Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Beşir bin Akrabe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Uhud günü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaştım.
«–Babam ne durumda?» dedim.
«–Şehîd oldu, Allâh’ın rahmeti onun üzerine olsun!» buyurdu.
Ağlamaya başladım. Beni aldı, başımı okşadı ve hayvanına bindirdi. Sonra da:
«–Ben baban, Âişe de annen olsa râzı olmaz mısın?» buyurdu. (Heysemî, VIII, 161)
Ben de:
«–Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallah, tabiî ki râzı olurum!» dedim.
Şu anda saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.”[96]
{
Kazâ Umresi dönüşü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’den çıkarken, Hazret-i Hamza’nın kızı Ümâme -radıyallâhu anhâ- peşine takıldı ve:
“–Amcacığım, amcacığım!” diye seslendi. Hazret-i Ali onu alıp elinden tuttu ve Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya:
“–Amcanın kızını yanına al!” dedi. Medîne’ye gelince Ümâme’ye bakma husûsunda Hazret-i Ali, Zeyd ve Câfer -radıyallâhu anhüm ecmaîn- ihtilâfa düştüler. Hazret-i Ali:
“–O benim amcamın kızıdır! Ona ben bakmalıyım.” diyordu.
Câfer -radıyallâhu anh-:
“–O hem amcamın kızı, hem de ben onun teyzesi ile evliyim!” diyordu.
Zeyd de:
“–O benim kardeşimin kızıdır!” diyordu. (Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hamza -radıyallâhu anh- ile kardeş yapmıştı.)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve:
“–Teyze, anne makâmındadır!” buyurdu. Ardından Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a yönelerek:
“–Sen bendensin, ben de sendenim!”
Câfer -radıyallâhu anh-’a dönerek:
“–Yaratılışın ve huyun bana ne kadar da benziyor.”
Zeyd -radıyallâhu anh-’a dönerek de:
“–Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlâmız
(âzatlımız)sın!” buyurdu. Böylece her birine ayrı ayrı iltifat ederek gönüllerini aldı. (Buhârî, Meğâzî 43, Sulh 6, Umre 3; Müslim, Cihâd 90; Ebû Dâvûd, Talâk 35)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Zeyd’e iltifât ettiğinde, Zeyd o kadar sevindi ki, kalkıp tek ayak üstünde Peygamber Efendimiz’in etrafında dönmeye başladı. Câfer’e iltifat ettiğinde o da Zeyd’in arkasından aynı şekilde yürüdü. Bana iltifat ettiğinde ben de Câfer’in ardı sıra sevincimden tek ayak üstünde sekmeye başladım.” (Ahmed, I, 108; Vâkıdî, II, 739)
Hazret-i Câfer’in zevcesi Esmâ bint-i Umeys der ki:
“Câfer ve arkadaşları şehîd oldukları zaman, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanımıza geldi. O gün kırk deri tabaklamıştım. Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başlarını tarayıp yağlamıştım. Allah Rasûlü bana:
«–Ey Esmâ! Câfer’in çocukları nerede?» buyurdu. Onları bağrına bastı, öptü ve kokladı. Bu esnâda gözlerinden yaşlar akmaya başladı:
«–Yâ Rasûlallah! Anam-babam Sana fedâ olsun! Niçin ağlıyorsun? Niçin yavrularıma, yetimlere yaptığın gibi muâmele ediyorsun? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından acı bir haber mi geldi?» dedim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Evet! Onlar bugün şehîd oldular!» buyurdu.
«–Vâh efendim! Vâh Câfer’im!» diyerek feryâd etmeye başladım.
Varlık Nûru kalkıp kızı Fâtıma’nın yanına gitti:
«–Câfer âilesi için yemek yapın! Onlar bugün başlarına gelen acıyla meşguller.» buyurdu.”
Câfer -radıyallâhu anh-’ın âilesine üç gün yemek götürüldü. Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, Câfer’in evine üç gün uğramadı. Sonra yanlarına varıp:
“–Kardeşime ağlamayınız artık! Bugünden sonra kardeşimin evlâtlarına bakmak bana âittir!” buyurdu.
