İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- evindeyken Mescid-i Nebevî’den bir gürültü geldiğini duydu. Kâ’b bin Mâlik, İbn-i Ebî Hadred isimli zâttan alacağını istemiş, bunun üzerine bir gürültü kopmuştu. Ümmetinin sıkıntıda olmasına pek üzülen Efendimiz, odasının kapı perdesini aralayarak:

“–Kâ’b!” diye seslendi. Kâ’b -radıyallâhu anh-:

“–Emret, yâ Rasûlallah!” diye O’na doğru yöneldi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, ona eliyle, alacağının yarısını bırak, diye işâret etti. Bunun üzerine Hazret-i Kâ’b derhal:

“–Bıraktım, yâ Rasûlallah!” dedi. Buna memnun olan Efendimiz, İbn-i Ebî Hadred’e dönerek:

“–Kalk, borcunu öde!” buyurdu. (Buhârî, Salât, 71, 83; Müslim, Müsâkât, 20)

{

Amra bint-i Abdurrahmân -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

“Bir şahıs, bir bahçenin meyvelerini toptan satın aldı. Meyveyi toplayıp ölçtüğünde, tahmin edilenden noksan olduğunu gördü. Bahçe sâhibine giderek eksik çıkan kısmı hesaptan düşmesini veya alım-satım akdinden dönmesini talep etti. Fakat o zât, teklif edilenleri kabul etmemeye yemin etti. Bunun üzerine müşterinin annesi, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a müracaat ederek durumu arz etti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–O şahıs, hayır yapmamaya yemin etmiştir.» buyurdu.

Bu sözü işiten bahçe sâhibi, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e gelerek:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü, onun talebini kabul ediyorum.» dedi.” (Muvatta, Büyû, 15; Buhârî, Sulh, 10; Müslim, Müsâkât, 19)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir’de Kureyşlilerle karşılaştığında, onlara elçiler göndererek sulh teklifinde bulundu. Çünkü O, hiçbir zaman savaş istemiyordu. Sulhün dâimâ hayırlı olduğunu ifâde ediyordu. Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı elçi olarak gönderip:

“–Geri dönüp gidiniz! Sizden başkasıyla çarpışmak bana sizinle çarpışmaktan daha sevimli gelir!” buyurdu.

Hakîm bin Hizâm:

“–Bu, insaflı bir davranıştır! Onu hemen kabûl ediniz! Vallâhi, bundan sonra size insaflı davranılmaz!” dedi.

Ebû Cehil ise:

“–Andolsun ki, Allah bize fırsat verdikten sonra öcümüzü almadıkça geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz…” diyerek müşrikleri harbe kışkırttı. (Vâkıdî, I, 61-65)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umre yapmak için yola çıktığında müşrikler buna mânî oldular. Müslümanları Mekke’ye almak istemediler. Bu durum karşısında Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hudeybiye’de konakladı. Oradan Kureyş’e şu mesajı gönderdi:

“Biz kimseyle harb etmek için gelmedik. Maksadımız Beytullâh’ı ziyârettir, umredir. Harp, Kureyş’i yıpratmış ve onlara çok zarar vermiştir. İsterlerse (aramızdaki çarpışmayı bırakmak için) onlarla belli bir müddet anlaşma yapalım. Bu durumda onlar benimle insanların arasından çekilirler. Eğer ben diğer insanlara gâlip gelirsem, isterlerse, insanların girdikleri İslâm’a Kureyşliler de girerler. Şayet ben gâlip gelemezsem (Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup) rahata ererler. Şayet Kureyş bu teklifimi kabul etmezse, vallâhi ben, bu dîn uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar savaşacağım. Muhakkak Allah va’dini yerine getirecektir.” (Buhârî, Şurût, 15)

Buna rağmen Mekkeliler Kâbe’yi tavâf etmelerine izin vermeyince, müslümanlar bir hayli gerginleşmiş, savaşmayı düşünmüşlerdi. Ancak Allah Rasûlü, onlara sabredip gelecek yılı beklemelerini tavsiye etmişti. Hudeybiye’de yapılan musâlahanın büyük bir fetih olduğunu bildirdiğinde, ashâb arasında bulunanlardan birisi:

“–Beytullâh’ı tavaftan alıkonulduk, kurbanlarımızın Harem’de kesilmesine mânî olundu. Müslüman olarak bize gelip sığınan iki kişiyi de Rasûlullah geri verdi. Bu nasıl fetihtir?!” diye söylendi.

