İÇİNDEKİLER
ARAMA:

b. Âile Hakkı

b. Âile Hakkı

İnsan, fıtratı îcâbı bir âile kurmaya ve o âile içinde yaşamaya muhtaçtır. Bunun hâricindeki bir hayat, insana huzur ve saâdet vermekten uzaktır. Lâkin âile yuvasının huzur ve saâdet bahşetmesi için de, âile efrâdının, üzerlerine düşen hak ve vazifeleri bilmeleri ve bunlara riâyet etmeleri zarûrîdir.

İnsana en yakın kimseler âile fertleri olduğundan, en büyük mes’ûliyet ve haklar da yine onlara âittir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“…Akrabâlar da Allâh’ın hükmüne göre birbirlerine, diğer mü’minlerden ve Muhâcirler’den daha yakındır…” (el-Ahzâb, 6)

Babanın, annenin ve çocukların birbirleri üzerinde hakları vardır. Baba, hanımını ve çocuklarını en güzel şekilde terbiye edip ihtiyaçlarını helâlinden temin ederek onları âhirete hazırlamalıdır.

Anne, kocasına karşı vazifelerinde hassas davranmalı, evine ve çocuklarına sâhip çıkmalıdır. “Yuvayı kuran dişi kuştur.” darb-ı meselince, kanaatkâr olmalı, israftan kaçınmalı ve her hususta büyük bir dirâyetle hareket etmelidir.

Anne-baba, çocuklarına karşı adâletli davranmalı, ayrımcılık yapmamalıdır. Çocuklar da anne babalarına karşı son derece hürmet ve muhabbet hisleriyle dolu olmalı, onlara itaat ederek her türlü hizmetlerine koşmalıdırlar.

Âile içinde yapılacak en mühim iş, âile fertlerine İslâmî bir terbiye vermek ve onların ebedî saâdeti kazanmaları için çalışmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Âilene namazı emret! Kendin de ona sabırla devâm et!..” (Tâhâ, 132)

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk-çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz!..” (et-Tahrîm, 6)

Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde müfessirler, âile fertlerinin ve bilhassa çocukların gözetilip korunmasından ve dînî terbiyesinden, daha ziyâde babanın mes’ûl olduğunu ifâde ederler.[163]

Dînî ve uhrevî haklardan sonra dünyevî ihtiyaçlar gelir. Muâviye bin Hayde -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“–Yâ Rasûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?” diye sordum. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin çirkin olduğunu söylememek, onları yataklarında yalnız bırakmak gerekirse bu işi sâdece evde yapmaktır.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 40-41; İbn-i Mâce, Nikâh, 3)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âilesinin rızkını temin için lüzûmu kadar çalışmış, bu yolda gösterilen gayretlerin de ibâdet ve infak yerine geçeceğini beyân etmiştir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Allah yolunda sarf ettiğin, köle âzâd etmek için harcadığın, fakire sadaka olarak verdiğin ve bir de âile fertlerinin ihtiyaçları için harcadığın para var ya! İşte bunların içinde sana en çok sevap kazandıracak olanı, âilen için harcadığındır.” (Müslim, Zekât, 39)

Bu müjde, Rabbimizin mü’minlere olan büyük bir ihsânı ve lutfudur. Cenâb-ı Hak, kullarını helâlinden kazanmaya sevk etmektedir. Kişi, âilesinin maîşetini helâlinden temine çalışırken, hem kimseye muhtaç olmayacağını hem de sevap kazanarak âhirete hazırlık yaptığını düşünerek rahatlar ve huzur bulur.

Âile fertleri, fıtratlarına ve durumlarına göre vazife taksiminde bulunmalıdırlar. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, âile içinde iş bölümü yaparken kızı Hazret-i Fâtıma’ya ev işlerini, damadı Hazret-i Ali’ye de dışarıda görülecek işleri tavsiye etmiştir.[164]

Babanın temin edeceği mesken; ister kira, ister mülkiyet şeklinde olsun, âile fertlerini rahatça barındırabilecek genişlikte ve mümkün olduğu kadar iyi bir muhitte ve güzel komşular arasında olmalıdır.