Hazret-i Câfer’in oğlu Abdullah -radıyallâhu anhümâ- der ki:
“Allah Rasûlü, bizi kuş yavrusu gibi evine getirtti ve:
«–Bana bir berber çağırın!» buyurdu. Berber gelip başımızı tıraş etti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ellerini kaldırdı ve:
«Allâh’ım! Câfer’in ev halkına hayırla halef ol! Abdullâh’ın elini alışverişte bereketli kıl!» diyerek duâ etti ve bunu üç kere tekrarladı. Annemiz gelince bunu ona anlattım, çok sevindi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz kendisine:
«–Sen bu çocukların geçim ve bakımları hakkında hiç endişelenme! Dünyada ve âhirette onların velîsi benim!» buyurdu.” (Ahmed, I, 204-205; Ebû Dâvûd, Tereccül, 13/4192; İbn-i Hişâm, III, 436; Vâkıdî, II, 766; İbn-i Sa’d, IV, 37)
Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendileriyle yakından alâkadar olduğunu gösteren şu güzel hâtırayı nakletmektedir:
“İyi hatırlıyorum, ben ve Hazret-i Abbâs’ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullah çocukken birgün sokakta oynuyorduk. Allah Rasûlü bir binekle yanımıza çıkageldi. Beni göstererek:
«–Şunu bana kaldırın!» dedi ve beni ön tarafına oturttu. Kusem’i de göstererek:
«–Şunu da kaldırın!» dedi. Onu da terkisine aldı…
Sonra üç defâ başımı okşadı ve her okşayışında; «Allâh’ım! Câfer’in evlâtlarına Sen sâhip çık!» diye duâ buyurdu.” (Ahmed, I, 205; Hâkim, III, 655/6411)
Ashâb-ı kirâmdan Ebû Ümâme -radıyallâhu anh-, vefâtından evvel Kebşe, Habîbe ve Fâria adlı üç küçük kızını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e emânet etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz bu yetimleri himâyesine aldı ve bütün ihtiyaçlarıyla yakından alâkadar oldu. Onları nebevî terbiyesi altında yetiştirdi. (İbn-i Sa’d, III, 610)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, evlendiği dul hanımların yetim çocuklarını da bağrına basmış, onları kendi yavruları bilerek tâlim ve terbiyelerine ihtimam göstermiştir. Nitekim Ümmü Seleme vâlidemiz çok çocuğu olduğunu bildirdiğinde Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Onların himâyesi görülecektir.” buyurmuştur. (Nesâî, Nikâh, 28)
Böylece Efendimiz’in terbiyesinde yetişen bu yetim yavrular, sonraları hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimlerde mühim şahsiyetler hâline gelmişlerdir.
Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Vefâtı esnâsında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanındaydık. Bize üç defâ:
«–Namaz husûsunda Allah’tan korkun!» dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
«–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun: Dul kadın ve yetim çocuk. Namaz husûsunda Allah’tan korkun!»
Sonra; «Namaz, namaz.» diye tekrar etmeye başladı. (Mübârek lisanları söyleyemez olunca bile) rûh-i mübârekleri çıkıncaya kadar bunu içten içe tekrar edip durdular.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz de kardeşi Muhammed’in yetim kızlarını himâyesine almış ve onları güzelce terbiye etmiştir. (Muvatta, Zekât, 10)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Hazret-i Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Medîne-i Münevvere’nin kenar mahallesinde âmâ ve ihtiyar bir kadın vardı. Hergün ona uğrayarak ihtiyacını görmek isterdim. Fakat her gittiğimde benden önce birinin gelerek onun lüzumlu işlerini yaptığını ve bu düşkün insanın ihtiyaçlarının karşılandığını görürdüm.
Birgün; “Acabâ hergün bu sevâbı işleyen zât kimdir?” diye düşündüm ve erkenden giderek bir yere saklandım. Bir de ne göreyim: Hergün gelip kadının işlerini gören o sâlih zât, Halîfe Ebû Bekir imiş! Karşımda onu görüverince büyük bir şaşkınlık içinde:
“–Hayâtıma yemin olsun ki o sensin!” dedim.[97]
Sahâbîden Eslem -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Ömer -radıyallâhu anh- ile birlikte bir gece Medîne’de Vâkım Tepeleri’nden birinde dolaşırken bir evde, etrafında çocukları ağlaşan bir kadın gördük. Ocakta su dolu bir tencere vardı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çocukların niçin ağladığını kadına sordu. Kadın:
“–Açlıktan!” diye cevap verdi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, üstelik tencerede çocukları avutmak için sadece su kaynadığını ve kadıncağızın, uyutana kadar yavrularını böyle oyaladığını öğrenince kendini tutamayarak ağladı. Derhal zekât mallarının bulunduğu ambara gitti. Bir çuval un ve muhtelif gıdâ malzemeleri alarak sırtına yükledi. Çuvalı ben sırtlanmak istedim. Fakat Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Ey Eslem! Ben yükleneceğim! Çünkü o çocukların hesâbı âhirette benden sorulacak!” dedi.
