Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Birgün Hazret-i Ömer’in yanına gitmiştim. Evindeki bir kütüğün üzerine oturmuş sıkıntılı bir şekilde kendi kendine söyleniyordu. Yaklaştım ve:
“–Sizi üzen şey nedir ey Mü’minlerin Emîri?” dedim.
“–İşte şudur!” diyerek eline işaret etti ve idâreci iken yanlış bir iş yapmaktan korktuğunu ifâde etti.
“–Bu mu sizi üzen şey, vallâhi yanlış bir iş yaptığınızda sizi düzeltiriz.” dedim.
“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, benden yanlış bir hareket zuhûr ettiğinde hakikaten beni düzeltir misiniz?” diye sordu.
“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, sizden yanlış bir hareket gördüğümüzde mutlaka düzeltiriz.” cevâbını verdim.
Buna çok sevindi ve:
“–Allâh’a hamd olsun ki sizin içinizde, Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından, yanlışımı gördüğünde beni düzeltecek kimseler vâr etti.” dedi. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 154)
Mü’minlerin Emîri Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle derdi:
“En çok sevdiğim kişi, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir.” (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 130)
{
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, insanlara bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman, evvelâ kendi âilesinden başlardı. Âile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi:
“–Şunu şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözlerler. Siz bu yasağı çiğnerseniz onlar da çiğnerler, siz korkup geri durduğunuzda onlar da böyle yaparlar. Allâh’a yemin ederim ki, herhangi biriniz bu yasaklara uymazsa, bana yakın olduğu için ona daha fazla cezâ veririm. Şimdi isteyen ileri gitsin, isteyen geri dursun!” (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 266)
{
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, tebaasının durumunu gece-gündüz durmadan teftiş eder, sıkıntılarıyla meşgul olurdu. Bir gece yine müslümanların ahvâlini teftiş için çıkmıştı. Medîne-i Münevvere’nin dışında kıldan bir çadır gördü. Bu çadır bir gün evvel yoktu, o hâlde yeni kurulmuştu. Yaklaştığında, içerden ıztırap içindeki bir kadının sesini duydu. Daha da yaklaştı ve çadırın önünde, kolları ile dizlerini tutarak yere oturan bir adam gördü. Selâm verip:
“–Kimsiniz?” diye sordu. Adam:
“–Çölden bir adam. Mü’minlerin Emîri ile görüşmek için geldim. Biraz yardım ve ihsanlarını talep edeceğim.” cevâbını verdi. Aralarında şu konuşma geçti:
“–İçerden gelen bu ses nedir?”
“–Allah sana rahmet eylesin, var git işine!”
“–Hayır, benim için çok mühim, nedir bu ses?”
“–Doğum yapmakta olan bir hanımın sesi.”
“–Yanında ona yardım eden kimse var mı?”
“–Hayır.”
Bu cevap üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen fırladı ve evine gitti. Hazret-i Ali’nin kızı olan zevcesi Ümmü Gülsüm’e:
“–Allah Teâlâ, büyük bir ecri ayağına kadar gönderdi. Onu kazanmak ister misin?” dedi. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ-:
“–Nedir o?” diye sorunca:
“–Gariban bir kadın yalnız başına doğum yapıyor.” dedi. Hanımı:
“–Olur.” dedi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Öyleyse kadın için lâzım olacak bez, yağ gibi malzemeleri al, bana da yemeklik yağ ve un ver!” dedi.
Hazırlanan malzemeyi sırtlanan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hanımına:
“–Haydi gidelim!” dedi. Çadırın yanına geldiklerinde ona:
“–Kadının yanına gir.” dedi. Kendisi de dışarıdaki adamın yanına oturdu. Bir ateş yakarak tencereyi üzerine koydu. Ateşe üflemeye başladı. Duman sakallarının arasından çıkıyordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- tam yemeği pişirmişti ki çocuk da doğdu. Ortalığı ağlayan bir bebek sesi doldurdu. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ-:
“–Ey Mü’minlerin Emîri, arkadaşına bir oğlu olduğunu müjdele!” dedi.
