İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Bedir Gazvesi’nde ordular karşı karşıya gelmiş, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müşriklere savaş yapmadan anlaşmak için elçiler göndererek, son îkazlarını yapmaktaydı. Bu esnâda Hakîm bin Hizâm’ın da aralarında bulunduğu bir kısım müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Hakîm hâriç su içenlerin hepsi Bedir’de öldürüldü. Hakîm ise sonradan müslüman oldu.

Hakîm, ne zaman bir sözünü kuvvetlendirmek için yemin etme ihtiyacı duysa:

“–Hayır! Beni Bedir’de öldürülmekten kurtararak îman nîmetine kavuşturan Allâh’a yemin ederim ki…” diyerek söze başlardı. (İbn-i Hişâm, II, 261)

Hakîm bin Hizâm Hazretleri, Hazret-i Hatîce vâlidemizin akrabâsı idi. Cömert, müşfik, hayr u hasenât sâhibi bir kişiydi. Câhiliye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, himâye eder ve hayâta kavuştururdu. Müslüman olduktan sonra birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, câhiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Sadaka vermek, köle âzâd etmek, sıla-i rahim yapmak gibi… Bunlara mukâbil bana ecir verilir mi?” diye sordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Sen zâten, daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına İslâm’la şereflendin!” (Buhârî, Zekât 24, Büyû 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îmân 194-196)

Yukarıdaki misâlde görüldüğü gibi, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biraz sonra savaşacağı düşmanının su içmesine izin vererek bizlere muhteşem bir insanlık düstûru ve hidâyet üslûbu tâlim buyurmuştur. Bunun gibi âlicenap hareketler, nice katı kalplerin yumuşamasına, daha sonra da o kalpte hidâyet nûrunun parlamasına vesîle olmuştur. Zîrâ Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzından kaynaklanan bu engin merhamet netîcesinde, ölü kalpler hayat bulur. “Seni öldürmeye gelen düşman sende dirilsin!” kelâm-ı kibârı tahakkuk eder.

Şâir ne güzel söyler:

Mü’minlere imdâda yetiş merhametinle,

Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle.

Cenâb-ı Hak, Hakîm -radıyallâhu anh-’a da, mahlûkâta Hâlık’ın şefkat ve merhamet nazarıyla bakabilmesi hürmetine îman devletini bahşeylemiştir.

{

Yemâme’nin lideri Sümâme bin Üsâl müslüman olunca, Mekke müşrikleriyle olan ticârî münâsebetlerini kesmişti. Hâlbuki Kureyş, her türlü erzak ve ihtiyaçlarını hep Yemâme’den alırlardı. Açlık ve kıtlığa düşen Mekkeliler, şaşkınlık içinde Peygamber Efendimiz’e mürâcaat ettiler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Sümâme’ye mektup yazarak ticâretine devâm etmesini istedi. (İbn-i Abdilberr, el-İstîâb, I, 214-215; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 295)

Hâlbuki o müşrikler, on üç sene müslümanlara maddî ve mânevî bakımdan zulmederek, her türlü kötülüğü yapmışlardı. Bilhassa üç yıl süren boykot yıllarında müslümanları açlık içinde kıvrandırmışlardı. Açlıktan kıvranan çocukların feryatları diğer mahallelerden duyuluyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları bile affetti. Çünkü O, Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmıştı. Mahlûkâta da O’nun şefkat ve mer­hamet nazarıyla bakıyordu.

{

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin yedinci senesinde Hayber Fethi’nden sonra, kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri göndermiştir. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıtmıştır. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

“–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etmiştir.[127]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âlicenap muâmelesi, Mekkelilerin kalplerini yumuşatmış ve onların kısa bir müddet sonra gerçekleşen Mekke Fethi’nde, kolayca İslâm’a girmelerine vesîle olmuştur.

