İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Hazret-i Âişe -radıyallahu anhâ-’ya:

“–Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- herhangi bir güne ayrı bir ehemmiyet verir miydi?” diye soruldu. Muhtereme vâlidemiz şöyle cevap verdi:

“–Hayır. Allah Rasûlü’nün ameli hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi. Hanginiz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaptığına güç yetirebilir?!” (Buhârî, Savm 64, Rikâk 18; Müslim, Müsâfirîn 217)

Peygamber Efendimiz, îtidâl üzere ibâdet ederdi, lâkin onun ibâdetleri devamlı idi. O, az da olsa devamlı olan amellerin daha hayırlı olduğunu ifâde ederdi.

{

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Arefe günü (Arafat’tan Müzdelife’ye) dönüyordu. Arka tarafta bâzı kimselerin (acele ederek) bağırıp çağırdığını ve develerine vurduğunu, hayvanların da böğürdüğünü duyunca, onlara kamçısıyla işaret ederek şöyle buyurdu:

“İnsanlar! Yavaş olun! Acelecilik yapmakla sevap kazanılamaz.” (Buhârî, Hac, 94; Müslim, Hac, 268)

{

Abdullah bin Amr -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e benim:

“Allâh’a yemin ederim ki, yaşadığım sürece gündüzleri muhakkak oruç tutup, geceleri de ibâdet ve tâatle uyanık geçireceğim.” dediğim haber verilmiş. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

“–Bunları söyleyen sen misin?” diye sordu. Ben de kendisine:

“–Anam, babam Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Evet, ben böyle söylemiştim.” dedim. Buyurdular ki:

“–Sen buna güç yetiremezsin. Hem oruç tut, hem iftar et; hem uykunu al, hem ibâdet et! Şüphesiz senin üzerinde vücûdunun hakkı vardır, iki gözünün hakkı vardır, hanımının hakkı vardır, ziyâretçilerinin hakkı vardır. Çocuklarının da senin üzerinde hakları vardır. Her aydan üç gün oruç tut; çünkü her iyiliğe on misli ecir ve sevap vardır. Bu ise bütün zamanını oruçlu geçirmek gibidir.”

Ben:

“–Bunun daha çoğunu yapmaya gücüm yeter.” dedim. Peygamber Efendimiz:

“–O hâlde bir gün oruç tut, iki gün tutma!” buyurdu. Ben:

“–Ama ben bundan daha fazlasını yapabilirim.” deyince Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Öyleyse bir gün oruç tut, bir gün tutma; bu Dâvûd -aleyhisselâm-’ın orucu olup, oruçların en ölçülü olanı,

en fazîletlisidir. Allâh’a en sevimli namaz da Dâvûd -aleyhisselâm-’ın namazıdır. Dâvûd -aleyhisselâm- gecenin yarısını uyuyarak geçirir, sonra üçte birinde namaz için kalkar, altıda birinde yine uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Düşmanla karşılaştığında kaçmazdı.” buyurdular. Ben:

“–Bundan daha fazîletlisine de gücüm yeter.” dedim. Peygamberimiz:

“–Bundan daha fazîletlisi yoktur.” buyurdu. Sonra da:

“–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurdu ve bu sözünü üç defâ tekrarladı.

Meğer Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tavsiye etmiş olduğu, ayda üç gün orucu kabul etmem, bana ehlimden ve malımdan daha sevimli olacakmış.

Sonra Peygamber Efendimiz bana:

“–Nasıl hatim yapıyorsun?” diye sordu. Ben:

“–Her gece.” diye cevap verdim. Peygamber Efendimiz:

“–Kur’ân’ı ayda bir defâ hatmet!” buyurdu. Ben:

“–Yâ Rasûlallâh! Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter.” dedim. Peygamberimiz:

“–O hâlde yirmi günde bir hatmet!” buyurdu. Ben yine:

“–Yâ Rasûlallâh! Bundan daha fazlasını yapabilirim.” dedim.

