İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

İrbâz bin Sâriye -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize çok tesirli ve feyz dolu bir nasihatta bulundu. Bu nasihattan dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bu nasihat, sanki ayrılmak üzere olan birinin vasiyetine benziyor, bize ne tavsiye edersiniz!» dedik. Bunun üzerine:

«–Size, Allâh’a karşı takvâ sâhibi olmanızı, O’na çok tâzim göstermenizi, başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar göreceklerdir. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır.» buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4607; Tirmizi, İlim, 16; İbn-i Mâce, Mukaddime, 6)

{

Müşrikler, Hudeybiye’de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile yaptıkları musâlahayı, iki sene sonra, müslümanlara karşı işledikleri büyük bir katliâm ve cinâyetle bozmuşlardı. Allah Rasûlü’nün sulh tekliflerini de dikkate almadılar. Daha sonra büyük bir korkuya kapılarak Ebû Süfyân’ı Medîne-i Münevvere’ye gönderdiler.

Medîne’de, hiç kimse Ebû Süfyân’a yüz vermedi. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevce­lerinden Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân’ın kızı olduğu hâlde, evine kadar gelen babasının oturmak istediği minderi altından çekip aldı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hayretle:

“–Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgisinde fânî olan Ümmü Habîbe vâlidemiz, şöyle cevap verdi:

“–Bu minder, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âittir. Bunun için sen necis bir müşrik olarak ona oturmaya aslâ lâyık değilsin!”

Ebû Süfyân işittiği bu cevap karşısında donup kaldı:

“–Kızım, sen bizden ayrılalı bir acâip olmuşsun!” dedi. Fakat Ümmü Habîbe vâlidemiz:

“–Hayır, Allah beni İslâm ile şereflendirdi.” diyerek îmânın her şeyin üzerinde olan ulvî değerini hatırlattı. (İbn-i Hişâm, IV, 12-13)

Çâresiz bir şekilde geri dönmek zorunda kalan Ebû Süfyân, etrafını çeviren Mekkelilere artık sulhün mümkün olmadığını aktarırken şaşkınlığını gizleyemiyor:

“–Ben, kalpleri tek bir kalp üzere olan bir kavmin yanından geliyorum. Vallâhi, onlardan fayda umduğum küçük-büyük, kadın-erkek herkesle konuştum, ancak bir netice alamadım!” diyordu.[203]

İşte müslümanların nasıl bir birlik ve beraberlik rûhuna sâhip olmaları gerektiğini gösteren muhteşem bir misâl:

- Tek bir kalp üzere olmak…

- Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i şerîfleri üzere olmak… O kalp ki Cenâb-ı Hak, en yüce kitâbı Kur’ân-ı Kerîm’i onun üzerine indirmiştir.

{

Sultan I. Murad Han, Rumeli’de gazâ ve cihâd üzere iken, bunu fırsat bilen Karamanoğlu Alâaddin Bey, Osmanlı topraklarına taarruz etmişti. Hüdâvendigâr Hazretleri bunu öğrenince son derece üzülerek yanındakilere:

“–Şu zâlimin yaptığına bakın! Bizler bir aylık mesâfede kâfirler ile cenk üzere olup gece gündüz gazâ eyleyelim, o da gelip müslümanların mülkünü yağma etsin! Ey gâzîler! İmdi cihâdı bırakıp da ben nasıl müslüman kardeşlerime kılıç çekeyim?!.” dedi. Böylece tevhîd-i ümmet (ümmetin birliği) için Anadolu beyliklerine karşı büyük sabrını ve tahammül üstü müsâmahasını sergiledi.

{

Birlik ve beraberlik husûsunda en muhteşem misâllerden biri de, Güneydoğu Anadolu’da bir aşîret reisi olan İdris-i Bitlisî

Hazretleri’nin, Yavuz’un İslâm birliği hamlesine destek çıkarak topraklarını Osmanlı’ya bağışlamasıdır.

İdris-i Bitlisî Hazretleri’nin bu husustaki gayretleri, her türlü takdîrin üstündedir. Nitekim Yavuz Sultan Selim Han, aslen Kürt olan bu zâta son derece hürmet göstermiş ve her vesîle ile ona olan engin muhabbetini izhâr etmiştir. Öyle ki, tebcîl edici yüksek hitaplarla taltîflerinin yanında, ona münâsip gördüğü kimselere beylik vermesine müsâade bâbında doldurulmamış hatt-ı hümâyunlar bahşederek sonsuz emniyet ve îtimâdını da sergilemiştir. Zîrâ Bitlisli İdris Hazretleri, buna ziyâdesiyle lâyıktı.

Her türlü müsâadeye rağmen yine de hatt-ı hümâyunları Pâdişâh’ın izni olmadan doldurmayan İdris-i Bitlisî Hazretleri, Safevîler’in doğu illeri ve halkları üzerindeki emellerini boşa çıkartarak ümmet birliğini temin edici büyük faâliyetlerin mîmârı olmuştur. Ahâlîyi Osmanlı’ya bağlama husûsundaki muvaffakıyetlerine ilâveten, içinde Şah İsmâil’in maiyyet askerlerinin bulunduğu Safevî ordusunu da kesin bir mağlûbiyete uğratmıştır.