{

Cübeyr bin Nefîr anlatıyor:

Kıbrıs fetholununca, ahâlisi dağıtıldı. Halk, mahzun bir şekilde birbirine ağlıyordu. O esnâda Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’ı, tek başına oturmuş ağlarken gördüm. Ona:

“–Ey Ebu’d-Derdâ! Allâh’ın, İslâm’ı ve müslümanları üstün kıldığı bir günde seni böylesine ağlatan nedir?” diye sordum. Bana şu cevâbı verdi:

“–Yazıklar olsun sana ey Cübeyr!.. İnsanlar Allâh’ın emrini terk edince, O’nun katında ne kadar da değersizleşiyorlar. Bak, bu halk, bir zamanlar, iktidar ve mal-mülk sâhibi, güçlü-kuvvetli kişilerdi. Allâh’ın emirlerini terk ettikleri zaman, işte gördüğün bu duruma düştüler.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 216-217)

Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

Bir toplum sâhip olduğu hâli değiştirmedikçe, hiç şüphe yok ki, Allah da o toplumun hâlini değiştirmez (er-Ra’d, 11)

Bir millet kendilerinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nîmeti, güzel durumu değiştirmez(el-Enfâl, 53)

Ashâb-ı kirâmın, mağlûb ettikleri düşman hakkındaki bu ince ve derin düşünceleri ne kadar ibretlidir. Bu da gösteriyor ki müslümanlar, insanları perişan ederek menfaat sağlamak için değil, zarûret hâsıl olduğunda onlara ebedî saâdeti bahşetmek için savaşırlar.

O perişan hâle düşen insanlar, Allâh’ın dînine tâbî olsalardı, Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’ın ve bütün müslümanların kardeşi olacaklardı. Bu kötü hâller de başlarına gelmeyecekti. Lâkin onlar inad ederek savaşmış ve mağlûb olmuşlardı. Müslüman yüreği de bu mağlûb insanların kaybı için ağlıyordu. Zîrâ îmanlı bir yürek, hiç kimsenin zarara uğramamasını, bilâkis bütün insanların kazanmasını ister.

{

İmâm-ı Âzam, kendisi ara sıra usûl ve akâid hakkında münâzaralar yapmakla beraber, talebelerini ve yakınlarını bu tür işlerden menediyordu. Bir defâsında oğlu Hammâd’ı bir kelâm meselesinde münâkaşa ederken gördü ve onu bundan vazgeçirdi. İmâm-ı Âzam’a:

“–Seni münâzara yaparken görüyoruz, bizi neden menediyorsun?” dediler.

O büyük İmâm, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Biz münâzara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanı­lacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dikkatli duruyoruz. Siz ise münâzara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın hatâ yapmasını istiyorsunuz. Arkadaşının ayağını kaydırmak isteyen kişi, onun günahkâr ve dalâlette olmasını isti­yor, küfre itiyor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyen ise, ondan ön­ce küfre düşer.”[128]

{

Mevlânâ Hazretleri’nin dergâhındaki bir sohbet esnâsında bir sarhoş çıkagelir. Dervişler onu inciterek dışarı çıkarmak isterler. Mevlânâ Hazretleri, o sarhoşun hakîkati aramak için dergâha sığınan bir insan olduğunu düşünerek onu incitenlere hitâben:

“–Şarabı o içmiş, fakat siz sarhoş olmuşsunuz!” îkâzında bulunur.

Bu hikâye, mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmanın müşahhas bir misâlidir. Müslümanın vazifesi, günahkârı kendi hâline terk etmek değil, elinden tutarak nezih bir hayâta dönmesini sağlamaktır.

{

Velhâsıl, müslümanın gâyesi, evvelâ kendini ıslâh ederek Allah Teâlâ’nın istediği gibi nezih bir hayat yaşamak, sonra da insanların doğru yolu bulmalarına bütün gücüyle yardımcı olmaktır. Bu maksadı tahakkuk ettirmede en sâlim ve doğru yol ise mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmak ve o istikâmette muâmele etmektir.

Hâlık’ın nazarıyla bakıldığında, insanların sıkıntı ve meşakkatlerine katlanmak kolaylaşır. Onlara karşı daha affedici, merhametli, müsâmahakâr ve samîmî davranılır.

Cenâb-ı Hak, nasıl ki insanı seviyor, ihsanlarda bulunup günahlarını affediyor ve netîcede cennete girmesini istiyorsa, ilâhî ahlâk ile ahlâklanarak Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakabilen bir mü’min de insanları affeder, ihtiyaçlarını karşılamada onlara elinden geldiğince yardımcı olur ve doğru yolu bularak Hakk’ın rızâsını kazanmaları için samîmiyetle gayret eder. Allâh’ın emirlerini yerine getirerek O’na yaklaşabilmeleri için elinden geleni yapar. Hiçbir zaman bencil ve hodgâm olmaz. İnfak ehli, diğergâm ve herkesin iyiliğini düşünen bir müslüman şahsiyeti sergiler.