İÇİNDEKİLER
ARAMA:

b. Sükût ve Tefekkür

b. Sükût ve Tefekkür

Sükût ve tefekkür, birbirini takviye eden ve tamamlayan iki mühim haslettir. Kıymetleri çok yüksek olduğu için elde edilmeleri de o nisbette zordur.

Nitekim Lokman Hakîm:

“Sabır ve sükût, ne kadar büyük fazîlet ise, onlardan faydalanan da o kadar azdır.” buyurmuştur.

Sükût, âlimlerin süsü, câhillerin örtüsüdür. Sükûtun engin ve sâkin limanına sığınan insanlar, pek çok tehlikeden emîn olurlar. Bilhassa haset ehlinin zehirli ve yakıcı oklarına mâruz kalmaktan kurtulurlar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhiller onlara lâf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler.) (el-Furkân, 63)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle buyurmuşlardır:

“İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

Yâni insan çok konuşmaktan ziyâde iş yapmalıdır. Yoksa konuşan insanın işine mânî olacak pek çok hasetçi çıkar.

Sükût ve tefekkür, sâhibine vakar ve heybet bahşeder. Yine sükût ve tefekkür ile, hikmet kapıları açılır, kâinat kitabının sırlı sayfaları aralanır, Kur’ân-ı Kerîm’in engin mânâları fetholur ve hayâtın gâyesi daha derin bir nüfûz ile anlaşılmaya başlanır. Sükût ve tefekkür, rûha takılan iki kanattır ki, onlarla mârifet semâlarına urûc edilir. Bu hâli Ziyâ Paşa ne güzel terennüm eder:

Bin ders-i maârif okunur her varakında,

Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem.

Yâni, “Bu kâinât kitabının her bir yaprağında mârifet ilminin binlerce dersi okunur. Yâ Rabbî! Şu kâinât mektebi, tefekkür deryasına dalarak ibretler almak için ne güzel bir mekteptir.”

Peygamber Efendimiz:

“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti, (ben de size tavsiye ederim.)”[246] buyurmuştur.

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, Kur’ân ehlini târif ederken şöyle der:

“…Kur’ân’ı ezberlemiş olan kimse, halk birbiriyle konuşurken sükûtuyla tanınmalıdır. Kur’ân’ı ezberlemiş birisinin gözü yaşlı olması, mahzun durması, vakarlı ve bilgili olması, tefekkür ve sükût hâlinde bulunması îcâb eder…” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 130)

Sükûtun lâhûtî havasını ihlâl ederek kalbi kuru gürültüye boğmak, şahsiyeti zaafa uğratır ve Hak yolcusunu hedefinden uzaklaştırır. Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kişi, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, Lukata 14)

Hayır söylemek ya da sükût etmek, müslümanın söz disiplininin îcâbı ve îmandaki kemâlinin bir göstergesidir. Mü’min, içinde bulunduğu durumda konuşmanın mı yoksa susmanın mı daha hayırlı olduğunu İslâmî kâidelerle değerlendirerek tespit etmeli ve ona göre davranmalıdır. Susmak ya da konuşmanın her ikisi de aynı seviyede ise susmayı tercih etmelidir.

Bir mü’min, evvelâ lüzumsuz konuşmalardan kurtularak sükût ehli olmalı, sonra da kendini tefekküre alıştırmalıdır. Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkâta kendi ihtiyâcına göre bir tefekkür kâbiliyeti ihsân etmiştir. İnsanların ve cinlerin dışındaki mahlûkâtın tefekkür kâbiliyetleri, basit bir şekilde “sevk-i tabiî”lerde ortaya çıkar. Yavrusuna muhabbet duymak, kendisini tehlikelerden muhâfaza etmek gibi.

İnsana ise tefekkür, azamet-i ilâhiyyeyi ve kâinattaki ilâhî kudret tecellîlerini tefekkür ederek mârifetullâha ulaşmak ve bu irfân ufku içerisinde sâlih ameller işlemek için lutfedilmiştir.

İnsan, hayâtı boyunca sükût, tefekkür ve duygu derinliğinde ne kadar mesâfe kateder ve dirâyet kazanırsa, ilâhî muhabbet ikliminden o kadar nasîb alabilir ve ebedî âlemdeki saâdeti de o nisbette fazla olur.

İnsanoğlunu zirvelere götürecek en büyük vâsıta, sükûtun derinliklerine dalarak hakîkati tefekkür etmektir. Zîrâ, hakîkate ulaşmanın en büyük vâsıtası -tâbir câizse şah damarı- tefekkürdür.

Eşsiz bir hidâyet ve saâdet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, ilk âyetinden son âyetine kadar, insanı sürekli tefekküre dâvet ederek, yaratılışındaki hikmetleri, kâinattaki hârikulâde nizâmı ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir beyan mûcizesi olduğunu düşünmesini ister. Yine Kur’ân-ı Kerîm; “Akıl erdirmiyor musunuz, tefekkür etmez misiniz, ibret almaz mısınız?” gibi ifâdelerle insanları îkâz eder. Dolayısıyla insanlık haysiyetine lâyık bir şekilde yaşamak, rûhen derinlik kazanmak isteyen herkes, Kur’ân-ı Kerîm’in istikâmetlendirdiği bu tefekkür dünyasına girmek mecbûriyetindedir.