Bu sözler, kendisine ulaşınca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu musâlahanın en büyük fetih olduğuna ve sulh ortamında İslâm’ın sühûletle tebliğ edilip hızla yayılacağına işâret ederek şöyle buyurdu:

“–Evet! Bu musâlaha en büyük fetihtir. Müşrikler sizin (gelecek sene de olsa) kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet ve selâmet içinde bulunmanızı istemiştir. Onlar, şimdiye kadar istemedikleri ve hoşlanmadıkları İslâm’ı böylece sizlerden görecek ve öğrenecekler. Allah sizi muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sâlimen ve kazançlı olarak döneceksiniz. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.”[194]

{

Hudeybiye Musâlahası’nın üzerinden iki sene geçmeden, müşrikler anlaşmayı fecî bir ihânetle bozdular. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, sefer hazırlığı için emir buyurdu. Yakın kabîleleri Medîne’ye çağırırken, uzaktakilere de yerlerinde bekleyip or­duya yolda iştirâk etmelerini söyledi. Son derece gizli bir şekilde hareket edili­yordu. Mekkelilerin, Medîne’deki bu hummâlı faâliyetten şüphelenmemesi için de, Sûriye ta­raflarına bir müfreze gönderen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tarafı sıkı bir kontrol altına almıştı. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla büyük fethi savaşsız ve kansız bir şekilde neticelendirmek arzusundaydı. Bunun için birçok stratejik tedbirler almıştı:

Öncelikle, ashâbına sefer için hazırlanmalarını emrettiği hâlde, nereye gidileceğini gizli tutarak, niyetini açıklamadı.[195] Hattâ en yakın dostu ve sırdaşı Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bile, Mekke’ye gidileceğini anlamamış, kızı ve Rasûlullâh’ın zevcesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya seferin nereye olacağını sormuştu. O da:

“–Bilmiyorum. Belki Benî Süleymlere belki Sakîflere belki de Hevâzinlere gitmek istiyor olabilir!” demişti.[196] Çünkü Rasûlullâh’ın niyetini o dahî bilmiyordu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yine Mekkelilerin herhangi bir savaş hazırlığı yapmamaları ve sulh yoluyla fethin gerçekleşebilmesi için, yolları tutturarak Mekke’ye hiçbir haber ve câsusun gitmesine imkân vermemiş ve şöyle duâ etmişti:

“Allâh’ım! Yurtlarına ansızın varıncaya kadar, Kureyşlilerin câsus ve habercilerini tut, onları görmez ve işitmez kıl. Kureyşlilerin gözlerini bağla ki, beni birdenbire karşılarında bulsunlar.” (İbn-i Hişâm, IV, 14)

Peygamber Efendimiz Medîne’den hareket ettiğinde de, yine Kureyşlileri şaşırtmak için aksi istikâmetteki müttefik kabîlelere uğramış, dâire biçiminde bir yol tâkip ederek hedefinin ne olduğuna dâir belirsizliği iyice artırmıştır. Mekke yakınlarına varınca her askerin ayrı bir ateş yakarak psikolojik tesir ile asker sayısının çok zannedilmesini temin etmesi de bu maksatladır.[197]

Yine aynı maksatla, mîkat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrâma girmeyerek seferin yönü husûsundaki gizliliği devâm ettirmiştir.[198]

Fahr-i Kâinât Efendimiz, sadece Mekke fethinde değil, diğer seferlerinde de aynı hissiyatla hareket etmiştir. Bütün bunlar O’nun, savaş ve anlaşmazlıktan ne kadar nefret ettiğini, sulh ve sükûnetin temini için ne büyük gayret sarf ettiğini açıkça göstermektedir. Sulh arayışı ise, bir insanın ne kadar yüksek bir karaktere, olgun bir şahsiyete ve sağlam bir rûhî muvâzeneye sâhip olduğunu gösterir.

{

Sa’d bin Muâz ile Sa’d bin Ubâde arasında bir kırgınlık olmuştu. Peygamber Efendimiz, onları barıştırmak için Sa’d bin Muâz’ın elini tutarak bâzı Evslilerle birlikte Sa’d bin Ubâde’nin evine gitti. Orada, görüşüp konuştular. Sa’d bin Ubâde yemek ikrâm etti, hep birlikte yediler ve dağıldılar.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, Sa’d bin Ubâde’nin elini tutarak bâzı Hazreçlilerle birlikte Sa’d bin Muâz’ın evine gitti. Oturup konuştular. Sa’d bin Muâz yemek ikrâm etti, hep birlikte yediler ve dağıldılar. (Vâkıdî, II, 435)

Fahr-i Kâinât -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, ashâbının arasını ne güzel ıslâh ediyor ve insanları barıştırmanın usûllerini öğretiyor. Bu güzel usûl ve hâlis niyet karşısında insanlar insâfa gelip muhabbetle kenetleniyor.

İşte kâmil bir mü’min de, etrafındaki dargınlara bu nebevî metodlarla faydalı olup onları muhabbetle kaynaştırmaya çalışan gönül insanıdır.