Bedevî, “Mü’minlerin Emîri” sözünü duyunca dehşete kapıldı ve Halîfe Ömer’in heybetinden geri geri gitmeye başladı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Olduğun yerde kal!” dedi ve tencereyi alarak kapının önüne koydu. Hanımı Ümmü Gülsüm’e:
“–Kadını doyur!” dedi. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ- hastayı doyurunca tencereyi tekrar çıkarıp kapının önüne koydu. Hazret-i Ömer kalktı, tencereyi alıp adamın önüne koydu ve:
“–Buyur ye, çünkü sen gece boyu aç ve uykusuz kaldın.” dedi. Sonra da hanımına:
“–Haydi çık da gidelim.” diye seslendi.
Oradan ayrılmadan adama dönüp:
“–Yarın gel, ihtiyacını karşılayalım.” tembihinde bulundu.
Adam ertesi gün geldi, Hazret-i Ömer de ona ikram ve ihsanlarda bulundu. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 95-96)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bu fazîletli davranışından ibret alarak, bir idârecinin mes’ûliyetinin nerelere kadar uzandığını, iyice düşünmek gerekir.
{
Birgün, Ahnef bin Kays -radıyallâhu anh-, Irak heyetiyle birlikte Hazret-i Ömer’in yanına gelmişti. Çok sıcak bir gündü. Hazret-i Ömer bir önlük giymiş, zekat develerinden birini yağlıyor ve bakımını yapıyordu. Onları görünce:
“–Ahnef, üst elbiseni çıkar da bana yardım et. Çünkü bu zekât devesidir. Bunda yetimlerin, dulların ve yoksulların hakkı vardır.” dedi. İçlerinden biri:
“–Allah sana mağfiretiyle muâmele buyursun ey Mü’minlerin Emîri! Kölelerden birine emretsen de bu işi yapsa olmaz mı?!” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şu güzel cevâbı verdi:
“–Ey filân, kim Ömer’den ve Ahnef’ten daha iyi köle olabilir ki? Mâdem ki o müslümanların işlerini üzerine almıştır, öyleyse müslümanların kölesidir. Nasıl ki kölenin efendisine karşı samîmî olması ve emâneti hakkıyla îfâ etmesi gerekiyorsa, onun da müslümanlara karşı böyle davranması îcâb eder.” (Ali el-Müttakî, V, 761/14307)
Hazret-i Ömer’in, kaçan bir zekât devesinin peşinden koşarak onu yakalamak için bizzat uğraştığı da rivâyet edilir.
{
Kureyş Kabîlesi’nden bir zât, Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ile karşılaştığında ona:
“–Bize yumuşak davran, zîrâ kalplerimiz gerçekten senin vakar ve heybetinle dolup taştı!” dedi. Hazret-i Ömer:
“–Bu davranışımda herhangi bir zulüm var mı?” diye sordu. Kureyşli zât:
“–Hayır.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Allah sizin kalplerinizde benim vakar ve heybetimi artırsın!” dedi. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 153)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, idârecilerin insanlara karşı takınması gereken tavır husûsunda şöyle demiştir:
“İnsanları idâre işi ancak;
– Gevşekliğe götürmeyen bir yumuşaklık,
– Zulüm ve zorbalığa varmayan bir sertlikle yürütülebilir.”
{
Sâib bin Yezîd, Hazret-i Ömer’in idârecilik sebebiyle hissettiği ağır mes’ûliyet duygusunu şöyle anlatır:
Kıtlık senesinde Hazret-i Ömer’in üzerinde bir elbise gördüm, tam on altı yerinde yaması vardı… Şöyle duâ ediyordu:
“Allâh’ım! Ümmet-i Muhammed’i benim yüzümden helâk etme!” (İbn-i Sa’d, III, 320)
Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, son haccını yaptıktan sonra Ebtah’ta küçük taşlardan bir yığın yapmış, elbisesinin bir tarafını onun üzerine sererek yaslanmış ve ellerini semâya kaldırarak:
“Allâh’ım! Yaşım ilerledi, kuvvetim zayıfladı, tebaam çoğalarak her tarafa yayıldı. Sana karşı bir kusur işlemeden ve ihmalkârlığa düşmeden beni huzûruna al!” diye duâ etmiştir. (Muvatta, Hudûd, 10; Hâkim, III, 98/4513)
{
Bir ticâret kervanı gelerek Medîne-i Münevvere’nin yakınındaki musallâda konaklamıştı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu yabancı insanların herhangi bir zarara uğramalarından endişe etti. Abdurrahman bin Avf Hazretleri’ne:
“–Müsâitsen gel de, bu gece şu kâfileyi hırsızlara karşı bekleyelim?” dedi. Abdurrahman -radıyallâhu anh- kabul edince kâfilenin etrafında gece boyunca bekçilik yaptılar. Bu esnâda Allâh’ın takdir ettiği kadar nâfile namaz kıldılar.