Zerre kadar bir tohumun, münbit bir toprak vâsıtasıyla koca bir çınar ağacı hâline gelmesi, nasıl muazzam bir ihtişam sergiler ise, insanoğlundaki tefekkür ve hissiyâtın Kur’ân’la feyizlenmesi neticesinde ulaşılacak kalbî duyuş ve hakîkatler de, o kadar, hattâ daha da muhteşemdir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Onlar, Allâh’ın gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi, ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattığını, hiç kendi kendilerine tefekkür etmediler mi?..” (er-Rûm, 8)

“Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için birçok âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve Allâh’ın muhtelif canlıları yeryüzüne yaymasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allâh’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için dersler vardır.” (el-Câsiye, 3-5)

“Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, doğrusu, onlar yeniden yaratılış (ölümden sonra dirilme) husûsunda şüphe içindedirler. Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 15-16)

Kur’ân-ı Kerîm’deki bu tefekkür misâllerini artırmak mümkündür. Cenâb-ı Hak, kullarının düşünen, araştıran ve ince anlayış sâhibi, zarif bir mü’min olmalarını istemektedir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tefekkürü teşvik ederek şöyle buyurur:

“Al­lâh’ın ya­rat­tık­la­rı üze­rin­de te­fek­kür edin…” (Dey­le­mî, II, 56; Hey­se­mî, I, 81)

“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, XVI, 121)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“İlimsiz ibâdette, tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.”

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- buyurur:

“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” (Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)

Yusuf Hemedânî Hazretleri de şöyle buyurur:

“İnsanda îmânî bir tefekkür doğunca İslâmî davranışlar mükemmelleşir. (Tâzîm li-emrillâh hâli tahakkuk eder ve Allâh’a kulluk, ulvî duygular içinde îfâ edilir.) Bu ikisini yâni amel ve tefekkürü bir araya getirmek ne şekilde mümkün ise bunları öylece birleştirmek îcâb eder.”[247]

Bü­tün ilim­ler­de “su­âl”, öğ­ren­me­nin en mü­him anah­ta­rı ka­bul edi­lir­. Sâdece “Ledünnî İlim”de su­âl, îti­raz, mü­nâ­ka­şa ve mü­nâ­za­ra yok­tur. Bu­na mu­kâ­bil, sü­kût, tefekkür, sa­bır ve teslîmiyet var­dır. İş­le­rin ni­hâ­ye­ti­ne ve ne­tî­ce­si­ne ba­kı­lır. Ledünnî ilme sâhip olan Hak dostları, Allâh’a muhabbet ve haşyet duyguları içinde seher vaktinin sükûnetinde zikir ve tefekkürle Hak Teâlâ’nın rızâsını ararlar. Zîrâ Allah âşıkları için zikir ve tefekkürden uzak geçen seherler, hicran saatleridir.

İmam Gazalî -kud­di­se sir­ruh-:

“Ârif­ler­den ol­mak is­ter­sen; sü­kû­tun tefekkür, ba­kı­şın ib­ret ve arzun tâ­at ol­sun. Zî­ra bu üç has­let, ârif­le­rin alâ­me­ti­dir.” demiştir.

İbrâhim Desûkî -kud­di­se sir­ruh- da şöyle der:

“Oğ­lum! Ce­del, na­kil, yal­dız­lı söz­ler gi­bi fay­da­sız şey­ler­le meş­gû­li­ye­ti bı­ra­ka­rak sü­kût eh­li ol! İh­lâ­sı seç! Bu yol­da sâ­lih amel iş­le ve nef­si­ne uy­ma!”

Mevlânâ Hazretleri de, muhtelif beyitlerinde sükûtun fazîletini şöyle ifâde eder:

“Evet; susmak denizdir, söz söylemekse ırmağa benzer. Seni deniz, yâni mânâ âlemi arıyor. Sen ne diye dereyi aramadasın, yâni dünya işlerine âit dedikodular peşinde koşmadasın?”

“Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını başına al da, bir zaman için susmayı ahlâk hâline getir.”

“Rûh üzgün ve mahzun olduğu zamanlarda yâr ona ayna olur. Ey can, aynanın yüzünü nefesle buğulandırma! Senin nefesinle buğulanıp, yüzünü senden gizlemesin. Seni sana gös­termez hâle gelmesin. Onun için sana, her vakit nefes tutmak, susmak, yersiz ve lüzumsuz söz söylemekten kaçınmak gerekir.”

“Sabır ve sükût ilâhî rahmete sebep olur. Alâmet ve şâhit arayışın, hastalık eseridir. “Susun!”[248] âyetinin emrini kabûl et ki, sevgiliden, susmanın karşılığı olarak canına bir lutuf gelsin.”