Kadının evine vardığımızda yemekleri pişirme işini de üzerine aldı. O, bir taraftan tencereyi karıştırıyor, bir taraftan da ateşe üflüyordu. Hatta dumanların, sakallarının arasından girip çıktığını görüyordum. Bu şekilde yemeği pişirdi. Sonra yemeği kendi elleriyle çocuklara yedirmeye başladı. Çocuklar doyunca geri çekilerek karşılarına oturdu. Bir aslan kadar heybetliydi. Bir şey söylemeye çekindim. Çocuklar oynaşıp gülüşünceye kadar bu şekilde durdu. Sonra kalktı ve:
“–Ey Eslem! Onların karşılarında niçin oturdum, biliyor musun? Onları gördüğümde ağlıyorlardı. Güldüklerini görmeden ayrılmak içime sinmedi, onlar gülümsemeye başlayınca içim rahat etti…” dedi. (Ali el-Müttakî, XII, 648/35978)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle nakledilir:
“Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bir gece bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı suladı. Sabah olunca, ücreti olan arpayı alarak evine geldi. Getirdiği arpanın üçte birini öğütüp «Hazîra» denilen bir yemek yaptılar. Yemek pişince bir yoksul geldi ve yemek istedi. Onlar da pişen yemeği olduğu gibi yoksula verdiler. Sonra ikinci üçte birini öğütüp yemek yaptılar. Yemek pişince bu sefer bir yetim gelip bir şeyler istedi. Bu yemeği de o yetime verdiler ve kalan son üçte biri öğütüp ondan tekrar yemek yaptılar. Yemek piştiğinde müşriklerden bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler.”
Diğer bir rivâyete göre, üç gün üst üste iftarlıklarını fakire, yetime ve esire vererek su ile iftar ettiler. İşte bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“Onlar kendileri de muhtaç oldukları hâlde yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve; «Biz size bunu sırf Allah rızâsı için ikrâm ediyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.» (derler). Allah da onları o günün felâketinden muhâfaza eder, yüzlerine nur, gönüllerine sürur bahşeder.” (el-İnsân, 8-11) (Vâhidî, s. 470; Zemahşerî, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği kulların, infakta bulunurlarken; “…Biz size bunu sırf Allah rızâsı için ikrâm ediyoruz…” dedikleri beyân edilmektedir. Fakat o cömert kullar, bunu açıkça muhtaçların yüzüne karşı değil, içlerinden ve hâl lisanlarıyla söylerler. Bu nükteye işâret etmek için, âyet-i kerîmedeki “derler” tâbiri açıkça söylenmeyip, dolaylı ve gizli olarak ifâde edilmiştir.
Sahâbe ve tâbiîn devirlerinde yaşamış olan Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh- şöyle nakleder:
“Bir yetim vardı. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- devamlı ona sofrasında yemek yedirirdi. Birgün İbn-i Ömer yine yemek yiyecekti. Yetimini aradı fakat bulamadı. Yemeğini yedikten sonra yetim geldi. İbn-i Ömer hemen onun için de yemek istedi, ancak yemek kalmamıştı. O da yetime sevîk (kavrulmuş un) ve bal getirerek:
«–Buyur, bunları ye, vallâhi sen aldatılmadın (yani ben de bundan daha iyi şeyler yemedim).» dedi.”
