağa sola bakınmaya başladı.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Yanında ihtiyacından fazla binek hayvanı olanlar, olmayanlara versinler. Fazla azığı olanlar, azığı olmayanlara versinler!» buyurdu.

Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- daha birçok mal çeşidi saydı. İşte o zaman kimsenin ihtiyacından fazla bir şey bulundurmaya hakkı olmadığını anladık.” (Müslim, Lukata, 18; Ebû Dâvûd, Zekât, 32)

{

Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a sıkıntı içinde bulunan biri geldiği zaman, yanındakilere döner:

«–Bu zâta yardım ediniz, sevap kazanırsınız. Allah Teâlâ istediği şeyi Peygamberi’ne söyletir.» buyururdu.” (Buhârî, Zekât 21, Edeb 36, 37, Tevhîd 31; Müslim, Birr 145)

{

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, savaşların en zor ve korkulu anlarında ileri atılır, herkes O’nun arkasına sığınırdı. Sefer dönüşlerinde ve yolculuklarda ise en arkadan yürür, geride kalan zayıflara ve muhtaçlara yardım ederdi. Yâni O’nun her hâli, Allâh’ın kullarına hizmet ve yardım mâhiyetinde idi.

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yolculuk esnâ­sın­da arkadan yürür, yürümekte güçlük çeken zayıflara yardımcı olur, onları terkisine bindirir ve kendilerine duâ ederdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94/2639)

{

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Din kardeşin zâlim de olsa mazlum da olsa, ona yardım et!” buyurmuşlardı. Bir adam:

“–Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim?” dedi. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Onu zulümden alıkoyar, zulmüne mânî olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68)

{

Cündeb bin Cünâde -radıyallâhu anh- şöyle der:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hangi amel daha üstündür?” dedim.

“–Allâh’a îman ve Allah yolunda cihaddır.” buyurdu. Ben:

“–Hangi esir veya köleyi âzâd etmek daha fazîletlidir?” dedim.

“–Sâhiplerine göre en kıymetli ve bedeli en yüksek olanı.” buyurdu.

“–Bunları yapamazsam?” dedim.

“–Bir iş yapana yardım edersin veya işini yapamayanın işini görürsün.” buyurdu.

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bunlardan hiçbirini yapamazsam?” dedim.

“–İnsanlara zarar vermezsin. Zîrâ bu da kendi kendine iyilik etmen demektir.” buyurdu. (Buhârî, Itk, 2; Müslim, Îmân, 136)

{

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birbirleriyle yardımlaşma husûsunda örnek bir davranış sergileyen ve Yemenli bir kabîle olan Eş’ârîleri şöyle medheder:

“Eş’arîler, gazâda azıkları tükenmeye yüz tuttuğu veya Medîne’de âilelerinin yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında ne varsa getirip bir yaygıya dökerler, sonra bunu bir kapla aralarında eşit olarak paylaşırlar. İşte bu sebeple Eş’arîler bendendir, ben de onlardanım.”

(Buhârî, Şirket, 1; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 167)

{

Cenâb-ı Hak, insanlara yardımda bulunmaya mânî olmanın dînî ve ahlâkî bir zaaftan kaynaklandığına işâret ederek şöyle buyurur:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; ufacık bir yardıma da mânî olurlar.” (el-Mâûn, 4-7)

Ashâb-ı kirâm, küçük ve önemsiz gibi görülen yardımlardan bile müstağnî kalmazlar, dâimâ birbirlerine infâk etmeye çalışırlardı.

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- demiştir ki:

“Biz, Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- zamanında (Mâûn Sûresi’nde zikri geçen) kova, tencere gibi eşyâları âriyeten (ödünç olarak) vermeyi yardım cümlesinden addederdik.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 32/1657)

Yâni müslümanlar, aralarında devamlı yardımlaşır ve herkesi buna teşvik ederler. Komşular da ufak tefek şeyleri mesele etmez, her fırsatta birbirlerinin yardımına koşarlar.

{

Bir sâil, Abdullah bin Abbâs’a gelerek bir şeyler istedi. Abdullah -radıyallâhu anh- ona:

“–Allah’tan başka ilâh olmadığına, Hazret-i Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet ediyor musun?” diye sordu. Sâil:

“–Evet!” dedi.

“–Peki Ramazan orucunu tutuyor musun?”

“–Evet!”

