Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- Mekke’yi fethetmiş, müslümanların gasp edilmiş hakkı olan Kâbe’nin anahtarını eline almıştı. Herkes Efendimiz’in anahtarı kime vereceğini merak ediyordu. Aslında pek şerefli olan Kâbe anahtarını muhâfaza etme ve örtüsüyle ilgilenme (Hicâbe) vazifesini ashâbın bütün ileri gelenleri istiyorlardı. Önceden beri sikâye (hacılara su ikrâm etme) vazifesini deruhte eden amcası Hazret-i Abbâs -radıyallâhu anh- gelerek, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den Hicâbe vazifesini de istedi. Peygamber Efendimiz, amcasına:
“–Ben size insanların Beytullâh’a göndereceği örtü gibi şeylerden geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak bu yüzden hayra nâil olacağınız zahmetli vazifeyi veriyorum!” buyurdu ve hacılara su ikrâm etme vazifesine devâm etmesini söyledi.
Abbâs -radıyallâhu anh-’ın Tâif’te üzüm bağı vardı. İslâm’dan önce de sonra da oradan kuru üzüm taşır, Zemzem’in içine katarak hacılara ikrâm ederdi. Kendisinden sonra oğulları ve torunları da hep böyle yaparlardı. (İbn-i Hişâm, IV, 32; İbn-i Sa’d, II, 137; Vâkıdî, II, 838)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, akrabâlarına, dünyevî menfaat temin eden vazifeler yerine, Allâh’ın kullarına hizmet edecekleri, infâka dayalı vazifeler vermiştir. İşte bu durum, dünyada zahmetli bir külfet gibi görünen infak ve hizmetlerin, ebedî hayatta en büyük saâdet sermayesi olduğunu gösteren açık bir delildir.
{
Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle nakleder:
Birgün Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- yüzünün rengi değişmiş olarak yanıma geldi. Bu hâlinin bir ağrı sebebiyle olduğunu zannederek korktum ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, neyiniz var, yüzünüzün rengi değişmiş?” dedim.
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi şu cevâbı verdi:
“–Bize dün gelen yedi dinar yüzünden bu hâldeyim. Akşam oldu hâlâ onları infâk edemedik!” (Bkz. Ahmed, VI, 293; Heysemî, X, 238)
Bu hâdise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Kur’ânî ifâdeyle, “Raûf ve Rahîm” oluşunun, yâni merhamet ve şefkatte zirve noktada bulunduğunun tipik bir misâlidir.
{
Vefât ettiği gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emretmişti. Bir müddet sonra dinarların ne olduğunu sordu. Hazret-i Âişe’nin telâştan onları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, dinarları isteyip avuçlarına aldı:
“–Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” buyurduktan sonra, onların hepsini Ensâr’ın fakirlerinden beş ev halkına dağıttı. Bundan sonra da:
“–İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldı. (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa’d, II, 237-238)
İşte cömertler sultânı Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın, ölüm döşeğindeyken bile terk etmediği infak hassâsiyeti…
{
Hazret-i Hatîce vâlidemiz varlıklı bir hanım idi. Mekke-i Mükerreme’nin başta gelen zenginlerindendi. Canını, malını ve bütün varlığını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adamıştı. İslâm’ın ilk yıllarında Allâh’ın dînine en kuvvetli maddî ve mânevî desteği o mübârek vâlidemiz sağlamıştı. Bu sebeple Vefâ Güneşi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onu hiçbir zaman unutmadı, dâimâ hayırla yâd etti.
{
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da ticâretle meşgul olan varlıklı bir sahâbî idi. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e peygamberlik geldiğinde kırk bin dirhem servete mâlikti. Malının büyük bir kısmını İslâm uğrunda infâk etti. Kalan beş bin dirhemi de hicret ederken yanına aldı.
İslâm’ın ilk günlerinde müslüman olup da işkencelere mâruz kalan köleleri büyük meblâğlar ödeyerek satın alır ve hürriyetlerine kavuştururdu.[68]
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın şu sözü meşhurdur:
“Bana dünyâdan üç şey sevdirildi: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüzüne bakmak, kızımın O’na zevce olması ve malımı O’nun yolunda harcamak.”