Bir ara Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir çocuk ağlaması işitti. Sesin geldiği tarafa gitti ve çocuğun annesine:
“–Allah’tan kork da çocuğuna iyi davran!” dedi. Sonra yerine döndü. Biraz sonra çocuğun tekrar ağladığını duydu. Yine annesine giderek aynı şeyleri söyledi. Gecenin sonuna doğru çocuğun tekrar ağladığını işitince annesine bu sefer:
“–Yazıklar olsun sana, nasıl bir annesin! Çocuğuna ne oluyor ki akşamdan beri bir türlü sâkinleşmiyor?!” diye çıkıştı. Hazret-i Ömer’i tanımayan anne şu karşılığı verdi:
“–Ey Allâh’ın kulu! Bu gece beni bunalttın! Ben çocuğumu sütten ayırmaya çalışıyorum, o da emmek için direniyor.” dedi. Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Niçin sütten ayırmak istiyorsun?” diye sordu. Kadın:
“–Çünkü Halîfe Ömer ancak sütten kesilen çocuklara tahsisat bağlıyor.” dedi. Bu cevap karşısında âdeta kanı donan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, çocuğun kaç aylık olduğunu sorup öğrendikten sonra:
“–Allah iyiliğini versin, onu sütten ayırmak için acele etme!” dedi.
Sabah namazının vakti gelmişti. Hazret-i Ömer mihrâba geçmiş bir taraftan namaz kıldırıyor, bir taraftan da ağlıyordu. Ağladığı için insanlar ne okuduğunu tam olarak anlayamıyorlardı. Selâm verince:
“–Yazıklar olsun Ömer’e! Kim bilir ne kadar müslüman evlâdına kıydı!” dedi. Sonra bir münâdîye emretti ve;
“–Çocuklarınızı sütten kesmek için acele etmeyin! Çünkü İslâm üzere doğan her çocuğa tahsisat bağlanacaktır.” diye ilân ettirdi. Daha sonra da bu tâlimâtı yazdırarak bütün İslâm beldelerine gönderdi. (İbn-i Sa’d, III, 301; İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 77)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, merkezden uzak bölgelerdeki insanların dertleriyle de meşgul olurdu. “Fırat’ın kenarında bir kuzu zâyi olsa, bu sebeple Allâh’ın beni hesâba çekmesinden korkarım.” derdi.[123] Uzaktaki insanların, sıkıntı ve dertlerini kendisine ulaştıramadıklarından endişe ederdi. Bu sebeple durumlarını yakından görmek için sık sık Medîne dışına çıkardı. Yine bir dönem bâzı bölgeleri dolaşmış, başka şehirlere de gitmeyi düşünürken ömrü vefâ etmeyerek şehîden Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.
{
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- halîfe olduğunda taşıdığı yüksek takvâ duygusu sebebiyle israfın önünü almaya evvelâ kendi hânesinden başladı. Hanımına:
“–Eğer benimle geçinmek istersen, yanında olan bütün zînet ve mücevherleri Beytülmâl’e teslim etmelisin. Onlar sende oldukça imtizâcımız ve bir arada bulunmamız mümkün değildir.” dedi.
Bu söz üzerine hanımı Fâtıma, bütün kıymetli eşyalarını Beytülmâl’e teslim etti.
