Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Bir şahıs, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
«–Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?» diye sordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Annen!» buyurdu. O sahâbî:
«–Ondan sonra kimdir?» diye sordu. Efendimiz:
«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:
«–Ondan sonra kim gelir?» diye sordu. Allah Rasûlü yine:
«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:
«–Sonra kim gelir?» diye sorunca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sefer:
«–Baban!» cevâbını verdi.” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1)
Diğer bir rivâyete göre o şahıs:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.” buyurdu. (Müslim, Birr, 2)
{
Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtu vesselâm-’a:
«–Allâh’ın en çok beğendiği amel hangisidir?» diye sordum.
«–Vaktinde kılınan namazdır.» diye cevap verdi.
«–Sonra hangi ibâdet gelir?» dedim.
«–Anne ve babaya iyilik ve itaat etmek.» buyurdu.
«–Daha sonra hangisi gelir?» diye sordum.
«–Allah yolunda cihâd etmek.» buyurdu.” (Buhârî, Mevâkît 5, Cihâd 1; Müslim, Îmân 137-139)
{
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle nakleder:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir kişi geldi. Yanında da yaşlı bir zât vardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ey filân! Yanındaki kimdir?» diye sordu. O kişi:
«–Babamdır.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi şu îkazda bulundu:
«–Onun önünde yürüme, ondan evvel oturma, onu ismiyle çağırma ve ona hakâret ettirme!»” (Heysemî, VIII, 137)
Bir kimse başkasının babasına hakâret eder veya kötü davranırsa, o da aynıyla mukâbele edebileceğinden, böylece evlât, kendi babasına hakâret ettirmiş ve kötülük etmiş olur.
{
Bir sahâbî, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a:
“–Hicret ve cihâd etmek üzere Sana bey’at ediyorum. Bunların sevâbını Allah’tan dilerim.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Anne ve babandan hayatta olan var mı?” diye sordu. O zât:
“–Evet, her ikisi de hayatta.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allah’tan sevap kazanmak istiyorsun değil mi?” diye sordu. Sahâbî:
“–Evet.” deyince Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–(O hâlde) ana ve babanın yanına dön. Onlara iyi bak!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd 138, Edeb 3; Müslim, Birr 6)
{
Ashâb-ı kirâmdan bir zât, Yemen’den hicret ederek Medîne-i Münevvere’ye Efendimiz’in huzûruna gelmiş ve cihâda katılmak üzere O’ndan izin istemişti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“–Yemen’de kimsen var mı?”
“–Anam-babam var, yâ Rasûlallah!”
“–Onlar sana izin verdiler mi?”
“–Hayır, vermediler.”
“–Haydi Yemen’e git; onlardan izin iste! İzin verirlerse gel, cihâd et! Vermezlerse, anneni-babanı memnun etmeye çalış!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 31/2530)
{
Vaktiyle bir sahâbî, Allah Rasûlü’nün huzûruna geldi ve:
“–Ana ve babamı geride ağlar durumda bıraktım ve hicret etmek üzere sana bey’at etmeye geldim.” dedi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu zâta şu mânidâr cevâbı verdi:
“–Hemen onların yanına dön! Onları ağlattığın gibi yüzlerini tekrar güldür!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 31/2528; Nesâî, Bey`at, 10)
Hicret ve nâfile cihâd için bile ana-babadan izin almak şart koşulduğuna göre, diğer işlerde onların iznini almak daha evlâdır.[161]
{
Peygamber Efendimiz birgün otururken sütbabası çıkageldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hürmeten elbisesinin bir kısmını yere serdi ve onu üzerine oturttu. Az sonra sütannesi geldi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- onun için de elbisenin diğer tarafını serdi, o da elbisenin üzerine oturdu. Biraz sonra süt-oğlan kardeşi geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun için de ayağa kalktı ve onu da önüne oturttu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120/5145)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, süt akrabâlarının hatırı için Huneyn’de alınan esirlerden kendi hissesine düşenleri serbest bırakmış, ashâb-ı kirâm da aynı fazîletten nasîb alabilmek için gönül rızâsı ile:
“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Rasûlü’ne hibe eyledik!” demişlerdir.[162] Böylece o gün altı bin esir, dünyevî hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılmıştır.
