c. Gıybet
c. Gıybet
Gıybet, bir müslümanın diğer bir müslüman kardeşinin arkasından konuşarak, duyduğunda üzüleceği veya utanacağı bir kusurundan bahsetmesidir. Allah Teâlâ, insanoğluna öyle büyük bir şeref atfetmektedir ki, onun kusurlarının gıyâbında söylenmesini dahî dînen ağır bir suç olarak îlân etmiştir. Bu keyfiyet, rahmeti gazabına gâlip olan Rabbimizin, günahkâr ve kusurlu olan bir kulunu dahî koruyup himâye ettiğini gösterir.
Bununla birlikte gıybetin menedilme sebebi, sâdece Cenâb-ı Hakk’ın “günahkâr bir kulunun bile hakkını muhâfaza edip ona sâhip çıkma” arzusundan ibâret değildir. Bunun bir sebebi de, gıybetin, cemiyet hayâtının muhtaç olduğu sulh ve sükûn ile kardeşlik duygularını zedeleyici bir rol oynamasıdır.
Gerçekten gıybet, İslâm kardeşliğini bozan, toplum düzenini altüst eden, birlik ve beraberlik rûhunu öldürerek kalplere kin ve husûmet saçan büyük günahlardan biridir. Böyle olmakla beraber birçok kimse, câhilâne bir düşünce ile, söylediğinin gerçek olmasıyla kendisini avutur. Hâlbuki gıybet, esâsen gerçek olan bir kusurun söylenmesidir. Gerçek olmayanı söylemek ise iftirâdır. Bunu düşünmeyerek, bir kişinin, sözlerinin doğru olmasıyla tesellî bulması ve yanlış yolda devâm edip gitmesi, ne büyük bir gaflettir!
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün:
“–Gıybet nedir, bilir misiniz?”diye sormuştu. Ashâb-ı kirâm:
“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” dediler. Hazret-i Peygamber:
“–Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır.” buyurdu.
“–Söylenen ayıp, eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu.
“–Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftirâ ettin demektir.” buyurdu. (Müslim, Birr, 70; Ebû Dâvûd, Edeb, 40/4874)
Gıybet, çok hassas ve geniş bir mevzûdur. Bir kardeşimizin fizikî yapısı, ahlâkı, malı, çocukları, akrabâsı, eşyâsı, oturması, kalkması, konuşması, alışkanlıkları vs. hususları onun hoşlanmayacağı şekilde sözlü veya yazılı olarak dile getirmek, rumuzla veya kaş-göz, el-kol hareketleriyle anlatmak, taklidini yapmak ve hattâ îmâda bile bulunmak, hep gıybet dâiresine giren davranışlardır. Yâni müslümanın herhangi bir noksanını bir başkasına nakleden her söz ve hareket gıybettir.
Gıybette bozgunculuk maksadı bulunması şart değildir. Maksatsız ve boş yere yapılan konuşma ve hareketler dahî gıybet günâhına batmak için kâfîdir.
Gıybet, dilde zehirli bir hançerdir. Bu hançer kalplerdeki muhabbet, şefkat, merhamet ve kardeşlik hislerini öldürür. İnsanları birbirine düşman eder. Nitekim Fudayl bin Iyâd:
“Gıybetin girdiği yerden kardeşlik çıkar gider.” demiştir.
Gıybet, nefse mağlûb olmanın, kalpteki yanlış duyguların ve kötü ahlâkın bir göstergesidir. İnsanın nefsini palazlandıran bir günahtır. Zîrâ gıybet eden kişi, ayıplayıp küçük gördüğü kimsenin işlediği günahtan kendisinin berî olduğunu düşünür. Yâni o günahı işlemediği için kendisini gıybet ettiği kişiden üstün görür. Lâkin unutmamak lâzımdır ki:
“Müslüman kardeşini hor görmesi, kişiye şer olarak yeter.” (Müslim, Birr 32)
Ayrıca tecrübeyle sâbit olan bir hakikattir ki, bir şahsı ayıp ve kusurları sebebiyle kınayanlar, çok geçmeden aynı hataları işlemeye başlamaktadırlar. Nitekim Peygamber Efendimiz:
“Kim bir kardeşini günâhı sebebiyle ayıplarsa, o günâhı işlemeden ölmez.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 53/2505)
Yâni gıybetin temelinde, gurur, kibir, ucub, ibâdullâhı istihkâr, haset, kin gibi pek çok kötü vasıf bulunmaktadır. Bu da gıybet eden bir kalbin ne fecî bir durumda olduğunu göstermeye kâfîdir.