Kocasının vefâtından sonra saltanat, kardeşine geçmişti. Kardeşi, onun Beytülmâl’e teslim ettiği kıymetli eşyaları iâde etmek istedi. Ancak sâliha bir hanım olan Fâtıma, bunu kabul etmedi ve:
“–Ben kocama sağlığında itaat ettim de vefâtından sonra mı isyan edeceğim!” diye muhteşem bir cevap verdi.[124]
{
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-, müstesnâ davranış güzellikleri sergileyerek cemiyetine huzur ve sükûneti hâkim kılmış, târihin şerefle yâd ettiği ulvî bir makâma yükselmiştir. Onun, ümmetin mes’ûliyetini yüklenmek husûsunda taşıdığı büyük emânet şuurunu aksettiren sayısız fazîlet manzaralarından birini, hanımı Fâtıma şöyle anlatır:
“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:
“–Nedir bu hâlin?” diye sordum. Şöyle cevap verdi:
“–Yâ Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar ve âile efrâdı kalabalık fakir âile reisleri beni üzüntüye gark ediyor. Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim…” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 208)
Hanımı Fâtıma devamla der ki:
“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesâbını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki, haşyetullâh ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yâhut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime:
«Keşke idârecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesâfe kadar olsaydı.» derdim.”
{
Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzi’yi ve bütün devlet adamlarını istikâmetlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir:
“Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlamak sana…
Ey Oğul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı… Allah Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hak yoluna faydalı eylesin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın… Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin! Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder! Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sâhip olasın!..
Sabır çok önemlidir. Bir bey, sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.
Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
Oğul!
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve îtibârın zedelenir…
Şu üç kişiye daha çok acı; câhiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken îtibârını kaybedene…
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, gözüpek) derler.
En büyük zafer, nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.
Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece idâre edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar. (Bu nasîhat Osmanlı’yı 622 sene yaşatmıştır.)
İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh olmaz. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir…
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.
Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devâm etmeli.
Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey, memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.
Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!..
Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, yalnız başına olsa da başkasına danışmaz. Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.
Sevgi, dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!
Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın! Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!..”
{
Vefâtı yaklaştığında Osman Gâzi, eliyle işâret ederek Orhan Gâzi’yi yanına oturttu. Etrafındakilere onu yerine tâyin ettiğini bildirdi. Evlâtlarına ve kumandanlarına, ona itaat ve bey’at etmelerini emretti. Ardından Orhan Gâzi’ye, Osmanlı Devleti’nin temel harcı mâhiyetindeki şu vasiyet ile son îkazlarını yaptı:
“Oğul! Biricik vasiyetim şudur ki, Allah buyruğundan başka bir iş işleme! Bilmediğini ehlinden sorup öğren! İyice öğrenmediğin bir şeyi yapmaya kalkışma! Askerlerine ikram ve ihsânını eksik eyleme! Bil ki insan, ihsânın kölesidir.
Oğul! Dîn işlerini her şeyden öne al! Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, dîn ve devletin güçlenmesine sebep olur! Bunun için ulemâya hürmette ve onların hakkına riâyette kusur etme ki, dîn işleri düzgün yürüsün!
Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbâl ve yumuşaklık göster! Ancak dînî gayreti olmayanları, sefih hayat yaşayanları ve tecrübe edilmeyen kimseleri, sakın devlet işine yaklaştırma! Zîrâ Yaratan’ından korkmayan, yaratılanlara merhamet etmez!
Zulüm ve bid’atlerden son derece uzak dur ki, seni yıkılışa sürüklemesin!..
Bil ki bizim mesleğimiz, Allah yolunda gayrettir ve maksadımız da O’nun dînini yaymaktır.
Bizim dâvâmız, kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değil, «i’lâ-yı kelimetullah»tır, yâni Allâh’ın dînini yüceltmektir. Allah yolunda can ve mal ile gayreti terk etmeyerek rûhumu şâd eyle!..
Oğul! Benim hânedânımdan her kim doğru yoldan ve adâletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaatinden mahrum kalsın!..
Oğul! Allah rızâsı için devlet hizmetlerinde ömrünü tüketen sâdık adamlarına dâimâ vefâkâr ol! Onları gözet! Vefatlarından sonra da onların âilelerini koru!
Devlete mânen güç veren fazîlet sâhibi sâlih âlimlere hürmet, ikram ve ihsanda bulun. Diğer bir ülkede olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, onu nezâket ve tâzimle memleketine dâvet et! Dîn ve devlet işleri, onların bereket ve himmetleri ile istikâmetlensin!