{
Tebük Seferi’ne çıkılacağı zaman Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordunun ihtiyaçları için ashâbını infâk seferberliğine dâvet etmişti. Hâlbuki o sırada Medîne’de büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Buna rağmen ashâb-ı kirâm, yüksek bir îman vecdi içinde dünyânın bütün fânî menfaat düşüncelerini bertarâf edip büyük bir infak ve fedâkârlık yarışına girdiler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- malının tamâmını getirdi. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
Bir defâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu cömert arkadaşını taltîf ederek:
“Ebû Bekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” buyurmuştu.
Bütün varlığını Allâh Rasûlü’ne fedâ eden o mübârek sahâbî, bu sözden bir nevî ayrı görülme mânâsı hissederek ağladı ve Allah yolunda infak ederken taşıdığı hâlet-i rûhiyeyi sergileyen şu müthiş cevâbı verdi:
“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallah?!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)
{
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize tasaddukta bulunmamızı emretmişti. O günlerde malım da vardı. Kendi kendime; «Ebû Bekir’i geçersem ancak bugün geçebilirim.» dedim ve malımın yarısını getirdim. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ehline ne bıraktın?» buyurdu.
«–Şu getirdiğim kadar da onlara bıraktım.» dedim.
Ebû Bekir de elinde bulunan malın tamamını alıp getirdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ebû Bekir, çoluk çocuğuna ne bıraktın?» buyurdu.
«–Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım.» cevâbını verdi.
Kendi kendime; «Vallâhi onu hiçbir hususta kesinlikle geçemem!» dedim.” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
{
Abdurrahman bin Hubâb -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını Ceyşü’l-Usre’ye[69]yardım etmeleri için teşvik ederken ben de yanındaydım. Osman bin Affân -radıyallâhu anh- ayağa kalktı ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle yüz deve benden!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordu için bağışta bulunmaya tekrar teşvik etti. Hazret-i Osman yine kalkıp:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle iki yüz deve benden!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar teşvikte bulundu. Yine Osman -radıyallâhu anh- kalktı ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle üç yüz deve benden!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i minberden inerken gördüm, hem iniyor hem de:
“Osmân’a (bu fedâkârâne infâkı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez! Osmân’a bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!” buyuruyordu. (Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63)
Hazret-i Osman, buna ilâveten bin dinar getirip Allah rızâsı için infâk etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 18/3701)
Bu rivâyetler, Hazret-i Osman’ın müstesnâ cömertliğini ifâde etmekle beraber, Allah yolunda infâkın ne kadar makbûl ve mağfirete vesîle olduğunu göstermektedir.
{
Fakir müslümanlardan Ulbe bin Zeyd -radıyallâhu anh-, gecenin bir kısmı geçince kalktı, namaz kıldı ve şöyle yalvardı:
“Ey Allâh’ım! Sen cihâda çıkmayı emir ve teşvik buyurdun. Hâlbuki beni, üzerine binip Rasûl’ün ile birlikte cihâda çıkabileceğim bir hayvana sâhip kılmadın! Rasûl’ünün elinde de beni üzerine bindirecek bir hayvan bulundurmadın. Ben her zaman mal, beden ve eşyâdan üzerime düşen sadakayı vermişimdir. Ey Allâh’ım! Kulların içinde bana nasîb ettiğin şu bir parça malımı tasadduk ediyorum.”
Sabah olunca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gelip:
“–Yâ Rasûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum. Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle alay eden kimseye de hakkımı helâl ediyorum!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; aşk, muhabbet, ihlâs ve sehâvetle dolu olduğu kadar, engin bir müsâmaha ve merhametle de yüklü olan bu sözler karşısında sâdece:
“–Allah sadakanı kabûl etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün de ona:
“–Ben senin sadakanı kabûl ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, sen sadakası kabûl olunanların dîvânına yazıldın.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)
{
Ebû Mes’ûd el-Ensârî -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize tasaddukta bulunmayı emredince bizden biri çarşıya gider, sırtında yük taşıyarak bir müd (yiyecek) kazanır ve ondan infâk ederdi. Bugün onlardan her birinin yüz bin (dinarı) var.” (Buhârî, Zekât, 10)
{
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ayağa kalktı ve:
“–Ey insanlar, tasaddukta bulunun ki kıyâmet günü size onunla şehâdet edeyim. Belki de biriniz, devesinin yavruları tok ve rahat içinde yatarken yakınında oğlu açlıktan kıvrılmış hâldedir. Belki de birinizin ağaçları güzel meyve vermiş, malı artarken komşusu hiçbir şeyi olmayan bir yoksuldur. Bir adam yok mu ki develerinden birini sadaka olarak versin de bu fakir âile için sabah bir ihsan, akşam bir ihsan olsun. Deve onlara sabah-akşam süt versin. Uyanık olun! Bunun mükâfatı pek büyüktür.” buyurdular.