{
Hazret-i Ebû Bekir’in kızı Esmâ -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:
İslâm’a girmemiş olan annem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında yanıma gelmişti. Allah Rasûlü’nün fikrini öğrenmek için:
“–Annem, beni özleyip gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordum. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Evet, annene iyi davran!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 29, Edeb 8; Müslim, Zekât 50)
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayâtı, akrabâlarına ve diğer insanlara karşı nice vefâkârlık numûneleriyle doludur:
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın annesi Fâtıma bint-i Esed -radıyallâhu anhâ-, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber’e öz annesiymiş gibi hizmet etmişti. Bu sâlihâ kadın vefât ettiği zaman Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâzenin yanına gelmiş, başucuna oturmuş ve onun fedâkârâne hizmetine Hak katında şâhitlik ederek şöyle buyurmuştur:
“Ey annem! Allah sana rahmet eylesin. Sen, benim öz annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden mahrum bırakarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu arzu ederdin.”
Sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâzenin üç kere yıkanmasını emir buyurdu. Sıra, içinde kâfûr denilen güzel kokunun bulunduğu suya gelince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu suyu onun üzerine kendi eliyle döktü. Sonra kendi gömleğini çıkarıp ona giydirdi. Cenâze bu gömlek üzerinden kefenlendi.
Kabir açılıp sıra cenâzenin konulacağı lahdin (yâni mezarın dip kenarındaki oyuğun) hazırlanmasına gelince, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu bizzat kendisi kazdı ve toprağını kendi elleriyle çıkardı. Bu işi bitirdikten sonra orada bir müddet yan üstü uzandı ve şöyle buyurdu:
“Dirilten ve öldüren, Allah’tır. O, hiç ölmeyen diridir. (Ey Allâh’ım!) Annem Fâtıma bint-i Esed’e mağfiret eyle! Ona hüccetini (kelime-i tevhîd’i) telkin eyle ve girdiği yeri (kabrini) ona genişlet. Peygamber’inin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için (duâmı kabûl eyle). Şüphe yok ki Sen, merhametlilerin en merhametlisisin…”
Sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cenâze için dört tekbir getirdi, ardından da Hazret-i Abbâs ve Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- ile birlikte bizzat kendisi cenâzeyi kabre koydular.” (Taberânî, Kebîr, XXIV, 351-2; Ya’kûbî, II, 14; İbn-i Abdilber, IV, 1891)
{
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:
Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Uyumuştum, kendimi cennette gördüm. Bir kimsenin sesini işittim, Kur’ân okuyordu.
«–Bu kimdir?» diye sordum.
«–Bu, Hârise bin Nûmân’dır.» dediler.”
Bunu anlatan Efendimiz, sözlerine şöyle devâm etti:
“–İyilik işte böyle olur, iyilik işte böyle olur!”
Rivâyetin sonunda, Hârise -radıyallâhu anh-’ı bu mertebeye yükselten meziyetinin, annesine çok iyi davranması olduğu beyân edilerek, “O, annesine karşı en iyi davranan bir sahâbî idi.” denilmektedir. (Ahmed, VI, 151-152; Hâkim, IV, 167)
{
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatır:
Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh-’ın annesi vefât etmişti. O, Peygamber Efendimiz’e gelerek:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Yanında bulunmadığım bir sırada annem vefât etti. Onun adına sadaka versem kendisine bir faydası dokunur mu?” diye sordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet.” buyurunca, Sa’d -radıyallâhu anh-:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz de şâhid olunuz ki meyve bahçemi annem adına tasadduk ediyorum.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 15)
{
Mâlik bin Rebîa -radıyallâhu anh- şöyle der:
Birgün biz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda otururken Selimeoğulları’ndan bir adam çıkageldi ve:
“–Yâ Rasûlallah! Anamla babam öldükten sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?” diye sordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Evet, onlara duâ ve istiğfarda bulunursun, vasiyetlerini yerine getirirsin, akrabâsını koruyup gözetirsin, dostlarına da ikramda bulunursun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120/5142; İbn-i Mâce, Edeb, 2)
{
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Zülhuleyfe’de otururdu. Annesi bir evde kendisi de başka bir evde ikâmet ederdi. Evinden çıkıp gideceği zaman annesinin kapısında durup şöyle seslenirdi:
“–Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey anneciğim!” Annesi:
“–Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun yavrum!” karşılığını verirdi. Sonra Ebû Hüreyre:
“–Beni küçükken şefkatle büyütüp yetiştirdiğin gibi Allah da sana merhamet eylesin!” derdi. Annesi de:
“–Bana yaşlılığımda iyilik ve ihsanda bulunduğun gibi Allah da sana merhamet eylesin, seni hayırla mükâfatlandırsın ve senden râzı olsun!” cevâbını verirdi.