Yine baba, giyim husûsunda kendisine, hanımına ve çocuklarına kışlık ve yazlık olmak üzere en az iki elbise temin etmek mecbûriyetindedir. Cuma günleri, bayram ve düğün merâsimleri gibi sevinçli günlerde giyilmek üzere ayrı elbise yaptırmak da meşrû ve mübahtır, yâni günah değildir.

Evin reisi, hanımından habersiz uzun yolculuklara çıkmamalıdır. Yine eve, habersiz ve kim olduğunu bilmediği yabancı misâfirler getirmemelidir. Hanımından, meşrû ölçülerin dışında nâmahremlerin karşısına çıkmasını ve onlara hizmet etmesini istememelidir. Âilesini mümkün mertebe karışık ortamlardan uzak tutmalıdır.

Babanın, âile fertlerine karşı güzel ahlâk sâhibi olması ve hüsn-i muâmelede bulunması da, başta gelen vazifelerindendir. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Sizin en hayırlınız, âile fertlerine karşı hayırlı olandır. Âilesine en hayırlı olanınız ise benim.” (Tirmizî, Menâkıb, 63/3895; İbn-i Mâce, Nikâh, 50)

“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ‘, 61)

Âile hayâtında muhabbet, şefkat ve merhamet hisleri önde olmalıdır. Ev hayâtında akıllarını, kalplerinin önünde tutan kişiler, kuru bir beraberlikten başka bir şey elde edemezler. Böylelerinin evleri “âile yuvası” olmaktan çıkıp sırf duvarlarla ihâta edilen bir “mesken” hâline gelir.

Âile içinde affedici ve uysal olmalıdır. Kişi, kızgınlıkla herhangi bir yemin edip de sonra onun hayır olmadığını anladığında, hemen bundan vazgeçip yeminine keffâret vermelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“…Ben, Allah diler de, «Vallâhi» diye bir hususta yemin ederim, sonra ondan daha hayırlısını görür, yeminimin keffâretini verip daha hayırlı olanı yaparım.” (Buhârî, Eymân 1, Keffârât 10; Müslim, Eymân 7)

Böyle davranmayarak, kişinin âilesi hakkında hayırlı olmayan bir yemini ısrarla sürdürmesi, onu Allah katında, keffâret vererek de olsa yemîninden dönmesinden daha günahkâr yapar.[165]

Âile içinde hanımın takvâ ve istikâmeti; kocasını, çocuklarını, akrabâlarını ve hattâ komşularını hayır ve hasenâta teşvik edecek mâhiyette olmalıdır. Sâliha bir hanım, etrafına saâdet saçan, cennet kokulu bir çiçektir. Fahr-i Kâinât Efendimiz ne güzel buyurur:

“Sâliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrû isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhâfaza eder.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kocalarının hakkını îfâ eden kadınlara şu müjdeyi vermiştir:

“Kocası kendisinden memnun olduğu hâlde ölen kadın cennete girer.” (Tirmizî, Radâ`, 10/1161; İbn-i Mâce, Nikâh, 4)

Akıllı bir hanım, kocasının huyunu, alışkanlıklarını ve kendinden beklediği davranışları kısa zamanda kavrar. Evinin ve kendisinin temiz ve düzenli olmasına dikkat eder. Kocasını devamlı güler yüzle karşılar. Sabah giderken duâlarla uğurlar. “Kazancın az da olsa helâlinden olsun, helâl olarak ne getirirsen ben râzıyım!” diye îkazda bulunur. Yemeğini zamanında hazırlar. Kocasının sevip hoşlandığı şeyleri yapmaya gayret eder. Kanaatkâr ve tutumlu olur.