Bir kişi kalktı:
“–Ey Allâh’ın elçisi, benim develerim var; yanımda dört deve sürüsü var (bu develerimden birisi sadaka olsun).” dedi.
Bir başkası kalktı. Kısa boylu ve fazla güzel olmayan bir adamdı. Çok güzel bir deveyi çekiyordu. Münâfıklardan birisi Hazret-i Peygamber’in duymadığını düşünerek yanındakine:
“–Devesi kendisinden daha hayırlı.” diye fısıldadı.
Ancak bunu duyan Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Yalan söyledin, o, devesinden de, senden de daha hayırlıdır.” buyurdular.
Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- kalktı ve:
“–Yâ Rasûlallah! Sekiz bin dirhemim var. Dört binini âileme bıraktım, dört binini de getirdim. Onları Allâh’a takdîm ediyorum.” dedi. Münâfıklar bu miktârı çok buldular.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Allâh’ım, onun getirdiğini de âilesine bıraktığını da bereketli eyle!” diye duâ ettiler.
Sonra Âsım bin Adiyy -radıyallâhu anh- kalktı ve yetmiş vesk[70]hurma tasaddukta bulundu. (Münâfıklar) her ikisiyle de eğlendiler ve:
“–Bu ancak bir riyâdır. Bunlar gösteriş olsun diye böyle çok tasaddukta bulunuyorlar. Gizlice verselerdi ya, parça parça verselerdi ya!” dediler.
Sonra Ensâr’dan Ebû Akîl -radıyallâhu anh- kalktı:
“–Yâ Rasûlallah! Benim malım yok, lâkin geçen akşam falan kimselere sırtımda ücretle yük taşıdım. Onlardan aldığım iki sa‘[71]hurmanın birini ehlime bıraktım birini de Allâh’a yakın olabilmek için tasadduk etmeye getirdim.” dedi. Münâfıklar buna da gülüştüler ve:
“–Deve sâhipleri develer getirdi, gümüşü olan gümüş getirdi, bu da şu hurmacıkları getirmiş. Allah, Ebû Akîl’in bir sa‘ hurmasına muhtaç değildir.” dediler.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Allah senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirdiği hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti. Bu hâdiseler üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Sadakalar husûsunda mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip alay eden (münâfık)lar var ya; Allah, işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.” (et-Tevbe, 79)[72]
{
Ebû Zer -radıyallâhu anh- şöyle anlatmıştır:
Birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte öğle namazı kıldık. Mescide bir yoksul geldi ve oradakilerden sadaka istedi, fakat kimse sadaka vermedi. Yoksul ellerini semâya kaldırarak:
“–Ey Allâh’ım, şâhit ol ki Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mescidinde sadaka istedim ama kimse bana bir şey vermedi.” dedi.
Hazret-i Ali o esnâda rükûda idi. Yoksula sağ elinin küçük parmağındaki yüzüğü işâret etti. O da gelip parmağındaki yüzüğü aldı. Hazret-i Ali’nin işâretini ve yoksulun yüzüğü alıp gidişini Rasûl-i Ekrem Efendimiz de görmüştü. Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Sizin velîniz (dostunuz) ancak Allah’tır, Rasûlü’dür ve îmân edenlerdir ki, namaza devâm ederler ve rükû hâlinde (bile) zekât verirler. Kim Allâh’ı, Rasûlü’nü ve îmân edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allâh’ın tarafını tutanlardır.” (el-Mâide, 55-56) (Râzî, XII, 23; Taberî, VI, 186)
{
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a Hayber ganimetlerinden kıymetli bir arâzi düşmüştü. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:
“–Yâ Rasûlallah! Hayber’de öyle bir yerim oldu ki, bugüne kadar onun gibi kıymetli bir yer elde edememiştim. Onu ne yapmamı emredersiniz?” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:
“–İstersen onun aslını vakfet ve tasaddukta bulun!”