Gıybet, mü’minlerin arasını bozan ve sû-i zanna sebep olan bir zehirdir. Nitekim Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurmuştur:
“Ashâbımdan kimse bana bir başkasından söz ulaştırmasın! Zîrâ ben sizin karşınıza (peşin hükümlerle değil)
selîm bir kalple çıkmak istiyorum.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 28/4860)
Gıybet, insanın ağzını, kalbini ve gönül âlemini kirleten çirkin bir günahtır. Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle der:
“Ne tuhaftır ki insan, müslüman kardeşi için sarf ettiği çirkin sözden dolayı değil de, yediği helâl lokmadan dolayı ağzını yıkar!”[252]
Cenâb-ı Hak, mühim bir kul hakkı olan gıybetten şiddetle sakındırarak şöyle buyurur:
“Ey îmân edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi gıybet etmesin (arkasından çekiştirmesin). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeleri çok kabûl edendir; çok merhametlidir.” (el-Hucurât, 12)
Cenâb-ı Hak, kısacık bir cümle ile çok geniş mânâlar ifâde etmiş, insanları gıybet günâhından hem aklen hem de hissen menetmiştir. İnsanları gıyâbında yermenin; insanlık açısından, aklen, vicdânen, fıtraten ve dînen zemmedilmiş ve zararlı bir vasıf olduğunu, kalpleri ürperten bir tasvirle ortaya koymuştur.
Âyet-i kerîmede gıybetin; “ölmüş kardeşinin etini yemek” şeklinde tasvîr edilmesi, bu cürmün ne kadar ağır olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir insanın eti, diriyken dahî murdar ve haramdır. Ölmüş kardeşinin kokuşmuş etini, üstelik bir de severek yiyebilmek, ne kadar dehşetli bir aklî, kalbî ve ahlâkî bozulmayı göstermektedir.
Müslümanın, canı ve malı gibi nâmusu ve haysiyeti de muhteremdir, onlara da dokunulamaz.[253] Gıybetini yaparak bir müslümanın haysiyetini zedelemek de, onun canına, malına ve nâmusa el uzatmak gibi büyük bir cinâyettir. Bu sebeple kimsenin gıybet ve dedikodusu yapılamaz. Cenâb-ı Hak, gıybet iptilâsını âdet edinen kimseleri şöyle tehdit eder:
“Arkadan çekiştirmeyi (gıybeti), yüze karşı eğlenmeyi (alayı) âdet edinen herkesin vay hâline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. (Nereden gelip nereye gideceğini düşünmez. İşi gücü saymak ve ona güvenmektir.) Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? Allâh’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp tâ kalplerin üstüne çıkan ateşidir. Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.” (el-Hümeze, 1-9)
Allah Teâlâ, gıybet etmeyi yasakladığı gibi onu dinlemeyi de yasaklamıştır. Çünkü gıybeti sükût ile dinlemek de zımnen ona iştirâk etmeyi ifâde eder. Âyet-i kerîmelerde mü’minlerin bu tür mezmum sıfatlardan uzak olduğu şöyle beyan buyrulur:
“Onlar boş ve faydasız söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler…” (el-Kasas, 55; el-Mü’minûn, 3)
Çünkü mü’min, mes’ûliyet şuuruna sâhip insandır. Kendisine lutfedilen her nîmet ve imkândan sorulacağını, yaptığı her hareketin hesâbını vereceğini bilir. Cenâb-ı Hak kullarını şöyle îkaz buyurur:
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.” (el-İsrâ, 36)
Bir yerde gıybet edildiği duyulursa, orada haysiyetine dil uzatılan müslümanı müdâfaa etmek ve gıybete mânî olmak îcâb eder. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle davranan mü’minlere büyük mükâfatlar va’detmektedir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Kim bir mü’mini, bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse, Allah da onun için, kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftirâ atarsa, Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günâhından arınıp) çıkıncaya kadar hapseder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4883)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gıybetten sakındırarak şöyle buyurmuştur:
“Ey diliyle îmân edip de kalplerine îman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayınız, kusurlarını da araştırmayınız! Kim müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, onu evinin ortasında bile olsa rezîl eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Birr, 85; İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 229)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde:
“Muhakkak ki ribânın (fâizin) en şiddetlisi, haksız yere bir müslümanın şerefine dil uzatmaktır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4876)
Çünkü fâizde kişinin haksız yere malına tecâvüz vardır. Gıybette ise kişinin şeref ve haysiyetine saldırılır ve şahsiyeti rencide edilir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gıybet ve dedikodu ile elde edilen menfaatlerin kişiye ne acı bir azâb olacağını şöyle beyân eder:
“Kim bir müslüman(a gıybet etmek ve şerefini pâyimâl etmek) sebebiyle tek lokma dahî yese, Allah ona mutlaka onun mislini cehennemden tattıracaktır. Kime de müslüman bir kimse(ye yaptığı iftirâ, gıybet gibi bir) sebeple (mükâfât olarak) bir elbise giydirilirse, Allah Teâlâ Hazretleri mutlaka, onun bir mislini cehennemden ona giydirecektir…” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4881)
Gıybetle meşgul olan kimse, günaha girdiği gibi kendi ayıp ve kusûrunu görüp düzeltmekten de mahrum kalır. Böylece her yönden zararlı çıkar.