Ebû Hüreyre evine döndüğü zaman da aynı şeyleri yapardı. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 12, 14)
{
Abdullah bin Dînâr der ki:
Bir defâsında İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-, Mekke’ye gitmek üzere yola çıktı. Deveye binmekten usandığı zaman bindiği bir merkebiyle, başına sardığı bir de sarığı vardı. Birgün İbn-i Ömer merkebin üzerinde iken bir bedevîye rastladı. Ona:
“–Sen falan oğlu falan değil misin?” diye sordu. O şahıs:
“–Evet.” deyince merkebi ona verdi ve:
“–Buna bin!” dedi. Sarığını da ona uzatarak;
“–Bunu da başına sar!” dedi. Arkadaşlarından biri İbn-i Ömer’e:
“–Allah seni affetsin. Merkebini ve başına sardığın sarığı şu bedevîye boşuna verdin!” deyince İbn-i Ömer şunları söyledi:
“–Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i;
«İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun âilesini kollayıp gözetmesidir.» buyururken işittim. Bu adamın babası, babam Hazret-i Ömer’in dostuydu.” (Müslim, Birr, 11-13; Ebû Dâvûd, Edeb, 120; Tirmizî, Birr, 5)
{
Büyük velî İmâm-ı Âzam -rahmetullâhi aleyh-, Bağdad zindanlarında zulmün acı kırbaçları altında inlerken:
“–Aman bu hâlimi anneciğim duymasın; mahvolur! Ben onun üzülmesine dayanamam!..” diyerek anne muhabbetinin müşahhas bir misâlini vermiştir.
{
Mâneviyat yolunun büyüklerinden ve yüce mürşidlerimizden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin bir vasiyet niteliğindeki şu nasihati, yüksek bir İslâm ahlâkını gözler önüne sermektedir. Hazret-i Pîr buyuruyor ki:
“Bizim kabrimizi ziyârete gelenler, önce vâlidemizin kabrini ziyâret etsinler!”
Nitekim bugün, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin kabrini ziyârete gidenler, önce annesinin kabrini ziyâret etmektedirler.
Abdurrahman Câmî -kuddise sirruh- da anne muhabbetiyle alâkalı olarak:
“Ben annemi nasıl sevmem ki; o beni bir müddet cisminde, uzun bir zaman kucağında, ölünceye kadar da kalbinin şefkat köşesinde taşımıştır. Ona hürmetsizlik göstermekten daha kötü bir şey bilmiyorum!..” demiştir.
{
Velhâsıl, insan üzerindeki anne-baba hakkı, ölçüye gelmeyecek derecede büyük ve ehemmiyetlidir. Îmandan sonra yapılacak en mühim iş, anne-babanın hizmetini görerek onları memnûn etmektir. Şirk koşmayı ve günah işlemeyi emretmedikleri müddetçe onlara itaat edip isyânkâr olmamaktır.
Cennetin yolu, anne-babanın rızâsından geçer. Cenâb-ı Hak cenneti sâliha annelerin ayakları altına sermiş, babayı da cennetin orta kapısı kılmıştır. Artık dileyen onları memnûn etsin, dileyen de kırıp incitsin!..