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, arâzisini şu şartlarla vakfetti:
“Onun aslı satılamaz, hibe edilemez ve ona vâris olunamaz. O, fakirler, yakın akrabâlar, köle âzâd etmek, Allah yolunda harcamak, yolda kalmış kimseler ve misâfirler içindir. Onu idâre edenin, malı biriktirmeden yemesinde ve arkadaşına yedirmesinde herhangi bir beis yoktur.” (Buhârî, Şurut 19, Vasâyâ 28, Eyman 33; Müslim, Vasiyet 15)
{
Enes -radıyallâhu anh- şöyle der:
Medîne’de Ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan, Ebû Talha idi. En sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ ismindeki hurma bahçesiydi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi.
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla birr’e (yâni hayrın kemâl noktasına) erişemezsiniz…” (Âl-i İmrân, 92) âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Ebû Talha, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi ve:
“–Yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak Sana; «Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla birr’e
erişemezsiniz…» âyetini gönderdi. En sevdiğim malım Beyruhâ isimli bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Allah’tan onun sevâbını ve âhiret azığı olmasını dilerim. Beyruhâ’yı Allâh’ın Siz’e göstereceği şekilde kullanınız.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Seni tebrik ederim! Kârlı mal dediğin işte budur! Seni duydum Ebû Talha. Onu akrabâlarına vermeni uygun görüyorum.”
Ebû Talha:
“–Öyle yapayım yâ Rasûlallah!” dedi ve bahçeyi bâzı akrabâlarıyla amcaoğulları arasında taksim etti. (Buhârî, Zekât 44, Vesâyâ 10, 17, 26, Tefsîr 3/5; Müslim, Zekât 42, 43)
{
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allâh’a güzel bir borç (isteyene fâizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. Sonunda sadece O’na döndürüleceksiniz.” (el-Bakara, 245)
Karz-ı hasen (Allâh’a güzel borç verme) hakkındaki bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda Ebu’d-Dahdah -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“–Yâ Rasûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet, ey Ebu’d-Dahdah, Allah borç istiyor!” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Ebu’d-Dahdah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den elini uzatmasını istedi ve O’nun elini tutarak:
“–Ben, içinde 600 hurma ağacı bulunan bağımı Allâh’a borç (karz-ı hasen) olarak veriyorum!” dedi.
Sonra da yürüyerek bağına geldi ve kapısında durdu. Hanımı, çocukları ile birlikte orada idiler. Hanımına seslenerek:
“–Ey Ümmü Dahdah! Bahçeyi boşaltın! Çünkü ben bu bağı Allâh’a borç verdim…” dedi. Hanımı da ona:
“–Ey Ebu’d-Dahdah! Çok kârlı bir alışveriş yapmışsın! Allah alışverişini mübârek kılsın.” dedi. Hemen bahçeden çıkarak orayı Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e teslim ettiler.
Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-:
“Cennette Ebu’d-Dahdah için hazırlanmış, dalları sarkan nice iri hurma ağaçları var!” buyurdu. (Bkz. Taberî, II, 803; Râzî, VI, 141-142, 166, [el-Bakara, 245 tefsîrinde]; Hâkim, II, 24/2194)
{
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, sâhip olduğu kırk bin dinarın on binini gece, on binini gündüz, on binini gizli, on binini de açıktan olmak üzere tamâmen tasadduk etmişti. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infâk edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfâtları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur. Onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.” (el-Bakara, 274) (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, III, 44)
Diğer taraftan, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da dört dirhem gümüşten başka hiçbir şeye mâlik değil iken, bunun birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açıktan olmak üzere hepsini tasadduk etmişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Niçin böyle yaptın?” diye sorduğunda:
“–Rabbimin va’dettiği ecirleri hak edebilmek için.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Umduğuna nâil oldun.” buyurarak onu müjdeledi. (Vâhidî, s. 95)
{
Birgün dilencinin biri Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın önünde durup bir şeyler istedi. Hazret-i Ali, oğlu Hasan veya Hüseyin’e:
“–Annene git, kendisine bıraktığım altı dirhemden birini al getir.” dedi. Oğlu gitti, sonra geri döndü ve:
“–Annem o altı dirhemi un almak için ayırdığını söyledi.” dedi. Hazret-i Ali:
“–Bir kul, Allâh’ın katındakine kendi elindekinden daha fazla güvenmezse îmânı kâmil olmaz! Git, ona söyle, altı dirhemin tamamını göndersin.” dedi.