Bu hâdiseyi nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri der ki:
“Vallâhi İbn-i Ömer de aldanmadı, (çünkü böyle davranmakla büyük bir sevâba nâil oldu).” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 134; Ebû Nuaym, Hilye, I, 299)
Yine Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle demiştir:
“Müslümanların öyle bir devrinde bulundum ki, bir kişi sabahleyin:
«–Ey hâne halkım, aman yetiminize, çevrenizdeki fakirlere ve komşunuza dikkat edin, onlara iyi bakın!» derdi. Bugün ise hayırlılarınız aranızdan çabucak alındı ve siz her gün durmadan ahlâken zayıflıyorsunuz.
Maalesef yine bugün birini, fâsık olmuş ve otuz bin kişiyle birlikte cehenneme doğru giderken görebilirsin. Ona ne oluyor ki? Allah onu kahretsin! O, Allah’tan gelen nasîbini bir keçi fiyatına (çok az bir ücret karşılığında) satmıştır.
Yine istersen birini her yönden ziyâna uğramış ve şeytanın yolunu arzu eden biri olarak görebilirsin. Ne vicdânı ne de insanlardan biri ona va‘z u nasihat eder!” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 139)
{
Seriyy-i Sakatî şöyle anlatıyor:
“Bir bayram günü Mâruf-i Kerhî’yi sokaklarda hurma çekirdeği toplarken gördüm. Bu çekirdeklerle ne yapacağını sordum. Dedi ki:
«–Şurada küçük bir çocuğun ağladığını gördüm. Yanına yaklaşarak niye ağladığını sorduğumda; yetim olduğunu, arkadaşlarının elbiseleri gibi elbiseleri ve onların oyuncakları gibi oyuncakları olmadığını söyledi. Tekrar ağlamaya başladı. Hâli yüreğimi dağladı. Onun için bu hurma çekirdeklerini topluyorum. Bunları satacağım ve o çocuğun istediği elbise ve oyuncakları alacağım…»
Bu sözler benim de yüreğimi dağladı ve Hazret-i Pîr’den ricâ ettim:
«–Müsâadeniz olursa, ben o çocukla ilgilenirim, gönlünüz rahat olsun!» dedim. Sonra o çocuğu alıp ihtiyaçlarını karşıladım.”
Bu güzel amel-i sâlih bereketiyle nâil olduğu hâli, Seriyy-i Sakatî, şöyle ifâde eder:
“Gönlümde bu hizmetin bereketiyle öyle bir nûr peydâ oldu ki, onunla bambaşka hâllere mazhar oldum ve nice mânevî lezzetler tattım…”
{
1918 Mondros Mütârekesi’nden sonra İstanbul’un işgâl edildiği o zor günlerde, yetimlere bakan müesseseler binâsız kalmıştı. Fakat ecdâdımızın hassâsiyeti sebebiyle kimsesiz yavrular yine de sokağa terk edilmedi. Boş duran bâzı saraylar yetim çocuklar için barınak yapıldı. İstanbul içinde ve dışında, Kâğıthâne’deki Çağlayan Kasrı’na kadar birçok saray bu işe tahsis edildi.[98]
Yine o günlerde Ermeni çetelerinin yaptığı katliam neticesinde yetim kalan dört bin erkek ve iki bin kız çocuk da sâhipsiz kalmamış, Kâzım Karabekir Paşa onları himâyesine almıştı. Daha sonra bu çocuklardan Gürbüzler Ordusu’nu kurmuş ve yetim yavrular kendi istekleri istikâmetinde vatana, millete hizmet etmeye başlamışlardı. Kısa bir eğitimin ardından her biri kendi mesleğini seçmişti. Bunlardan matbaacı olanlar Millî Mücâdele yıllarında Sarıkamış’ta Varlık Gazetesi’ni çıkararak mücâdeleye destek verdiler.
{
Hâsılı, ölüm haktır ve her an başa gelebilir. Biz öldüğümüzde âilemize ve yavrularımıza nasıl bakılmasını istiyorsak, çevremizdeki dul ve yetimlere de öyle bakmalı ve onları Allâh’ın emânetleri olarak görmeliyiz. Maddî ve mânevî ihtiyaçlarıyla, bilhassa dînî eğitimleriyle yakından ilgilenmeli, Cenâb-ı Hakk’ın, onların duâlarına büyük bereketler ihsân ettiğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Onları birer âhiret sermayesi olarak görüp ihtiyaçlarıyla ilgilenmek, kulu Allâh’a yakınlaştıran en mühim hizmetlerden biridir.