“–Öyleyse on günde bir hatmet!” buyurdu. Ben tekrar:

“–Bundan daha fazlasına gücüm yeter, yâ Nebiyyallâh!” diye ısrar edince:

“–Şu hâlde yedi günde bir hatim yap, artık bunun üzerine çıkma!” buyurdular. Ben artırdıkça, aleyhime artırıldı. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

“–Şüphesiz ki sen bilmiyorsun, belki ömrün uzun olur?” dedi. Sonunda O’nun söylediği hâle döndüm. İhtiyarlayınca, Allah Rasûlü’nün ruhsatını kabul etmiş olmayı çok arzu ettim.”

Abdullah -radıyallâhu anh- yaşlandıktan sonra:

“–Keşke Allâh’ın Rasûlü’nün ruhsatını kabul etmiş olsaydım.” der dururdu. Geceleyin rahat etmek için, okuduğu Kur’ân’ın yedide birini, gündüz âile fertlerinden birine okuyup dinletirdi. Güçlü ve kuvvetli olmak istediğinde, birkaç gün oruç tutmazdı. Sonra oruç tutmadığı günleri sayar, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdiği sözden dönmüş olmamak için, tutamadığı günler kadar orucu kazâ ederdi. (Bkz. Buhârî, Savm 55, 56, 57, Teheccüd 7, Enbiyâ 37, Nikâh 89; Müslim, Sıyâm 181-193)

Demek oluyor ki, ibâdet ve tâatlerimizi gönül huzuru içinde îfâ edebilmek için, Cenâb-ı Hakk’ın lutfetmiş olduğu beden ve sıhhat nîmetlerini ölçülü kullanmak zarûrîdir.

Kişi, gücü kuvveti yerindeyken nâfile ibâdetlere istikrarlı bir şekilde devâm ederse, yolculukların zor anlarında, hastalıklarda veya yaşlılıkta onları îfâ edemese bile yüce Rabbimiz, bu ibâdetlerin ecrini ona yine ihsân eder. Bedeni amel edemez olduğu, hattâ yokluğa gittiği hâlde bile onun ecri, herhangi bir başa kakma olmaksızın, sonsuza kadar devâm eder. Bu mânâları müfessirler şu âyet-i kerîmeden çıkarmışlardır:

“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için, eksilmeyen, devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kul, yolculuğa çıkar yahut hastalanırsa, Allah, ona mukîm ve sıhhatli iken yaptığı amellerin benzerini yazar.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)

“Gece namaz kılmayı îtiyad hâline getiren kimse uyuyakalır da teheccüd namazına kalkamazsa, Allah ona teheccüd sevâbını yazar, uyuması da kendisi için bir sadakadır.” (Muvatta, Salâtü’l-Leyl, 1)

{

Ashâb-ı kirâmdan bâzıları birgün muhterem vâlidelerimize sorarak Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ibâdetlerini öğrenmek istemişlerdi. Onlar da gördüklerini anlattılar. Efendimiz’in îtidâl üzere yapmış olduğu ibâdetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine:

“–Allâh’ın Rasûlü nerede, biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler. İçlerinden biri:

“–Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi. Bir diğeri:

“–Ben de hayâtım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” dedi. Üçüncü sahâbî de:

“–Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim.” diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

“–Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allâh’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en hürmetkâr olanınızım. Fakat ben bâzen oruç tutuyor, bâzen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâb-ı kirâma kıyâmetten bahsetmişti. Onlar da çok duygulanıp ağladılar. Sonra içlerinden on kişi Osman bin Maz’ûn’un evinde toplandı. Aralarında Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali de vardı. Yaptıkları istişâre neticesinde, bundan böyle dünyadan el etek çekmeye, kendilerini hadım ettirmeye, gündüzlerini oruçla, gecelerini de sabaha kadar ibâdetle geçirmeye, et yememeye, hanımlarına olan alâkayı azaltmaya, güzel koku sürünmemeye ve yeryüzünde gezip dolaşmamaya karar verdiler.