Bunun üzerine Hazret-i Abdullah:

“–Sen bir şey istedin, isteyenin hakkı vardır. Sana yardım etmek de bizim boynumuza borçtur.” diyerek adama bir elbise verdi. Daha sonra da şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti:

“Herhangi bir müslüman diğer bir müslümana bir elbise giydirirse, kardeşinin sırtında o elbiseden bir parça bulunduğu müddetçe veren kimse Allâh’ın himâyesinde olur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 41/2484)

{

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:

“İki nîmet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum:

Birincisi, bir kimsenin, ihtiyâcını karşılayacağımı ümîd ederek bana gelmesi ve bütün samîmiyetiyle benden yardım istemesidir.

İkincisi de, Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi yâhut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünyâ dolusu altın ve gümüşe sâhip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, VI, 598/17049)

{

İmâm Câfer-i Sâdık’a:

“–Allah, fâizi niçin haram kılmıştır?” diye sorulduğunda şu cevâbı vermiştir:

“–İnsanlar birbirlerini ihsanlarından mahrum bırakmasın ve birbirlerinden yardımı esirgemesinler, diye haram kılınmıştır.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 194)

İnsanlar sadece menfaat karşılığında borç verirlerse, aralarında olması gereken yardımlaşma fazîleti aslâ vücut bulamaz.

{

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri dürüst, sâdık ve yardımsever bir tüccardı. Müşteri, fakir veya ahbâbı olursa, on­lardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verir, hattâ kazancının bir kısmını müş­teriye bağışladığı bile olurdu. Bir defâ ihtiyar bir kadın geldi:

“–Ben yoksulum, şu elbiseyi bana mâliyetine satar mısın?” dedi. İmâm-ı Âzam:

“–Olur, dört dirhem ver, al!” dedi. Kadın fiyatı çok düşük bulduğundan şaşırdı:

“–Ben ihtiyar bir kadıncağızım, bana şaka mı yapıyorsun?!” dedi. İmâm:

“–Bunun şaka ile alâkası yok. Bunları iki takım elbise olarak almıştım. Birini, ikisine verdiğim paradan dört dirhem eksiğine sattım. Yâni bu elbise ba­na dört dirheme kalmış oldu, bunu da sen al!” dedi.

Başka bir zaman ahbaplarından biri gelip:

“–Şu vasıfta, şu renkte bir elbiselik ku­maş lâzım.” dedi. Ebû Hanîfe ona:

“–Biraz bekle, düşerse senin için alırım.” dedi.

Bir hafta geçmeden o vasıfta kumaş geldi. Ahbâbı uğrayınca:

“–Senin işini gördük.” dedi ve kumaşı çıkardı. Ahbâbı:

“–Kaça?” diye sordu.

“–Bir dirheme.” cevâbını aldı.

“–Benimle şaka edeceğini hiç zannetmezdim!” deyince İmâm:

“–Hayır, şaka yapmıyorum. Ben 20 dinar ve bir dirhe­me iki elbise aldım. Birini 20 dinara sattım. Bu elbise bir dirheme bana kaldı.”[191]

{

Allâme Yâkub bin Şeybe -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

“Bir adamın yüz dinarı vardı. Bayram yaklaştığında dostlarından biri ona mektup yazarak:

«Bayram geldi, ama çocukların ihtiyâcını görecek hiçbir şeyimiz yok.» dedi ve ondan çocukları için sarf edeceği bir şeyler istedi.

Bunun üzerine o zât, yüz dinarı bir keseye koydu ve ağzını mühürleyip ona gönderdi. Kese adama ulaştıktan bir müddet sonra, ona da dostundan bir yazı geldi. O da elinin daraldığını söyleyerek bayramdaki ihtiyaçları için kendisine yardımda bulunmasını istiyordu. Adam keseyi olduğu gibi mührüyle birlikte ona gönderdi.

Keseyi ilk gönderen kişinin de elinde bir şey kalmamıştı. O da diğer bir arkadaşına durumu anlatan bir mektup yazdı. O da dinarların ulaştığı üçüncü kişiydi. Elindeki keseyi bağıyla birlikte ona, yâni ilk sâhibine gönderdi. Daha önce gönderdiği kese aynıyla kendine geri gelen adam buna çok şaşırdı. Keseyi yanına alarak dostuna gitti. Ona:

«–Bana gönderdiğin bu kesenin durumu nedir?» diye sordu. O da durumu anlattı. Bunun üzerine:

«–Haydi o arkadaşımızın yanına gidiyoruz.» dedi.

