İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bedir Gazvesi öncesinde Muhâcir ve Ensâr ile istişâre etmişti. Savaşa karar verilip mücâhidlerle berâber Bedir’e en yakın olan suyun başına geldiklerinde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- karargâh yerinin tespiti husûsunda da Ensâr ile istişâre etti. Hubâb bin Münzir -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallah! Burası karargâh için münâsip değildir. Kureyşlilere en yakın olan bir suyun başına gidelim ve orada konaklayalım. Başında konakladığımız suyun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. O suyun üzerinde bir havuz yapalım ve içini su ile dolduralım.” dedi.

Âlemlerin Efendisi de bu teklifi kabûl etti. (İbn-i Hişâm, II, 259-260; İbn-i Sa’d, II, 15)

{

Bedir Gazvesi’nde müslümanlar, yetmiş kişiyi esir almışlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu esirler hakkında ne yapılacağına dâir ashâbı ile istişâre etti. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, fidye alınarak serbest bırakılmalarını istedi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ise, esirlerin öldürülmesi yönünde kanaat serdetti. Nihâyet fidye karşılığında serbest bırakılmalarına karar verildi. (Müslim, Cihâd, 58; Tirmizî, Siyer, 18/1567; Ahmed, I, 30-31, 383-384; Vâkıdî, I, 107; İbn-i Sa’d, II, 22)

{

Uhud Gazvesi öncesinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine ashâbıyla istişâre etti. Kendisi, şehirde kalarak müdâfaa harbi yapmak istiyordu. Ancak Bedir Gazâsı’na katılamamış olan gençler ve Hazret-i Hamza gibi yiğitler, daha önce elde edememiş oldukları sevap ve fazîleti kazanmak maksadıyla şehir dışına çıkarak savaşmak istediler. Fahr-i Kâinât Efendimiz de kabûl etti. (İbn-i Hişâm, III, 6-7)

Aynı şekilde Hendek kazarken, Tâif kuşatmasını kaldırırken, Tebük’ten dönerken vb. pek çok hususta Fahr-i Kâinât Efendimiz ashâbıyla istişâre etmiştir.

{

Hudeybiye Musâlahası yapıldığında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma:

“–Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz ve başlarınızı tıraş ediniz!..” buyurmuştu.

Kâbe’yi tavâf edememenin derin üzüntüsü içinde olan sahâbe-i kirâmdan hiç kimse bu emri yerine getirmek için yerinden kalk­amadı. Onlar, sırrını çözemedikleri bir meselenin sis perdesi altında mahzun ve mağmûm idi­ler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emrini üç kez tekrarladı. Yine kimse yerinden kımıldayamadı.

Bu aslâ bir isyan değil, Kâbe’yi ziyâret iştiyâkının yürekleri dağlaması neticesinde, daha yeni yapılmış bulunan ahitnâmenin iptâli için küçük bir ümit bekleyişi idi. Veya durumu değiştirecek yeni bir vahyin inmesini bekliyorlardı. Yoksa her biri daha bir gün evvel:

“Allah Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bey’at ediyorum.” diye­rek Peygamber Efendimiz’e bağlılık ve itaat yemini etmişti.

Ashâbının bu hareketsizliği karşısında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son de­rece mahzun oldular. Kederli bir şekilde kıymetli zevceleri Ümmü Seleme’nin çadırına gitti­ler. Durumu Ümmü Seleme’ye bildirdiklerinde mübârek annemiz, Allah Rasûlü’nü tesellî ederek şu sözleri söyledi:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz, ashâbınıza hiçbir şey söylemeden kurbanlarınızı kesiniz, tıraşınızı olunuz! Bu durumda, onlar kendilerine güç gelen bir ağırlığın altında mahzun ol­salar da, Siz’in yaptığınıza tâbî olacaklardır, onları mâzur görünüz!”

Bu istişâreden sonra çadırından çıkan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-, konuşulduğu gibi hareket etti. Bu hâli gören ashâb, muâhedenin değişmeyeceğini anladılar ve hepsi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaptıklarına tâbî oldular. Kurbanlarını kestiler, saçlarını tıraş ettirdiler. Bu hâdiseyi müşâhede eden Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ-:

“–Müslümanlar kurbanlıklara doğru öyle bir heyecan ile hareket ettiler ki, birbirlerini ezeceklerinden korktum.” demiştir. (Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 326, 331; Vâkıdî, II, 613)

{

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de, ibret almamız için güzel bir istişâre misâli vermektedir:

(Hazret-i Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melîkesi:)

«–Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı.» dedi. «Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla (başlamakta)dır. “Bana baş kaldırmayın, teslîmiyet gösterip bana gelin!” diye (yazmaktadır)». (Sonra melîke) dedi ki:

«–Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz ki) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.» Onlar, şu cevâbı verdiler:

«–Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbâbıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.» Melîke:

«–Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkın içindeki izzet sâhibi kimseleri alçaltırlar. (Herhâlde) onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir kanaat) ile dönecekler.» dedi.” (en-Neml, 29-35)

Sebe’ Melîkesi, nihâyetinde Süleyman -aleyhisselâm-’a teslim olarak îman nîmetine nâil olmuştur.

{

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanlarla istişâre ederdi. Genç-yaşlı bütün âlimler (Kurrâ) Hazret-i Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. (Buhârî, Tefsîr 7/5, 110/4, İ’tisam 2)

Hazret-i Ömer:

“İstişâre yapılmadan tatbik edilen işler başarısızlığa mahkûmdur.” derdi. Onun istişâredeki usûlü ise şöyleydi:

Önce meseleyi müslümanlardan ulaşabildiği ekseriyet ile görüşür, peşinden Kureyşlilerin fikrini sorar, son olarak da sahâbîlerin görüşlerini alırdı. Böylece en isâbetli kararı verirdi.

Hazret-i Ömer’in, zor bir meseleyle karşılaştığında çocuklarla ve gençlerle istişâre ettiği, onların akıllarının keskinliğinden istifâde ettiği de rivâyet edilir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 113)

{

Ömer bin Abdülaziz, halîfe seçildiğinde, kendisine dâimâ hakkı ve hayrı tavsiye edecek bir istişâre heyeti kurmuş, onlar da halîfeyi îkaz ve nasihatleriyle yanlışlıklardan korumaya çalışmışlardır. (Bkz. Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 110)

Aynı şekilde Osmanlı sultanları da dîn âlimleriyle ve yakın adamlarıyla istişâre etmeden karar almazlardı.

Meselâ, Çaldıran Seferi’ne çıkmak isteyen Yavuz Sultan Selim Han, devrinin en büyük âlimlerinden olan İbn-i Kemâl Paşa’dan fetvâ alabilmek için üç gün beklemiştir.

{

Hâsılı istişâre, mühim bir İslâmî esas ve güzel bir sünnettir. Her işi bilmekten ve her hususta doğru karar verebilmekten âciz olarak yaratılan insanoğlu, her zaman için istişâreye muhtaçtır. İstişâre, insanı hatâya düşmekten ve işin nihâyetinde pişman olmaktan muhâfaza eder. Nitekim Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-, oğluna nasihat ederken:

“Yavrucuğum! Ehil bir kimse (mürşid) ile istişâre etmeden kesinlikle bir iş hakkında karar verme! Şayet böyle yaparsan üzülmezsin.” demiştir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 110)

İstişâreyle hareket eden kişi, gönül huzuruyla iş yapar ve emin adımlar atar. İstişâreyle yapılan hizmetlerde büyük bir bereket görülür.