Diğer taraftan insanlar, dehşetli kıyâmet gününde, kendilerinin de çok ihtiyacı olmasına rağmen, sevaplarını, dünyada gıybet ve dedikodusunu yaptıkları kimselere vereceklerdir. Şayet borçlarını karşılayacak kadar sevapları kalmamışsa, dedikodusunu yaptıkları kimselerin günahlarını yükleneceklerdir.[254] Bu yüzden Hasan-ı Basrî Hazretleri:
“Eğer illâ dedikodu yapacaksan, anne-babanın dedikodusunu yap!.. Âhirette en azından sevâbın onlara gitmiş olur ve onların günâhını yüklenirsin!..” buyurmuştur.
Diğer taraftan bir mü’min, kimseyi gıybet etmemekle birlikte kendi hakkında söylenen sözlere tahammül edip onları affedebilirse, büyük bir fazîlet örneği sergilemiş olur.[255] Zîrâ olgunluğun en bâriz göstergesi, dedikodu ve iftirâya tahammüldür. Bu hususta:
Birinci basamak, dedikodu ve iftirâya karşı sükûnetle cevap vermektir.
İkinci basamak, böyle bir dedikodu ve iftirâ karşısında cevap vermeyip, günahlar gıybet eden kimseye devredildiği için sevinmektir. Ama bu da bir noksanlık taşır.
Üçüncü basamak da, kavuşulacak mağfiret ve sevaplar sebebiyle sevinirken, dedikoducu ve iftirâcının âhiretteki hâlini düşünerek üzülmektir. Bu üzüntü hâli, sevince gâlip değilse, olgunluk yine de eksik demektir.
Bir de, insanlar aleyhine konuşmanın gıybet olmadığı bâzı yerler vardır. Onlar da şöyledir:
1. Zulme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sâhip birine gidip; “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti.” demesi.
2. Bir kişinin fetvâ makâmına gidip, “Falanca bana zulmetti. Hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir?” gibi sözler söylemesi. Bu, ihtiyaçtan dolayı câizdir, ancak, meseleyi üstü kapalı olarak arz etmek ihtiyata daha uygun ve fazîlete daha muvâfıktır.
3. Müslümanları şerden sakındırmak ve iyiliklerini istemek (nasihat). Bunun da değişik şekilleri vardır:
a- Hadis râvîlerinden ve şâhitlerinden kusurlu olanları cerh etmek. Bu, icmâ ile câizdir. Hattâ yerine göre vâcip bile olur.
b- Bir kimse ile dünürlük, ortaklık, komşuluk, alışveriş vs. yapmak veya emânet bırakmak isteyen kişiye, mevzû ile doğrudan alâkalı bilgilerin söylenmesi.
c- Dîni ve dînî ilimleri öğrenmek isteyen birinin, bid’atçı veya günahkâr (fâsık) bir hocadan ders aldığına şâhid olup zarar göreceği endişesine kapılan birinin, o öğrenciye öğüt verip hocasının hâlini açıklaması.
d- Üstlendiği vazifeyi îcâb ettiği şekilde yapmayan bir vazifelinin durumunu üst makâma bildirmek.
4. Fâsıklık ve bid’atçılığı âşikar olan kimsenin hakkında konuşmak. Ancak onun açığa vurduklarının dışındaki başka ayıplarının anılması -onların da söylenmesini gerektiren başka bir sebep yoksa- haramdır.
5. Bir insan; şaşı, topal, sağır, kör veya buna benzer başka lâkaplarla biliniyorsa, onu sırf târif edebilmek için bu lâkapları kullanmak. Böyle lâkaplarla bilinen kişilerin başka türlü târif ve tanıtımı mümkün olduğu sürece bu lâkapları kullanmaktan da sakınmak îcâb eder.
Lâkin insanlar aleyhine konuşmanın câiz sayıldığı bu hususlarda da dikkatli olarak nefse fırsat vermemek lâzımdır. Tenkid ve konuşmaların, haklı olup-olmadığını iyi ayırt etmek îcâb eder. Zîrâ nefis, çeşitli bahânelerle insana kendini haklı göstererek gıybetin câiz olduğunu fısıldayabilir. İşte bu da en tehlikeli noktalardan biridir.