“Fazla sözü başkalarına bırak da, onun yerine gönül kazanmaya bak! Mevkî peşinde de koşmayıp fakirlere bol bol sadaka vererek Hakk’ın rızâsını satın al. Böyle yap da, Allâh’ın lutfu seni övsün, senâda bulunsun. Gök bile senin insânî mertebene gıpta etsin.”

“Susmakla sözümüz daha tesirli olur. Dilsiz dudaksız konuşmakla duygularımızı daha açık anlatabiliriz. Onu kıskanır da görünmekten menedersek, görünmeye olan meyli daha da artar.”

“Neyin varsa al da, susmak yönüne doğru çek götür! Kâmil bir insan olmak istiyorsan sus, konuşma, gösterişten sakın!”

İnsan konuşacaksa, sükûttan daha kıymetli hikmetler söylemelidir. Ancak sır­ ve hikmetlere ta­ham­mül ede­cek dost ve sır­daş bu­lun­maz­sa, sus­mak ev­lâ­dır. Çün­kü her­ke­se ak­lı­nın ere­bi­le­ce­ği öl­çü­de söz söy­le­mek ge­re­kir. Yok­sa hâl­den an­la­ma­ya­nlara hik­met ve mâ­ri­fet­ten bah­set­mek, ha­kî­ka­te zul­met­mek­tir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İn­san­la­ra an­la­ya­cak­la­rı şe­kil­de ko­nu­şu­nuz.” buyurmuştur. (Bu­hâ­rî, İlim, 49)

Zaman gelir susmak, en güzel cevap olur. Zîrâ İslâm âlimleri;

“Ahmağa verilecek en güzel cevap, sükûttur.”

demişlerdir.

Mevlânâ Hazretleri’nin şu tavsiyeleri ne güzeldir:

“Câhiller karşısında kitap gibi sessiz ol!”

“Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar.”

Nice ilim ve irfan sâhipleri vardır ki, vâkıf oldukları gerçeklere göre muhâtap bulamadıklarından konuşmazlar. Onlar artık hayret makâmında sükûnete bürünürler. Lâkin az bilenlerin çoğu da kolay kolay susturulamazlar.

Diğer taraftan söz husûsunda diğer bir edeb de dinlemesini bilmektir. Zîrâ dinlemesini bilmeyen, âdâbına göre konuşmasını da bilemez. Bu sebepledir ki çocuklara evvelâ dilini tutmasını öğretmek gerekir; konuşmasını nasıl olsa öğreneceklerdir.

Sâdî-i Şîrâzî:

“Her kim düşünmeden konuşursa, sözü çok kere yanlış olur.” der.

Kutadgu Bilig adlı eserde de şu tavsiye yer alır:

“Sözü iyice düşündükten sonra en güzel şekilde söyle. Ancak sorulduğu zaman konuş ve sözü kısa kes.”

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Senden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır.” buyurmuştur.

Lâkin bilirken ve söylemek gerekirken susmak da, aynen bilmeden konuşmak gibi çirkin bir tavırdır. Zîrâ bâzen konuşmak zararlı iken, bâzen de hakkın zâyî olması sebebiyle susmak vebâli mûcib olabilir. Dolayısıyla insan, hakkı söylemek durumunda kaldığı zaman sükût etmemelidir.

Nitekim Ebû Ali ed-Dekkâk Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Hakkı söyleme mevkiinde olup da susan, dilsiz şeytan gibidir.”

Bilhassa dünyevî menfaat düşüncesi veya can korkusu endişesiyle zâlimlere karşı hakkı müdâfaa etmekten ictinâb etmek de bu nevî bir zaaftır. Hele zâlimin zulmüne diliyle destek olmak, aynı zulmü irtikâb etmek gibi ağır bir cürümdür.

Zâlim Haccâc, târihte kan dökücülüğü ile meşhur biriydi. Lâkin Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin mübârek dili, onun zamanında da hakkı ve hayrı söylemekten çekinmemişti.

Netice itibârıyla, susmanın zamanını bilmemek, tıpkı konuşmanın zamanını bilmemek gibi abes bir davranıştır. Bu hususta Şeyh Sâdî şöyle der:

“İki şey akıl hafifliğini gösterir; söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.”

Öyleyse îtidâl ve teennî ile hareket ederek söz mahallini ve o söylenmesi gereken sözü iyi tâyin etmeli, bunun dışındaki zamanlarda da sükûta bürünüp tefekkürle meşgul olmalıdır.

Şâir ne güzel söyler:

Kelâmın fıdda ise sükûtun olsun zeheb,

Ehl-i kemâl, kemâlâtı susmakla buldular hep…

“Sözün gümüş gibiyse de, altın gibi sükûtun olsun! Zîrâ kâmil insanlar, kemâlâtı sükût ile elde etmişlerdir.”