Aynı şekilde Barbaros Hayreddin Paşa da, “İslâm birliği” fikriyle, mâliki olduğu kuzey Afrika’yı Osmanlı devletine hediye etti. Kânûnî de, buna mukâbil ona devletin Kaptan-ı Deryâlığı’nı (Osmanlı deniz kuvvetleri kumandanlığını) verdi. Bundan sonra Akdeniz kısa zamanda bir Osmanlı gölü hâline geldi. Hind Okyanusu’na bile donanma gönderilerek, oradaki müslümanlara yardım edildi. Sudan ve Habeşistan’a seferler yapıldı. Hudutlar, güneyde orta Afrika’ya kadar uzandı. Kuzeyde Kırım Hanları, Moskova’ya kadar ilerlediler. 1548’de Tebriz dördüncü defâ geri alındı. Böylece doğudaki hudut, Hazar Denizi’ne dayanmış oldu.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın koca Cezâyir’de sultanlık yapabilecekken bu hakkından ferâgat ederek, topraklarını Osmanlı’ya ilhâk etmesi, ümmetin birlik ve beraberliğini temin adına ne muhteşem bir fazîlet tablosudur. Bu, ondaki rûhî kemâl ile birlikte İslâm birliği fikrinin ve halîfeye bağlılığının kuvvetini ortaya koymaktadır. Onu bu müstesnâ davranışa sevk eden müessir ise, sâhip olduğu yüksek mâneviyâtıdır. Görmüş olduğu şu rüyâ, onun bu yüksek mâneviyat istikâmetinde hareket ettiğini ne güzel sergilemektedir. Kendisi şöyle nakleder:

“Rüyamda bir zât gelerek elime bir rik’a verdi ve:

«–Ey Hayreddin! Bunu devletlü hünkârımız Sultan Süleyman Hân’a takdîm et!» deyip gözden kayboldu. Ben de rik’ayı açıp baktım. Gördüm ki beyaz kağıt üzerine yeşil bir hat ile:

«Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele!»

(es-Saff, 13) âyet-i celîlesi yazılı idi. Okudum yüzüme ve gözüme sürdüm. Sonra da:

«Yâ İlâhe’l-Âlemîn! Sana hamd ü senâlar olsun!..» diyerek uyandım.”

Hayreddin Paşa, muvaffakıyet ve zaferleri birlikte elde ettiği reis, gâzî ve leventlerine karşı dâimâ mütevâzı, vefâkâr, merhametli ve affedici idi. Onlara müşfik bir babanın şefkatini gösterir, zâhiren bir cengâver olarak yetişmelerini sağlarken mânen de olgun birer mü’min ve muvahhid hüviyetinde tekâmüllerine gayret sarf ederdi. Bunun için gerek reislerinden gerek leventlerinden çeşitli yanlış anlamalarla yapılan hatâları zâhirî tedbirlerle bertaraf etmekten ziyâde, mânevî usûllerle giderir, ufak tefek meseleler yüzünden onları gözden çıkarmayıp tekrar gâzîlerin saflarına kazandırırdı. Ayrılık ve parçalanmaya sebep olacak hâdiseler alevlendiğinde de -bu, velev kendine karşı riâyetsizlik de olsa- bunları aslâ körüklemez, gönülleri kaynaştırma yoluna giderek:

“–Reisler! Siz bunları unutun ve başka meclislerde de bahis konusu etmeyin!” derdi.

Böylece o, boş ve nefsânî çekişmelere mağlûb olmayarak birlik, beraberlik ve kardeşlik istikâmetinde gönülleri kaynaştırmasını bilirdi.

{

Hâsılı, müslümanların îtikadları tevhîd üzere, ibâdetleri birlik ve beraberlik esâsına dayalı, muâmeleleri de “ittihâd”ı, yâni birliği temin maksadına mâtuftur. Yine mü’minler günde en az kırk defâ, “Ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım isteriz.” (el-Fâtiha, 5) diyerek bir bütün olduklarını, birlik ve beraberlik içinde hareket ettiklerini, Allah Teâlâ’ya arz etmektedirler. Cenâb-ı Hak da kullarını şöyle îkaz buyurmaktadır:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 105)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gerek Vedâ Hutbesi’nde gerekse son günlerinde ümmetine tekrar tekrar tembihte bulunmuş, kendisinden sonra ayrılığa düşerek birbirleriyle çekişmemelerini emretmiştir.[204] Zîrâ birlikte rahmet ve bereket vardır. Allâh’ın lutuf ve nusret eli cemaatle beraberdir. Cemaatten ayrılan, cehennem yoluna ayrılmış olur.[205] 

Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk’a çokça duâ edip kalplerimizi te’lîf etmesi niyâzında bulunmalıyız. Zîrâ kalplerin ülfeti, kıymetini hakkıyla takdîr etmekten âciz kaldığımız çok büyük bir nîmettir. Nitekim Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre şu âyet-i kerîme, birbirini Allâh için seven mü’minler hakkında nâzil olmuştur:

(Allâh), onların kalplerini birleştirip birbirlerine ısındırdı. Yoksa Sen yeryüzünde ne varsa hepsini sarf etseydin bile, yine de onların gönüllerini te’lîf edemez, birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (el-Enfâl, 63) (Taberî, Tefsîr, X, 48)