İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sükûtu ve tefekkürü çok severdi. Nübüvvetine yakın zamanlarda halvet ve uzlete çekilmeyi daha çok arzu eder olmuştu. Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 5 km. mesâfedeki Hirâ Mağarası’na giderek orada günlerce kalırdı. O’nun bu uzletlerindeki ibâdeti; tefekkür etmek, atası İbrâhim -aleyhisselâm- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek şeklindeydi.[249]

Zîrâ Hirâ, insanlığa ebedî bir meş’ale olacak Kur’ân-ı Kerîm’in nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhasıydı.

O günlerde kâinât ve onun Hâlık’ı hakkında tefekkür eden Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha sonraki hayâtında da dâimâ hüzünlü ve tefekkür hâlinde idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, onu yarım bırakmaz, tamamlardı. Birçok mânâları birkaç kelimede toplar öyle ifâde buyururdu. Yâni çok özlü konuşurdu.[250]

{

Âişe -radıyallâhu anhâ-, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî rikkatine ve tefekkür ufkuna dâir bir hâtırasını şöyle nakleder:

“Bir gece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle berâber olmayı çok severim. Ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam ıslandı. O, bu hâldeyken, Bilâl namaza çağırmaya geldi. Ağladığını görünce:

«–Yâ Rasûlallah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» dedi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» buyurdu ve şu âyetleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! (derler) (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Maânî, IV, 157)

{

Ebû Zer -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün sabaha kadar tefekkür ve niyazda bulunduğu bir hâlini şöyle anlatır:

“Peygamber Efendimiz bir gece kıyamda sabaha kadar:

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

«Eğer kendilerine azâb edersen, şüphe yok ki onlar, Sen’in kullarındır. Şayet onları bağışlarsan, (kudreti ile her şeye üstün gelen) Azîz, (hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan) Hakîm Sen’sin!» (el-Mâide, 118) âyetini tekrarladı durdu.” (Nesâî, İftitâh, 79; Ahmed, V, 156)

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, âyet-i kerîme üzerinde tefekkür ederek âhireti ve ümmetinin oradaki hâlini düşünüyor ve gözyaşları içinde Rabbine niyâz ediyordu.

{

Lokman -aleyhisselâm- yalnız başına tenhâ bir yerde oturup tefekkür etmeyi çok sever ve bunu sık sık tekrarlardı. Kendisine:

“–Niçin yalnız oturuyorsun? İnsanlarla oturup sohbette bulunsan daha iyi olmaz mı?” diye sorulduğunda şu cevâbı verdi:

“–Uzun müddet yalnız kalmak, tefekküre daha müsâittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı Hakk’ın yoluna sevk eder.”[251]

{

Bir kişi, Hazret-i İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- ise sükût etti. Adam hayretler içinde, İbn-i Abbâs’a niçin mukâbele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da:

“–Bende üç haslet vardır ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.” buyurdu ve o hasletleri şöyle sıraladı:

“–Birincisi, Allâh’ın Kitâbı’ndan bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar, benim şu duyduğumu bilseler, diye temennî ederim.

İkincisi, müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki, o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur. (Ben sadece İslâm’ın güzellikleri neşrolunduğu ve adâlet tevzî edildiği için sevinirim.)

Üçüncüsü, müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim, hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır. (Zîrâ din kardeşlerimin sevinci, beni mes’ûd etmeye yeter.)” (Heysemî, IX, 284)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-; “…Câhiller onlara lâf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler.) (el-Furkân, 63) âyet-i kerîmesi mûcibince amel ediyordu. Muhâtabına hâl lisânıyla:

“Benim gönlüm bu hâldeyken, sana cevap vererek nasıl olur da bir müslümanın gönlünü incitebilirim!..” diyordu. O, bu hâliyle, câhiller karşısında kitap gibi sessiz olmanın bir misâlini sergiliyordu.

{

Sır saklamak da dile hâkimiyet ve sükûttan bir şûbedir. Bu mühim haslete ancak sükûtu bilenler nâil olabilir. Şu hâdise hem bu yönüyle hem de Allah Rasûlü’ne karşı gösterilen edeb ve muhabbet cihetiyle ne kadar ibretlidir:

Sâbit el-Bünânî’nin rivâyet ettiğine göre Enes bin Mâlik ona şunları anlatmıştır:

“Ben çocuklarla oynarken Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanıma geldi; bize selâm verdi ve beni bir işe gönderdi. Bu sebeple annemin yanına geç döndüm. Eve varınca annem:

«–Niye geç kaldın?» diye sordu.