Keseyi alıp beraberce ikinci arkadaşlarının yanına gittiler, aralarında konuştular ve keseyi açarak içindekileri paylaştılar.” (Hatîb Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIV, 282)

{

Elie Kedourie’nin kaleme aldığı, Osmanlı’nın son döneminde İngiltere’nin Orta Doğu politikasına dâir kitabın bir ekinde anlatıldığına göre, 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık başgöstermişti. Bunun üzerine İngilizler kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlı’ya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma neticesinde müşâhede ettiği gerçek, son derece ibretli idi. Raporda deniliyordu ki:

“Burada kıtlık var, ama açlık yok! Herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık, açlığa dönüşmüyor. Sonuç olarak böyle güçlü bir ictimâî yapı içinde kıtlıktan hareketle isyan çıkarmak imkânsız!..”

De la Motraye de şöyle der:

“Osmanlı ülkesinde birisinin evi yanıp bütün âile efrâdının dünyâlık nâmına nesi varsa hepsi kül olup gitse bile, diğer toplumlarda görülen kadın hıçkırıkları ve çocuk ağlamaları onlarda görülmez. Bütün servetleri böyle yok olmuş kimselerde Allâh’ın takdîrine karşı tam bir tevekkül ve teslîmiyet görülür. Hayırsever ahâli, ona derhal evin yeniden inşâ edilip döşenmesine kâfî gelecek miktarda ve hattâ bâzen lüzûmundan fazla yardımda bulunur.”

Corneille Le Bruyn ise müşâhedelerini şöyle dile getirir:

“Türklerin hayrât ve hasenâta çok düşkün olduklarını ve hattâ hristiyanlar­dan daha fazla hayrât vücûda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Osmanlı toplumunda pek az dilenciye tesâdüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.

…Fukarâya keselerinden yardım edemeyecek vaziyette bulunan Türkler, ellerinden gelen yardımı doğrudan doğruya bedenen çalışarak yapmaktadırlar. Ana yollar aşınıp bozuldukça tâmir ederler, yol boylarında muntazam fâsılalarla sıralanan su haznelerini doldururlar, etrafı istilâ eden nehirlerle sellerin civârında durup yolculara geçebilecekleri geçit noktalarını gösterirler ve bu kabilden birçok hayır işleri yaparlar. Bütün bunlardan hiçbir karşılık beklemezler. Hattâ birkaç akçe teklif edilecek olsa bile reddederler ve bunu Allah rızâsı için yaptıklarını söylerler.”

Mouradgea d’Ohsson’un İslâm toplumu hakkındaki şu tespitleri de dikkat çekicidir:

“Milletin her tabakasında ana-baba ve akrabâlar, çocuklarına örnek olup küçük yaşlarından itibâren onları hayır işlerine alıştırırlar. Hayır ve hasenât denilen ve insanın şahsiyetini yücelten bu fazîletler sâyesinde, kişide bencillik, cimrilik ve tamahkârlık gibi menfî duygular körelir. Buna karşılık insanlara yardım hissi onların gönüllerinde yerleşir. Bu sâyede artık bu nevî hayır işleri müslümanlara hiç ağır gelmemekte ve onları bu sahada diğer milletlerden çok üstün bir seviyeye yükseltmektedir.”

{

Hâsılı, birçok hikmet ve ibretlerle dolu olan ilâhî tanzim, toplumda, yardım eden veya edilen bütün fertleri, maddî ve mânevî yönden birbirlerine muhtaç kılmıştır. Bu sebeple zenginliği ve kuvvet sâhibi olmayı, gurur ve kibir vesîlesi yapmaktan şiddetle sakınmalıdır. Bilâkis Allâh’ın bahşettiği bu nîmetleri insanların yardımında kullanarak âhirette şerefli bir mekân elde etmeye çalışmalıdır. Muhtaçlara yardım ederken de büyük bir nezâket içinde davranmalı ve onlara teşekkür edâsı içinde bulunmalıdır. Zîrâ onlar vâsıtasıyla rızâ-yı ilâhîye nâil olunabilmektedir.

İslâm, her insanın yapabileceği bir yardım yolu göstermiştir. Dolayısıyla kuvvetli-zayıf, zengin-fakir her müslümanın yapabileceği bir iyilik, hayır ve yardım mutlaka mevcuttur. Zâten mühim olan da niyetteki samîmiyet ve ihlâstır.