Bu haber Peygamber Efendimiz’e ulaşınca, kalkıp Osman bin Maz’ûn’un evine gitti, fakat kendisini evde bulamadı. Hanımına, Osman ve arkadaşlarının kendisine gelmeleri için haber bıraktı. Onlar da bir müddet sonra Peygamber Efendimiz’in huzûruna çıktılar. Efendimiz, karar aldıkları hususları kendilerine tek tek sayarak:

“–Bu konularda ittifak etmişsiniz, öyle mi?” dedi. Onlar da:

“–Evet yâ Rasûlallâh! Bizim böyle karar almakta hayırdan başka bir gâyemiz yoktur.” dediler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ben bunlarla emrolunmuş değilim. Elbette sizin üzerinizde nefislerinizin hakkı vardır. Bâzen oruç tutun, bâzen tutmayın. Gece hem ibâdet edin hem uyuyun. Ben hem ibâdet ederim hem de uyurum. Oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler de. Et yediğim gibi hanımlarımla da berâber olurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”

Sonra ashâb-ı kirâmı toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:

“Birtakım kimselere ne oluyor ki hanımlarıyla beraber olmayı, yeme içmeyi, güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû olan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben size keşiş ve ruhban olmanızı emretmiyorum. Benim dînimde et yemeyi terk etmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara kapanmak da yoktur. Ümmetimin seyahati oruç, ruhbanlıkları (takvâları) ise cihaddır. Allâh’a ibâdet ediniz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, Ramazan orucunu tutunuz. Siz dosdoğru olunuz ki başkaları da öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dîni kendilerine zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların bakiyeleridir.”

Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (el-Mâide, 87) (Vâhidî, s. 207-208; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 182-183)

{

Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber Efendimiz girer ve:

“–Bu kadın kim?” diye sorar. Âişe vâlidemiz:

“–Bu filân hanımdır.” dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetmeye başlar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunları saymana gerek yok; gücünüzün yettiği nisbette ibâdet etmeniz size yeter. Allâh’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça Allah usanmaz!” buyurur. (Buhârî, Îmân, 32)

{

Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlara hitâb ederken, ayakta duran bir adam gördü ve onun kim olduğunu sordu. Ashâb:

“–O, Ebû İsrâîl’dir. Güneşte durmayı, oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve sürekli oruç tutmayı adamıştır.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ona söyleyiniz! Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın!” buyurdular. (Buhârî, Eymân, 31. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Eymân, 19)

İbâdet, riyâzat ve mücâhedede bile îtidâle riâyet etmek gerektiğine göre, diğer hususlarda bilhassa gereklidir.

{

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- ihtiyatlı davranma mevzuunda şu ibretli hâdiseyi nakleder:

“Bir fare gelerek çektiği bir fitili Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önüne, üzerinde oturmakta olduğu hasır minderin üstüne bırakıp gitti. Fitil, hasırdan bir dirhem kadar bir yer yaktı. Bunun üzerine, dâimâ tedbiri tavsiye eden Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:

«Uyuyacağınız vakit kandillerinizi söndürün. Zîrâ şeytan, böylelerine zararlı işlerde rehberlik eder ve sizi yakar.»” (Ebû Dâvûd, Edeb, 160-161/5247)

{

Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, teennî ve ihtiyat husûsunda Allah Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- îtikâfa girmişti. Bir gece O’nu ziyârete gidip konuştum. Sonra eve dönmek üzere kalktığım zaman O da beni evime götürmek üzere kalktı. Bu sırada Ensâr’dan iki kişi bizimle karşılaştı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i âilesiyle birlikte görünce, oradan çabucak uzaklaşmak istediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Biraz yavaş olun, yanımdaki Safiyye bint-i Huyey’dir.” dedi. Onlar:

“–Rasûlü’nün uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allâh’ı tenzîh ederiz yâ Rasûlallah!” deyince de:

“–Şeytan, insanın vücûdunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük -veya bir şüphe- atmasından endişe ettim.” buyurdu. (Buhârî, Îtikâf, 11; Müslim, Selâm, 23-25)