Evlâtların da anne-baba üzerinde hakları vardır. İbn-i Ömer’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ (Kur’ân-ı Kerîm’de) bâzı kullarını «Ebrâr» diye isimlendirmiştir. Çünkü onlar hem baba ve annelerine hem de çocuklarına iyilik ve ihsanda bulunmuşlardır. Anne-babanın senin üzerinde hakları olduğu gibi, aynı şekilde çocuğunun da senin üzerinde hakkı vardır.” (Heysemî, VIII, 268)

Cenâb-ı Hak, âileye bir yavru lutfettiğinde, sağ kulağına ezan, sol kulağına da kâmet okuyarak ona güzel bir isim vermek, anne-babanın başta gelen vazifesidir.[166] Durumu müsâit olanlar, doğumdan bir hafta sonra Allâh’a şükür için Akîka kurbanı kesmeli, çocuğu tıraş ederek saçlarının ağırlığınca gümüşü fakirlere infâk etmelidir.[167]

Âiledeki çocuklar, Kur’ân’ın bereket ve feyiz dolu ikliminden, bilhassa peygamberlere âit kıssalardan ve bu kıssalardaki ilâhî mesajlardan haberdâr olarak yetişmelidir. Anne-babaları onlara, her şeyden evvel zarûrî olan dînî bilgileri öğretmelidir. Daha sonra da tercih edecekleri meslekle alâkalı İslâmî hükümleri öğrenmelerine yardımcı olmalıdır.

Âile fertleri, nefsin, şeytanın ve hâriçteki kötü niyetli kimselerin hîle ve desîselerine karşı Allâh’a sığınarak müteyakkız olmalıdırlar. Çünkü bunlar, en mukaddes bir müessese olan âile yuvasını yıkmak için ellerinden geleni yaparlar. Âileyi yıktıklarında umûmî ahlâkı ve dîni de yıkabileceklerini çok iyi bilirler. Bu husûsun ehemmiyetini gösteren şu hadîs-i şerîf ne kadar câlib-i dikkattir:

“İblis’in arşı denizdedir. Avenesini insanları azdırmak ve saptırmak için yeryüzüne salar. Onun katında en büyük ve en kıymetli olanı, insanları en çok azdıranıdır. Onlardan biri gelip; «–Bugün ben şöyle şöyle yaptım.» der. Bunun üzerine iblis ona; «–Hiçbir şey yapmamışsın!» der. Sonra diğer biri gelip; «–Ben (zaafını yakaladığım) kişinin yakasını bırakmadım, tâ hanımından onu ayırıncaya kadar ardından gittim.» der. Buna çok sevinen iblis onu kendine yaklaştırır ve yanından ayırmaz, üstelik ona; «–Sen ne güzelsin!» diye iltifat eder.” (Müslim, Münâfıkîn, 66)

Mü’minler, nefse ve şeytana fırsat vermeden huzurlu âile yuvalarını ayakta tutmaya ve sayılarını artırmaya çalışmalıdırlar. Âilelerinin haklarını güzelce îfâ etme gayreti içinde olmalıdırlar. Bu haklar îfâ edilmediğinde, kıyâmette acıklı bir azâba dûçâr olunacağı muhakkaktır. O günkü hesâbın şiddetinden, herkes birbirinden kaçmak ister, ancak nâfile!..

Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:

“Kıyâmet günü kişi kardeşinden, anasından, babasından, hanım ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 34-37)

O gün insanlar yakınlarından, hak talebinde bulunmasınlar diye kaçmak isteyeceklerdir. Dünyada Allah Teâlâ’nın rızâsı istikâmetinde yaşayanların yüzleri sevinçten parlarken, vazifelerini ihmâl edenlerin yüzü de korku, hüzün ve pişmanlıktan simsiyah kesilecektir.

Cenâb-ı Hak bizleri, üzerindeki bütün hakları tam olarak îfâ ederek huzûruna yüzakıyla çıkabilen bahtiyar kullarından eylesin…

Âmîn!