Hasan veya Hüseyin gitti, altı dirhemi getirdi, babasına teslim etti. O da bunları dilenciye verdi.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- daha evden içeri adımını atmamıştı ki devesini satmak isteyen bir adam yanına geldi. Hazret-i Ali:
“–Deveni kaça satıyorsun?” diye sordu.
“–Yüz kırk dirheme.” cevâbını alınca da:
“–Parasını bir müddet sonra vermek üzere onu kapıya bağla!” dedi.
Adam deveyi bağlayıp gitti. Derken başka bir zât çıkageldi ve:
“–Bu deve kimin?” diye sordu. Hazret-i Ali:
“–Benim.” dedi.
“–Onu satıyor musun?”
“–Evet”
“–Kaça?”
“–İki yüz dirheme.”
“–Peki, aldım gitti.”
Adam iki yüz dirhemi verdi, deveyi aldı. Hazret-i Ali, deveyi satın aldığı zâta yüz kırk dirhemi verdi, arta kalan altmış dirhemi de Hazret-i Fâtıma’ya getirip teslim etti. Hazret-i Fâtıma vâlidemiz:
“–Bu nedir?” diye sordu.
“–Bu, Allâh’ın; «Her kim bir hasene ile gelirse ona o yaptığı iyiliğin on katı vardır…» (el-En‘âm, 160) buyurarak peygamberi vâsıtasıyla bize va’dettiği mükâfâttır.” dedi. (Ali el-Müttakî, VI, 572-573/16976)
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allah yolunda yapılan infakların vesîle olduğu ilâhî lutuflardan birini şöyle haber vermişlerdir:
“Bir kimse çölde yolculuk ediyordu. Semâdan; «Falan adamın bahçesini sula!» diye bir ses duydu. Başını kaldırıp baktı, gökte sadece bir bulut vardı. Evet, ses oradan geliyordu. Adam hayretler içinde kaldı ve bulutu tâkip etmeye başladı.
Kara taşlık bir yere gelince, bulut suyunu boşalttı. Yağmur suları bir derede toplandı. Bu defâ o şahıs suyu tâkip etmeye başladı. Önüne bir bahçe çıktı. Bir kişi elindeki kürekle suyu oraya buraya çevirerek bahçesini suluyordu. Onunla konuşmaya karar verdi:
«–Ey Allâh’ın kulu, ismin nedir?» diye sordu. O zât, buluttan duyduğu ismi söyledi. Sonra da:
«–İsmimi niçin soruyorsun?» dedi. O da:
«–Biraz önceki yağmuru yağdıran bulut vardı ya…» diye söze başladı. «Bir kimse o buluta senin adını söyleyerek; “Falanın bahçesini sula!” dedi. Ben de bulutu tâkip ederek buraya kadar geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle Allâh’ın bu lutfuna mazhar oldun?» dedi.
Bahçe sâhibi şunları söyledi:
«–Madem merak ediyorsun söyleyeyim: Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap yaparım. Ürünün üçte birini sadaka olarak dağıtırım, üçte birini çoluk çocuğumla birlikte yerim, üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibârettir.»” (Müslim, Zühd, 45; Ahmed, II, 296)
{
Hak dostlarından Muhammed Sevkâ Hazretleri’nin yeğeni kendisinden bir şey istemişti. Bunun üzerine Hazret ağlamaya başladı. Yeğeni:
“–Amcacığım, ağlayacağını bilseydim istemezdim.” deyince amcası şöyle cevap verdi:
“–Ben neden sen istemeden önce vermedim diye ağlıyorum.” (Ebû Nuaym, Hilye, V, 6-7)
Cenâb-ı Hak, fakirleri sîmâlarından tanımayı meleke hâline getirmemizi arzu buyurmaktadır.[73]Zîrâ asıl mârifet, muhtâcı istemek mecbûriyetinde bırakmadan sıkıntıdan kurtarabilmektir.