«–Rasûlullah beni bir işe göndermişti; onun için geciktim.» dedim. Annem:

«–Neymiş o iş?» diye sorunca:

«–Bu bir sırdır.» dedim. Bunun üzerine Annem:

«–Oğlum, Rasûlullâh’ın sırrını iyi sakla, kimseye söyleme!» dedi.”

Hazret-i Enes bu hâdiseyi anlattıktan sonra Sâbit el-Bünânî’ye şunları söyledi:

“–Şayet bu sırrı birine açacak olsaydım, vallâhi sana söylerdim, ey Sâbit!” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 145, 146)

{

Şu hâdise de Ömer bin Abdülaziz -rahimehullâh-’ın sâhip olduğu tefekkür ufkuna güzel bir misâldir:

Muhammed bin Kâ’b el-Kurazî şöyle anlatır:

Ömer bin Abdülaziz ile Medîne-i Münevvere’de karşılaşmıştım. O zaman genç, yakışıklı, ter ü tâze ve bolluk içindeydi. Daha sonra halîfe olunca yanına gittim, izin istedim, izin verilince içeri girdim. Ömer bin Abdülaziz’i görünce şaşırdım ve ona şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana:

“–Ey İbn-i Kâ’b! Neden öyle şaşkın bir vaziyette bakıyorsun?” dedi.

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.” dedim.

Bunun üzerine bana şunları söyledi:

“–Ey İbn-i Kâ’b! Beni kabre konduktan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum da kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın. Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs’ın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et…” (Hâkim, IV, 300/7706)

{

Ev­li­yâ­ul­lâ­hın bü­yük­le­rin­den Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî Haz­ret­le­ri, birgün pek çok kim­se­nin te­lâş ve me­rak içe­ri­sin­de bir ye­re doğ­ru ko­ştu­ğu­nu gör­dü. On­la­ra:

“–Böy­le te­lâş ve he­ye­can ile ne­re­ye gi­di­yor­su­nuz?” di­ye sor­du. On­lar da:

“–Fa­lan yer­den bir âlim gel­miş! Allah Teâlâ’nın var­lık ve bir­li­ği­ni bin­bir de­lil­le îzâh edi­yor­muş! Onun bu de­lil ve îzah­la­rın­dan is­ti­fâ­de­ye gi­di­yo­ruz. İs­ter­sen sen de bu­yur!” de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne Cü­neyd Haz­ret­le­ri, bu­ruk bir te­bes­süm­le on­la­ra ba­ka­rak şöy­le de­di:

“–Gö­ren göz­ler, işi­ten ku­lak­lar ve his­se­den kalp­ler için kâ­inat­ta sa­yı­sız ilâ­hî şe­hâ­det te­ren­nüm­le­ri ve de­lil­ler var. Biz­zat Ce­nâb-ı Hakk’ın, ken­di­si hak­kın­da ni­ce şe­hâ­de­ti var. Ey ahâ­lî! Bü­tün bun­la­ra rağ­men şüp­he­si olan var­sa, bu­yur­sun git­sin! Bi­zim gön­lü­müz­de gü­mâ­nın (şüp­he­nin) kı­rın­tı­sı da­hî yok­tur.”

Sâdî-i Şirâzî ne güzel söyler:

“Akıl sâhipleri nazarında yeşil ağaçların her bir yaprağı mârifetullah için bir dîvandır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar bir yaprak bile değildir.”

İnsan, tefekkür ederek kâinat kitabını okumayı öğrenebilirse, çevresinde gördüğü her zerre ona Cenâb-ı Hakk’ı anlatır, mârifetullâha ulaştırır.

{

Hazret-i Mev­lâ­nâ, sükût ve tefekkürün güzelliğini şu kıs­sa ile ne gü­zel ifâ­de eder:

 Bir sû­fî, neş’ele­nip te­fek­kü­re dal­mak için mü­zey­yen bir bah­çe­ye gi­der. Bah­çe­nin ren­gâ­renk tez­yî­nâ­tı kar­şı­sın­da mest olur. Göz­le­ri­ni ka­pata­rak mu­râ­ka­be ve te­fek­kü­re da­lar. Ora­da bu­lu­nan gâ­fil bir ki­şi, sû­fî­yi uyur zan­ne­der. Onun bu hâ­li­ne hay­ret eder. Ca­nı sı­kı­lır. Sû­fî­ye:

“–Ne uyu­yor­sun? Gö­zü­nü aç da üzüm çu­buk­la­rı­nı, çi­çek aç­mış ağaç­la­rı, ye­şer­miş çi­men­le­ri sey­ret! Al­lâh’ın rah­met eser­le­ri­ne na­zar et!” der. Sû­fî de ona şöy­le ce­vap ve­rir:

“–Ey gâ­fil! Şu­nu iyi bil ki, rah­met-i ilâ­hiy­ye­nin en bü­yük ese­ri gö­nül­dür. Onun dı­şın­da­ki­ler bu bü­yük ese­rin göl­ge­si me­sâ­be­sin­de­dir. Ağaç­lar ara­sın­da bir de­re akıp gi­der. Onun ber­rak su­yun­da iki ta­ra­fın ağaç­la­rı­nın akis­le­ri­ni gö­rür­sün… Su içi­ne ak­se­dip gö­rü­len­ler, ha­yâ­lî bir bağ-bah­çe­dir. Asıl bağ ve bah­çe­ler, gö­nül­de­dir. Çün­kü gö­nül, na­zar­gâh-ı ilâ­hî­dir. On­la­rın za­rif ve latif akis­le­ri, su ve ça­mur­dan olan dün­ya âle­min­de­dir. Eğer bu âlem­de­ki­ler, gö­nül âle­min­de­ki o neş’e sel­vi­si­nin ak­si ol­ma­say­dı, Ce­nâb-ı Hak bu ha­yal âle­mi­ne al­da­nış me­kâ­nı de­mez­di. Kur’ân-ı Kerîm’de:

«…(Bu) dün­ya hayâtı, al­dan­ma me­tâ­ın­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir.» (Âl-i İmrân, 185) bu­yru­lur.

Gâ­fil olan­lar ve dün­ya­yı cen­net zan­ne­de­rek; «Cen­net bu­dur!» di­yen­ler, bu de­re­nin gö­rün­tü­sü­ne ka­nan­lar­dır. Asıl bağ ve bah­çe­ler­den, yâni ev­li­yâ­ul­lah­tan uzak­ta ka­lan­lar, o ha­yâ­le mey­le­de­rek al­da­nır­lar. Birgün bu gaf­let uy­ku­su ni­hâ­yete erer. Gözler açı­lır, hakîkat görü­lür. Fa­kat son ne­fes­te o man­za­ra­nın ne fay­da­sı olur? Ne mut­lu o kim­se­ye ki, öl­me­den ev­vel öl­müş, onun ru­hu, bu ba­ğın ha­kî­ka­tin­den ko­ku al­mış­tır…”

{

Batılı yazar Th. Thornton, müslümanların sükût ve tefekkürü hakkındaki müşâhedelerini şöyle anlatır:

“Türkler, ağırbaşlı ve sâkin görünürler. Eğlenceleri bile sükûnet içinde geçer. Neş’e ve şenliğin gürültülü olanlarını, çılgınlık sayarlar. Sükût ve sükûnetten ayrı bir zevk alırlar. Hareketlerinin ağırlığında bir haşmet ifâdesi vardır. Hayatlarının ciddî işler hâricindeki zamanlarını sağda solda tüketmeyip istirahate ayırır ve zindeliklerini muhâfaza ederler. Erken yatar, gün doğmadan da kalkarlar.”

{

Hâsılı sükût ve tefekkür, en fazla muhtaç olduğumuz hasletlerdir. Îmânımızın kuvvet kazanması, amellerimizin istikâmet bulması ve hayâtımızın huzûra kavuşması, bu güzel vasıfları lâyıkıyla yaşamamıza bağlıdır. Zîrâ tefekkür, insanı tahkîkî îmâna erdirerek yaratılış maksadına yönlendirir.

Şâir ne güzel söyler:

Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar…

“Kâinat baştan başa Allâh’ın en büyük kitabıdır. Bu büyük kitabın hangi harfini okusan, mânâsının hep Allah olduğunu görürsün. Kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etsen, seni Allâh’a ulaştırır.”

Yerinde yapılan bir sükût, insana huzur verir, vakar bahşeder, kalbî derinlik kazandırır ve kurtuluşa erdirir. Nitekim Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Susan kurtuldu.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 50/2501; Dârimî, Rikâk, 5)

Velhâsıl, sükût ve tefekkürün faydaları saymakla bitmez. O hâlde, hakîkati istiâb husûsunda en geniş imkâna sâhip olan sükûta avdet ederek sözü onun sonsuzluğunda noktalamaktan başka çâre yoktur!..