Sakın orduna ve zenginliğine mağrur olma! Benim şu hâlimden ibret al ki, şu anda güçsüz bir karınca gibiyim. Hiç lâyık olmadan, Allah -celle celâlühû-’nun birçok lutuflarına mazhar oldum!..
Sen de benim yolumdan yürü! Allâh’ın ve kullarının hakkını gözet! Beytülmâl’deki gelirin ile kanaat et! Devletin zarûrî ihtiyaçlarının dışında sarfiyatta bulunma! Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsın! Zulme meydan verme! Dâimâ adâlet ve insaf üzere ol! Her türlü işinde Allâh’a sığın, O’ndan yardım iste ve O’na ilticâ et!”
{
Çelebi Mehmed, Osmanlının ikinci bânîsi kabul edilir. Çünkü o, devleti iç karışıklıklardan ve kardeş mücâdelelerinden sâhil-i selâmete çıkarmıştır. Çektiği ağır çileler dolayısıyla genç yaşta ölüm döşeğine düştüğünde, son nefesinde dahî tebaasını ve devletini düşünerek vezirlerine şu vasiyette bulunmuştur:
“–Derhal büyük oğlum Murad’a haber salın, gelsin! Zîrâ ben şu döşekten artık kurtulamam. Şayet Murad gelmeden ölürsem, sakın ola, vefâtımı kimseye duyurmayın; yoksa bütün memleket birbirine girer, yeniden sel gibi kardeş kanı akmaya başlar!..”
Böylesine ulvî bir mes’ûliyet duygusuyla mücehhez olan koca Sultan, vefât ettiğinde henüz çok gençti. Vasiyeti üzere cenâzesi, oğlu gelinceye kadar bekletildi. Böylece cesediyle bile devlet ve milletine hizmet etti.
{
İkinci Bâyezid Han da, büyük bir mes’ûliyet şuuruna sâhip velî bir pâdişahtı. Bir dîvan toplantısında, üzerindeki ağır mes’ûliyetin bir tezâhürü olarak vezirlerini şöyle îkâz etmişti:
“Paşalar! Elimin altında bulunan ahâlînin bütün hâllerinin yarın kıyâmet gününde benden sorulacağı muhakkaktır. İşitiyorum ki benim kapımda birtakım gayr-i İslâmî usûller îcâd etmişsiniz! Bilir misiniz ki böyle yapmakla bana âhirette yatacak yer bırakmıyorsunuz! Mahşer gününde ben nasıl hesap vereceğim? Âgâh olun ve sakın ola ki rızâ-yı ilâhîye aykırı bir davranışta bulunmayın!..”
{
Kânûnî Sultan Süleyman vefât ettiğinde, naaşı kabre indirilirken bir sandık getirilip; “Vasiyeti gereğidir!” denilerek kabre konulmak istendi. Şeyhulislâm Ebu’s-Suûd Efendi, bu duruma müdâhale etti. Cenâze ile beraber kıymetli bir şeyin gömülmesinin câiz olmadığını bildirdi. Ebu’s-Suûd Efendi’ye bunun, Sultân’ın vefâtından bir gün evvelki vasiyeti olduğu bildirilince, merakla sandığı açtı. Kendisinin Hünkâr’a verdiği fetvâlarla karşılaştı. Hayretler içinde donakaldı:
“–Sen kendini kurtardın ulu Hâkan! Biz yarın âhirette ne yapacağız?!.” diyerek hüzünlendi ve ağlamağa başladı.
Zîrâ Kânûnî, hayâtı boyunca yapacağı her işin fetvâsını almış, ondan sonra icrâ etmişti.
{
İdâreci, halkının kıymetini bilmeli, haklarını teslim etmelidir. Kânûnî Sultan Süleyman, birgün meclisinde yakınlarına şöyle sordu:
“–Âlemin velînîmeti kimdir?”
Oradakilerin hepsi bir ağızdan:
“–Tabiî ki ufukların pâdişâhı ve ülkenin sâhibi Sultânımız Hazretleri’dir.” dediler.