{
Bir fakihle Şeyh Şiblî arasında şöyle bir konuşma cereyân etmiştir:
Fakihlerden biri, imtihan etmek maksadıyla malın ne kadarının infâk edilmesi gerektiğini Şeyh Şiblî Hazretleri’ne sordu. Şeyh Şiblî -rahmetullâhi aleyh- şöyle cevap verdi:
“–Bunun cevâbını fakihlerin mezhebine göre mi, yoksa Hak âşıklarının meşrebine göre mi istiyorsun?”
Fakih:
“–Her ikisine göre de olsun.” dedi. Şiblî Hazretleri cevap verdi:
“–Fakihlerin mezhebine göre, meselâ iki yüz dirhemin, üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kırkta birine tekâbül eden beş dirhemini vermek gerekir. Âşıkların meşrebine göre ise, derhal iki yüz dirhemin iki yüzünü de verip «yakayı kurtardım» diye bir de şükretmek gerekir.”
Fakih dedi ki:
“–Biz bu mezhebi (malın kırkta birinin zekât olarak verileceğini) âlimlerimizden öğrendik.”
Buna mukâbil Şiblî de:
“–Biz de bu meşrebi Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz’den öğrendik. O, nesi var nesi yoksa hepsini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in önüne koydu.” dedi.
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Yâ Âişe! Yarım hurmayla bile olsa fakiri geri çevirme!” buyurmuştur.
(Tirmizî, Zühd, 37/2352)
Bu hadîs-i şerîften ilhâm ile, muhterem pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, istemeyi meslek hâline getirmiş kimselere, yâni dilencilere de sadaka verir ve:
“–Vermemeye alışmamak için, az da olsa vermek lâzım!..” buyururlardı.
{
Hâsılı infâk etmek, Cenâb-ı Hakk’ın pek çok esmâ-yı ilâhiyyesinin bir tecellîsidir. Bu sebeple infâk etmeyi sevenler, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma yolunda büyük mesâfe katetmiş demektir.
Cenâb-ı Hak, biz kullarının da infâk ehli olmamızı arzu buyurmaktadır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurmuştur:
“Allah -azze ve celle-; «Sen infâk et ki, Ben de sana infâk edeyim.» buyurdu.
Allâh’ın hazîneleri geniştir. Bütün mahlûkâta verdiği rızıklar O’nun hazînesinden hiçbir şey eksiltmez. O, gece-gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Semâ ile arzı yarattığı günden beri Allâh’ın infâk ettiği şeyleri düşünün! Bunlar, O’nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir.” (Buhârî, Tefsîr 11/2, Tevhîd 22)
Cenâb-ı Hak büyük bir lutufta bulunarak, kullarına sadaka ve infak yollarını kolaylaştırmıştır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“Kardeşine karşı izhâr edeceğin tebessümün bir sadakadır. Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker’de bulunman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü görmeyen âmâya yardımda bulunman sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kendi kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36/1956)
Yâni bir mü’min, ister zengin ister fakir olsun, samîmî bir şekilde isteyince mutlaka infâk edecek bir şey bulur. İmkânı nisbetinde malından, canından, vaktinden, kuvvetinden, ilminden, kâbiliyetinden, sanatından, dilinden, kalbinden ve duâlarından infakta bulunabilir. İctimâî plandaki huzur, sükûn, birlik, beraberlik ve kardeşlik için, mü’minlerin îman heyecanı içinde infâkın her çeşidine gayret göstermeleri îcâb eder.
Unutmayalım ki, Hakk’ın rızâsı için yapılan her türlü samîmî infak, en güzel âhiret azığı ve ebedî saâdet sermâyesidir.
