İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Ebedî saâdet rehberimiz ve emsâlsiz örnek şahsiyet Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zarûret olmaksızın ve sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Konuşması müslümanlara faydalı olacak, onları birbirine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı ve soğukluğu giderecekse konuşurdu. Konuşma hâlinin zikir olmasına dikkat ederdi. Yüksek sesle konuştuğu aslâ görülmezdi. Kısa ve özlü konuşur, sözü lüzumsuz yere uzatmazdı.

Cuma ve bayram hutbelerini de ölçülü tutar, ne çok uzatır, ne de anlaşılmayacak derecede kısaltırdı. Bu sebeple, kendisini dinleyenler, son derece canlı ve uyanık olur, sanki başlarında bir kuş varmış da kıpırdasalar uçuverecekmiş gibi bir dikkat, huzur ve heyecan hâlinde bulunurlardı. Efendimiz’in mübârek ağzından çıkan nasihatleri tefekkür ve idrâk eder, hattâ ezberleyip birbirlerine tekrar ederlerdi.

Allah Rasûlü, az sözle çok şey ifâde etme üslûbunu tercih ederdi. Ancak bunu yaparken, insanların anlama kâbiliyetini de mutlaka hesâba katardı. Anlaşılmayacak şeyler söylemezdi. Herkes söylenenden ders alırdı.

Konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı, kelimeleri net, ne fazla ne de eksik idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından rahatça anlaşılırdı.

Enes -radıyallâhu anh-’ın haber verdiğine göre; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözünün iyi anlaşılması için konuşmasını üç defâ tekrarlardı. Bir topluluğun yanına varıp onları selâmlayacağı zaman, üç defâ selâm verirdi. (Buhârî, İlim 30, İsti’zân 13)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in konuşması, herkesin anlayacağı şekilde açık ve netti.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18/4839)

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sizin yaptığınız gibi çabuk çabuk konuşarak sözlerini arka arkaya sıralamazdı.” (Buhârî, Menâkıb, 23)

İnsanları hayra dâvet ederken ve onlara İslâm’ı tebliğ ederken güzel öğütlerle, hikmetli söz ve misâllerle konuşmak, Peygamber Efendimiz’in üslûbu idi. Bütün insanları kuşatan engin merhametiyle O, iyilik, hidâyet, kurtuluş, fazîlet ve insanlık adına, tatlı tatlı, ağır ağır yağan yağmur gibi, gönülleri yeşertirdi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyduğu kâideleri en açık delillerle sağlamlaştırır, en özlü hikmetlerle açıklardı. Bir suâl tevcih edildiğinde, verdiği cevap çok net olur, kendisiyle mücâdele edildiğinde, getirdiği deliller sapasağlam ve apaçık olurdu.

Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- şakalaşırdı; fakat şakalarında ne bir aşırılık ne de hakîkat dışı bir beyân olurdu. Biriy­le konuştuğunda, yalnız başıyla değil bütün vücuduyla ona yönelirdi.

Hâsılı O, insanların en fasih, veciz ve hikmetli konuşanı, en özlü söz söyleyeni ve merâmını en doğru şekilde ifâde edeni idi.

{

Birgün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-:

“–Ey Allâh’ın Elçisi! Seni rahatsız etmeyeceksem, yanına yaklaşmama izin verir misin?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“–Yaklaş!” buyurdu. Muâz O’na yaklaştı, yan yana ilerlemeye başladılar. Hazret-i Muâz:

“–Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin, eğer Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz:

“–Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.”

“–Yâni oruç tutmak, zekât vermek mi?”

“–Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”

Muâz -radıyallâhu anh-, bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:

“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” diyordu. Hazret-i Muâz:

“–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz ağzını gösterdi ve:

“–Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz’ın dizine vurdu ve ona şunları söyledi:

“–Allah hayrını versin Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya faydalı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)

{

Yine Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hâdise de, hem Peygamber Efendimiz hem de Hazret-i Muâz tarafından tatbik edilen pek çok konuşma edebi ihtivâ etmektedir. Hâdise, hülâsa olarak şöyledir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlarla birlikte Tebük Gazvesi’ne çıkmıştı. Yolda Muâz -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü -sal­lâllâhu aleyhi ve sellem-’i tâkip etmeye başladı. Bir ara Muâz’ın devesi tökezledi, Muâz hemen devenin gemini çekti ve ona vurdu. Bu seslerden Allah Rasûlü’nün devesi ürktü. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüzündeki peçeyi kaldırıp baktığında yakınında sâdece Muâz’ın bulunduğunu gördü. Ona seslendi ve:

“–Ey Muâz!” buyurdu. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Buyur yâ Rasûlallah!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yanıma yaklaş!” buyurdu. Muâz da öyle yaklaştı ki, neredeyse hayvanları birbirlerine değiyordu. Muâz -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün yakınlık gösterip kendisiyle baş başa kaldığını görünce:

“–Yâ Rasûlallah! İzin verirseniz size, beni hasta edip dertlendiren ve mahzûn eden bir husûsu sormak istiyorum.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Dilediğini sor!” buyurdu. Hazret-i Muâz:

“–Yâ Nebiyyallâh! Beni cennete koyacak bir amel söyleyiniz, başka da bir şey sormayacağım.” dedi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz üç defâ tekrar ederek şöyle buyurdu:

“–Âferin! Cidden büyük bir şey sordun. Ancak bu, Allâh’ın hakkında hayır murâd ettiği kimse için kolaydır.” Sonra da şöyle devâm etti:

“–Allâh’a ve âhiret gününe îmân edersin, namazı kılarsın, sâdece Allâh’a kulluk edersin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, ölene dek bu hâl üzere olursun!”

Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallah! Tekrar eder misiniz?” diye ricâda bulununca, Efendimiz bunu üç defâ tekrar etti…

(Ahmed, V, 245-246)

{

Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- yolda bir domuza rastlar. Ona; “Selâmetle yoldan çekil!” der. Yanında bulunanlar:

“–Bunu şu domuz için mi söylüyorsun?” diye sorarlar. (O ise domuz kelimesini telâffuz etmekten sakındığını ifâde etmek üzere):

“–Ben, dilimi çirkin şeyi söylemeye alıştırmaktan korkuyorum!” cevâbını verir. (Muvatta, Kelâm, 4)

{

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, birgün Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı, dilini tutmuş çekiştirirken gördü.

“–Ne yapıyorsun ey Rasûlullâh’ın halîfesi?” diye sordu. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Beni bu yollara şu dilim sürükledi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«Bedende hiçbir uzuv yok ki, Allâh’a, dilin lüzumsuz ve çirkin konuşmalarından şikâyet etmesin!» buyurdular.” cevâbını verdi. (Heysemî, X, 302)

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- o kadar derin bir haşyetullâh içindeydi ki, ağzından ufak bir lüzumsuz sözün çıkmasından bile endişe ediyordu.

{

Kubâs bin Üşeym -radıyallâhu anh-:

“–Ben ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fil Senesi’nde doğduk.” demişti. Osman bin Affân -radıyallâhu anh- ona:

“–Sen mi daha büyüksün, yoksa Pey­gamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi daha büyük?” diye sordu.

Mübârek sahâbî, şu edeb ve incelik dolu karşılığı verdi:

“–Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, benden çok çok ve târife sığmaz derecede büyük­tür. Doğumda ise ben O’ndan daha eskiyim…” (Tirmizî, Menâkıb, 2/3619)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Bir adam; «–Vallâhi Allah falancayı mağfiret etmeyecek!» diye kestirip attı. Allah Teâlâ Hazretleri de; «–Falancayı mağfiret etmeyeceğim husûsunda yemin eden de kim? Ben onu mağfiret ettim, senin amelini de iptâl ettim!» buyurdu.” (Müslim, Birr, 137)

Dînî hususlarda ve bilhassa Cenâb-ı Hak ile alâkalı konuşurken çok dikkatli olmalı, haddi aşan sözler söylemekten titizlikle sakınmalıdır.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“İsrâiloğulları içinde birbirine zıt istikâmette iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibâdette gayret gösteriyordu. Âbid olan, diğerine günah işlerken rastlardı da; «Vazgeç!» derdi. Birgün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine; «Vazgeç!» dedi. Öbürü:

«–Beni Allâh ile başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?» dedi. Öbürü:

«–Vallâhi Allah seni mağfiret etmez.» Veya; «–Allah seni cennetine koymaz!» dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ, ibâdette gayret edene:

«–Sen Ben’im elimdekine kâdir misin?» dedi. Günahkâra dönerek:

«–Git, rahmetimle cennete gir!» buyurdu. Diğeri için de:

«–Bunu ateşe götürün!» diye emretti.”

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- der ki:

“(Adamcağız Allâh’ın gazabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de helâk etti.”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 43/4901)

Bu sebeple, Allah rızâsını celbedici en ufak davranışları bile îfâ etmeli, diğer taraftan Allâh’ın gazabını celbedecek en küçük bir fiilden dahî kaçınmalıdır. Bu fânî dünyada, sanki bir mayın tarlasında yürüyormuşuz gibi, her hâlimizi îtinâ ile kontrol etmeliyiz. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz cennete bir karış kalıp da kaybedenleri, cehenneme bir karış kalıp da kazananları haber vermektedir. Cenâb-ı Hak, ölüm gelene kadar kulluğu îtinâ ile yaşamamızı tavsiye ederek şöyle buyurur:

“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99)

{

Kays bin Bişr şöyle anlatır:

Bana, Ebu’d-Derdâ’nın arkadaşı olan babam şöyle haber verdi:

Dımaşk’ta, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından İbnü’l-Hanzaliyye isminde bir zât vardı. Bu adam yalnız başına yaşayan ve insanlarla çok az görüşen bir kimse idi. Hep namaz kılar, namazdan ayrılıp çoluk-çocuğunun yanına giderken de tekbîr ve tesbîh ile meşgul olurdu. Biz Ebu’d-Derdâ’nın yanında otururken bu zât yanımıza uğradı. Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- ona:

“–Bize fayda sağlayacak, size zararı dokunmayacak bir söz söyleyebilir misiniz?” dedi. İbnü’l-Hanzaliyye, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda cereyân eden bir hâdiseden bahsetti ve Allah Rasûlü’nün mübârek hadîslerinden nakletti…

İbnü’l-Hanzaliyye -radıyallâhu anh-, başka birgün yine yanımıza uğramıştı. Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- bu defâ da ona:

“–Bize fayda sağlayacak, size zararı dokunmayacak bir söz lutfetseniz!” dedi. O da yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den birtakım hadîs-i şerîfler nakletti. Bu hâdise böyle birkaç kez tekrar etti… (Ebû Dâvûd, Libâs, 25; Ahmed, IV, 179-180)

Ne güzel bir konuşma edebi… Ebu’d-Derdâ Hazretleri bu sahâbîyi her görüşünde kendisinden dinleyenlere faydası olan, söyleyene de zararı dokunmayan bir söz ricâ ediyor, o da hep Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bahsediyor. O’nun güzel davranışlarını ve hikmet dolu sözlerini naklediyor. Kişiye dünya ve âhirette fayda vermeyecek boş sözlerden titizlikle sakınıyor. İşte hepimize örnek olacak, muhteşem bir edeb hâli…

{

Ebu’l-Müleyh, bir adamdan naklen şöyle demiştir:

Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terkisinde idim. Hayvanın ayağı kaydı. Ben; “–Kör şeytan!” demiş bulundum. Bana:

“–Böyle söyleme, zîrâ böyle söylersen şeytan büyür, büyür, hattâ ev kadar olur ve; «Kendi gücümle onu yere serdim!» der. Fakat sen; «Bismillâh!» de! Zîrâ böyle söylersen, o küçülür ve sinek kadar olur.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 77/4982)

{

Avrupalı müelliflerden Viguier, Osmanlı toplumuyla alâkalı müşâhedelerinde şöyle der:

“…Sohbet edenlerin ifâdeleri veciz ve telâffuzları da pek temizdir. Tebessümlerinde incelik ve el hareketlerinde ayrı bir zarâfet ve sâdelik vardır. Ecnebîleri en çok hayrette bırakan cihet, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umûmiyetle sözünü pek kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar güzel bir dikkat hâlindedir. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle müdâfaa ederler. Söylenen sözlerde herhangi bir fenâlık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe mugâyir lâubâlî lakırdılar yoktur. Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riâyet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlılar’ın ahlâkî husûsiyetleri, insanı âdeta teshîr eder…”

{

Sözün özü, insan dilinin altında gizlidir. Konuşması edepli olan kişinin kendisi de edeplidir. Öyleyse, konuşma edebine sâhip olabilmek için İslâm’ın emrettiği güzel ahlâka sâhip olmak gerekmektedir. Diğer bir ifâdeyle, kelâmî bir mûcize olan Kur’ân’a muhâtap kılınan müslümanların, onun ahlâkıyla ahlâklanması ve onun kelâmî güzelliklerine de yaklaşmaya çalışması lâzımdır.

Güzel konuşmak için, evvelâ dinlemeyi öğrenmek şarttır. Cenâb-ı Hak, çok dinleyip az konuşması için insana iki kulak, bir dil bahşetmiştir. Çok konuşmak, insanı kısa zamanda gözden düşürür. O hâlde az ve yerinde konuşmalı, ölçüyü kaçırmadan sükûnet ve teennî ile söz söylemelidir. Zîrâ söz, ok gibidir, ağızdan çıktıktan sonra bir daha geri dönmesi mümkün değildir. Söylemeden önce sen ona hâkim iken, söyledikten sonra o sana hâkim olur. Yâni kendi sözünün mahkûmu durumuna düşersin. Söylenmeyen bir sözü her zaman için söylemek mümkündür, lâkin söylenen bir sözü de dâimâ müdâfaa etmek ve hesâbını vermek mecbûriyeti vardır. Söz vardır iş bitirir, söz vardır baş yitirir. Bunu Yûnus Emre Hazretleri ne güzel ifâde eder:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ede bir söz.