Yakınlarından aldığı bu cevap, pâdişâhın hoşuna gitmedi, bunu kabul etmeyerek şöyle dedi:
“–Hakîkatte velînîmet halktır ki, onlar ziraat ve çiftçilikle meşgul olmak için gayret ederlerken âdeta huzur ve istirahatı kendilerine haram ederler. Kazandıkları nîmetlerle de bizi doyururlar.”[125]
{
Sultan Birinci Abdülhamid Han, Özi Kalesi elden çıkınca büyük bir teessür ile; “Asker evlâtlarım ve mâsum ahâlim parçalandı!” diyerek onların ıztırâbını sînesinde hissetmiş ve bu acıya fazla dayanamayarak kısa bir süre sonra vefât etmiştir.
İşte bir cihan sultânına, hayâtına mâl olacak derecede «Âhh!» çektiren ve kalbini elemlerle eriten îman hassâsiyeti ve mes’ûliyet şuuru…
{
Adamın biri, bir at satın almıştı. Hayvan iki yaşında ve gayet gürbüz olduğu hâlde üç gün içinde öldü. Adam, atı satan kimsenin kendisine karşı bir düşmanlığı olduğunu düşünerek, sattığı ata uzun vâdede zehirleyecek bir şeyler yedirmiş olabileceği şüphesine kapıldı. Peşpeşe üç gün mahkemeye gitmesine rağmen kadıyı bulamadığından, vakit geçirmeden durumu tedkik için atı baytara götürdü. Baytardan aldığı bilgiler de kanaatini doğrular mâhiyetteydi. Bir zaman sonra tekrar mahkemeye uğradığında kadıyı yerinde buldu ve meseleyi arz etti. Kadı Efendi:
“–Niçin evvelâ bana gelmedin de baytara gittin? İlk anda gelseydin de sıcağı sıcağına çâresini bulsaydık!” deyince şikâyetçi:
“–Efendim! Falan günler, üç gün üst üste makâmınıza geldim. Fakat yoktunuz!” cevâbını verdi. O zaman kadı:
“–Haklısın, geldiğin günlerde burada yoktum. Memleketteydim. Zîrâ anacığım vefât etmişti…” dedi.
Ardından bir lahza sükûta bürünüp düşündükten sonra kâtibe dönerek şunları söyledi:
“–Mesele anlaşılmıştır. Yaz kâtip! Vazife mahallinde bulunmadığı için zararın kadıdan tazmînine…”
{
Hâsılı idârecilik, bıçak sırtında durmak kadar zor ve tehlikeli bir iştir. Çünkü mes’ûl olunan kimselerin tek tek hakları mevzubahistir ki, bu da devamlı kul hakkı ile yüzyüze gelmek demektir. Bu yönüyle hiç de talep edilecek bir makam değildir. Ancak bir kişi ehil olduğunda ve başka ehil kimse de bulunmadığında, idâreciliği büyük bir emânet şuuru ile üstlenmeli ve hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır. Böyle bir durumda Allâh onun yardımcısı olur.
İdârî mes’ûliyeti yüklenenler, herhangi bir haksızlığa veya nefsânî davranışa meyletmemek için, ölümü sık sık tefekkür etmeli ve âhiret hayâtını dâimâ göz önünde bulundurmalıdırlar.
Fudayl bin Iyâz’ın, Hârun Reşid’e yaptığı şu tavsiye, hatırdan çıkarılmamalıdır:
“Kıyâmet gününde Allâh ile kullarının arasında sadece sen olacaksın. O gün herkes kendi hesâbından sorulurken sen, bütün ümmetten mes’ûl tutulacaksın!” (Ebû Nuaym, Hilye, VI, 380; Beyhakî, Şuab, VI, 35)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, adâletin timsâli olduğu ve çok titiz bir idârecilik yaptığı hâlde, vefât ederken bu idâreciliği sebebiyle Cenâb-ı Hak’tan bir sevap ummadığını söylüyordu. Bu vazifesi müddetince yaptığı hayırların hatâlarıyla denk gelmesini arzu ediyordu. Kendisini âdil idâreciliği sebebiyle medhedenlere de:
“–Bu hususta Rabbimin huzûrunda hesâba çekilmeyeyim yeter, ayrıca bir sevap beklemiyorum.” diyordu. Onun bu ifâdeleri, hem idâreciliğin ne ağır bir emânet olduğunu hem de örnek bir İslâm şahsiyetinin mes’ûliyet şuurunu sergilemekteydi…