{

Ebû Bekre -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i minberde gördüm, yanında Hazret-i Hasan vardı. Bâzen halka yöneliyor, bâzen Hasan’a yöneliyor ve:

«Allah, şu torunumla iki muazzam müslüman orduyu sulha kavuşturacaktır.» buyuruyordu.” (Buhârî, Menâkıb 25, Fedâilü’l-Ashâb 22)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden sonraki insanların da sulh ve selâmet içinde olmalarını istemiştir. İnsanların huzûrunu temin edebilmek için kendi âilesi nâmına fedâkârlıkta bulunmuş, müslümanların da böyle yapması gerektiğine işâret etmiştir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Benden sonra nübüvvete lâyık gerçek ve kâmil hilâfet, otuz senedir…” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4646; Ahmed, V, 50, 220, 221)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile yirmi dokuz buçuk sene tamamlanmış, altı ay da Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın hilâfeti devâm etmiştir. Hazret-i Hasan, müslümanlar arasındaki ihtilâf ve fitneyi bertarâf etmek için Muâviye’ye mektup yazmış, hakkı olan hilâfetten müslümanların sulh ve selâmeti için ferâgat ettiğini bildirmiştir. Böylece Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bir mûcizesi daha tahakkuk etmiştir.

{

Mukâtil bin Hayyân anlatıyor:

İmruu’l-Kays, Kinde Kabîlesi’den Efendimiz’e gelen heyet içinde bulunan bir sahâbî idi. Daha sonra bu kabîleden birçok kişi irtidâd etmiş, fakat o îmânında sebât göstermişti. Bu sahâbî ile diğer bir sahâbî, arâzi konusunda anlaşmazlığa düştüler ve Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hakemliğine başvurdular. Diğer sahâbî:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bu adam babamdan bana intikâl eden bir arâzime el koydu.” dedi. İmruu’l-Kays:

“–Orası benim elimdeki arâzimdir, ben orayı ekip biçiyorum ve onun hiçbir hakkı yoktur.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, diğer kişiye:

“–Bu arâzinin sana âit olduğuna dâir ya bir delil getirirsin ya da hasmına yemin teklif edeceğim.” buyurdu. Diğer sahâbî:

“–Ey Allâh’ın elçisi, yalan yere yemin eder ve arâzimi alır gider.” deyince Efendimiz önce:

“–Mâdem delilin yok, senin için onun yemininden başka çâre yok.” buyurdu, sonra da:

“–Her kim mü’min kardeşinin malından bir kısmının üzerine oturmak için yalan yere yemin ederse, Allah Teâlâ’ya kavuştuğunda, O’nu kendisine gazaplanmış olarak bulur.” buyurdu. İmruu’l-Kays:

“–Ey Allâh’ın elçisi, haklı olduğunu bile bile hakkını karşısındakine bırakana ne var?” diye sordu, Efendimiz:

“–Cennet.” buyurdu. İmruu’l-Kays:

“–Seni şâhit tutuyorum ki, ben o arâziyi ona bıraktım.” diyerek dâvâdan vazgeçti. Allah Teâlâ da şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hâkimlere (idârecilere veya mahkeme hâkimlerine) vermeyin.” (el-Bakara, 188) (Müslim, Îmân, 223-224; Vâhidî, s. 55; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe I, 137)

{

Tâbiînden Saîd bin Müseyyeb Hazretleri çevresindekilere:

“–Size çok namaz kılıp sadaka vermekten daha üstün bir şeyi haber vereyim mi?” diye sormuştu.

“–Evet, haber ver.” dediler. O da şöyle devâm etti:

“–İki kişinin arasını düzeltip, dargınları barıştırmaktır. Bir de çok buğzetmekten kaçınınız. Çünkü buğz (dînî duyguları ve güzel ahlâkı) kökünden kazır.” dedi. (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 7)

{

Velhâsıl, Allah Teâlâ’nın emirlerine gönül huzûruyla tâbî olan ve Peygamber Efendimiz’in yolunu büyük bir titizlikle tâkip eden insanlar, sulh ve selâmetin hâkim olduğu mes’ud bir toplum meydana getirirler. Târihimiz bunu ispat eden pek çok misallerle doludur. Meselâ Osmanlı toplumu hakkında, İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter, bir Türk ve İslâm düşmanı olmasına rağmen şunları söyler:

“Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdeta meçhûl gibidir. Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emîndir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimî bir seyr u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen, vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek mümkün değildir. Nice yıllar içinde ancak nâdir hâdiselere tesâdüf edilebilir.”

Kısacası İslâm, insanlara hem dünya hem de âhiret saâdeti sağlayan yegâne dîndir. Onun emirlerine tâbî olunduğunda fert ve toplum, sulh ve selâmet içinde yaşar. Çünkü yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler! Hep birden barış ve selâmete girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” (el-Bakara, 208)