{

Dâimâ tedbirli ve ihtiyatlı olmayı tavsiye eden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetini şöyle îkaz buyurmuştur:

“Sizden biri, silâh ile din kardeşine işâret etmesin. Çünkü o bilmez, belki şeytan silâhı elinden boşandırır da, bu yüzden cehennemin bir çukuruna yuvarlanır gider.” (Buhârî, Fiten, 7; Müslim, Birr, 126)

“Bir kişi kardeşine demirle işâret ederse, onu elinden bırakıncaya kadar melekler kendisine lânet eder. Ana-baba bir kardeşine olsa bile.” (Müslim, Birr, 125; Tirmizî, Fiten, 4)

“Yanında ok varken mescitlerimize veya çarşı-pazarımıza uğrayan kimse, müslümanlardan herhangi birine onlardan bir zarar gelmemesi için, okunun ucundaki demiri eliyle tutsun.” (Buhârî, Salât 66, Fiten 7; Müslim, Birr 120-124)

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kınından çıkmış kılıcı elden ele vermeyi yasakladı.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 66; Tirmizî, Fiten, 5)

Arkadaşına doğru silâh tutmak, silâhla şaka yapmak gibi hareketlerin ne kadar zararlı olduğu herkesin mâlumudur. Peygamber Efendimiz de böyle hareketleri şiddetle yasaklamıştır. Herhangi bir düşman tehlikesi yokken, bayramlarda, çarşılarda ve insanların kalabalık olduğu yerlerde silâh taşımayı menetmiştir. Silâhı yanında olanların da onu, hiç kimseye zarar vermeyecek şekilde taşımalarını emretmiştir.

{

Ebû Seleme’nin anlattığına göre, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbı, ne îtidâlden sapan ne de tembellik eden kimselerdi. Sohbet meclislerinde yeri geldiğinde şiir okur ve câhiliye devrindeki hâtıralarını anlatırlardı. (İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef, V, 278)

Ebû Bekir es-Sakafî’nin bildirdiğine göre onlar biraz Kur’ân biraz da şiir okurlardı.[209]

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- talebeleriyle birlikte oturduğunda onlara bir müddet hadîs-i şerîf nakleder, sonra:

“–İştahımızı açın! Yâni latîfe yapın, şiir okuyun! Muhakkak ki rûh da, bedenlerin yorulması gibi yorulur.” der ve Arapların darb-ı mesellerini anlatmaya başlardı. Sonra yine derse döner ve bunu ihtiyaç duydukça defâlarca tekrarlardı. (Kettânî, II, 237)

{

Mısır’da başarılı bir vâlilik vazifesi icrâ etmiş olan Amr bin As -radıyallâhu anh-’a, bunu nasıl gerçekleştirdiği sorulduğunda şu cevâbı vermiştir:

“Etrafımdaki her bir insanla aramda bir ip varmış gibi düşünürüm. Bu ip gerilip kopma noktasına yaklaşınca, onu biraz gevşetirim. Gereğinden fazla gevşediğini hissettiğim anda ise onu hemen gererim. Böylece bütün insanlarla işlerimi muvâzene içinde devâm ettiririm.”

{

Hâsılı, aşırılıktan kaçınıp orta yolu tutmak ve teennî ile hareket etmek, İslâm’ın tavsiye ettiği takdîre lâyık bir harekettir. Bunun aksine aşırılık, tembellik ve ihtiyatsızlık ise, maddî-mânevî bütün emânet ve hizmetlerde dengeyi sarsan, beşerî muâmelelerdeki âhenk ve insicâmı aksatıp zaafa uğratan zararlı vasıflardır.

Bu itibarla müslüman, îtidâl ve teennî ile hareket etmeli, iyice düşünüp gerekli tedbirleri almadan işlerini aceleye getirmemelidir. İbâdet ve hayır işlerinde ise elini çabuk tutmalı, ancak îtidâlden uzaklaşıp aşırıya kaçarak kendini zor durumda bırakmamalıdır.