İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet ve İbret Tabloları

Fazîlet ve İbret Tabloları

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gıybetçilerin âhiretteki hazin âkıbetini şöyle haber vermiştir:

“Mîrâca çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.

«–Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.» cevâbını verdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)

{

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile beraberdik. Birden çürümüş bir cîfe kokusu yükseldi. Bunun üzerine Allah Rasûlü buyurdu ki:

“–Bu kokunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, mü’minlerin gıybetini yapan kimselerin kokusudur.” (Ahmed, III, 351)

Günümüzde bu kokuyu hissetmeyişimiz, kalbî hassâsiyetimizin zaafa uğramasındandır.

{

Selmân-ı Fârisî Hazretleri, bir seferde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi ile beraberdi. Onların hizmetlerini görür ve yemeklerinden yerdi. Birgün insanlar yürüdüğünde Selman -radıyallâhu anh- uyuyakalmış ve onlarla birlikte gidememişti. İki arkadaşı, onu arayıp bulamayınca çadırlarını kendileri kurarak konakladılar ve:

“–Selman pişmiş yemeğe ve kurulmuş çadıra gelmekten başka bir şey bilmiyor.” dediler. Selman geldiğinde de onu, kendilerine katık istemek üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gönderdiler. Selman, elinde bir kapla Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına vardı:

“–Ey Allâh’ın Elçisi! Arkadaşlarım beni Sana gönderdiler. Şayet yanında katık varsa biraz ricâ ediyorlar.” dedi.

Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Arkadaşların katığı ne yapacaklar, onlar katıklarını yediler!” buyurdu. Selman dönerek o ikisine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözlerini haber verdi. Onlar da kalkıp Allah Rasûlü’nün yanına geldiler ve:

“–Sen’i hak ile gönderene yemin olsun ki konakladığımızdan beri biz herhangi bir yemek yemedik.” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Konuşmalarınızla siz Selmân’ı katık olarak yediniz.” buyurdu. Bu hâdisenin peşinden; “…Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?..” (el-Hucurât, 12) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Diğer bir rivâyete göre Allah Rasûlü sözlerinin devâmında:

“–Ben o kardeşinizin etini, dişlerinizin arasında görüyorum.” buyurmuştu. Bunun üzerine o sahâbîler:

“–Yâ Rasûlallah! Bizim için istiğfâr ediver!” dediler. Fahr-i Kâinât Efendimiz de:

“–Gıybet ettiğiniz arkadaşınıza ricâ edin de, sizin için o istiğfarda bulunsun.” buyurdu. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 231)

{

Âişe -radıyallâhu anhâ- diyor ki:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Safiyye’nin kısa boylu oluşu sana yeter.” diyerek onu küçümsedim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Ey Âişe! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karışsa idi, onun suyunu bozardı.” buyurdu.

Başka bir gün de kendisine bir kişinin durumunu taklit ederek anlatmıştım. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bana dünyanın en kıymetli şeylerini verseler, ben yine de bir insanı hoşlanmayacağı bir şekilde taklit edip anmayı kesinlikle istemem.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4875; Tirmizî, Kıyâmet, 51)

{

Mü’minlerin anneleri, son hastalığında Rasûlullah Efendimiz’in yatağı etrafında toplanmışlardı. Safiyye vâlidemiz:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi Sana gelen bu sıkıntının bana gelmesini isterdim.” dedi.

Diğer zevceler kaş ve göz işâretleriyle Hazret-i Safiyye’ye târizde bulundular. Allah Rasûlü onların ne yaptığını görmediği hâlde:

“–Ağızlarınızı yıkayınız!” buyurdu. Onlar şaşırarak:

“–Niçin yıkayalım?” diye sordular. Peygamber Efendimiz:

“–Safiyye’yi kaş ve göz işaretiyle çekiştirmenizden dolayı… Allâh’a yemin olsun ki o (bana olan sözlerinde) samîmîdir.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 348)

{

İtbân bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle der:

“…Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (bizim eve geldiğinde) kalkıp namaz kıldırdı. (Namazdan sonra otururken) cemaatten biri:

«–Mâlik bin Duhşûm, nerede?» dedi. Bir başkası:

«–O Allah ve Rasûlü’nü sevmeyen bir münâfıktır.» dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-:

«–Öyle deme! Görmüyor musun o, Allâh’ın rızâsını dileyerek “Lâ ilâhe illâllah” diyor. Rızâsını umarak “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimseyi Allah, cehenneme haram kılmıştır.» buyurdu.” (Buhârî, Salât 45, 46, Ezân 4, 5, 153, 154; Müslim, Îmân 54, 55)

Allah Rasûlü burada, bir mü’minin sû-i zandan uzak kalması ve bu sebeple gıybete düşmemesi îcâb ettiğine dikkat çekmiştir.

{

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Tebük’te ashâbı arasında otururken:

“–Kâ’b bin Mâlik ne yaptı?” diye sordu. Benî Selime’den bir adam:

“–Yâ Rasûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medîne’de alıkoydu.” dedi. Bunun üzerine Muâz bin Cebel ona:

“–Ne kötü söyledin!” diye çıkıştı. Sonra da Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a dönerek:

“–Yâ Rasûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, hiçbir şey söylemedi, sükût buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 79; Müslim, Tevbe, 53)

Peygamber Efendimiz, sükût buyurarak Hazret-i Muâz’ı tasvîb etmiş, bir mü’minin gıybet edilmesini “takrîrî” olarak menetmiştir.

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âzatlısı Ubeyd şöyle anlatır:

İki kadın oruç tutuyorlardı. Öğle üzeri bir kimse gelerek dedi ki:

“–Yâ Rasûlallah! Şurada iki kadın var, oruç tutuyorlar. Neredeyse susuzluktan ölecekler. (Müsâade buyurursanız oruçlarını bozsunlar.)” dedi.

Allah Rasûlü ondan yüz çevirdi, cevap vermedi. Gelen kimse sözünü tekrar etti:

“–Yâ Nebiyyallâh! Vallâhi neredeyse ölecekler.” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Çağır onları!” buyurdu. Kadınlar geldiler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir kap istedi. Kadınlardan birine vererek:

“–İçindekileri çıkar!” dedi. Kadın kabın yarısını dolduracak şekilde kan, cerâhat ve et kustu. Diğerine de aynı şekilde emir buyurunca o da kabı dolduruncaya kadar kan ve taze et çıkardı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar, Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular, haram kıldığı şeylerle de oruçlarını açtılar. Biri diğerinin yanına oturup, insanların etlerini yemeye (gıybet etmeye) başladılar.” buyurdu.

(Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

{

Mevlânâ Hazretleri, insanların kendilerindeki kusur ve eksikleri görmeyip başkaları hakkında ileri-geri konuşmasının garâbetini ne güzel hikâye eder:

“Dört Hintli müslüman bir mescide girdiler, ibâdet etmek için rukûya vardılar, secde ettiler. Her biri niyet etti, tekbir getirdi. Kendi noksanlarının, hatâlarının idr­âki içinde, hulûs-i kalb ile candan yakararak namaza başladılar. Bu sırada mescidin müezzini geldi.

Namaz kılan Hintlilerden biri, kendisinin namazda olduğunu unutarak;

“–Ey müezzin! Ezanı okudun mu? Yoksa daha vakit var mı?” dedi.

Öbür Hintli de namaz içinde olduğu hâlde:

“–Sus be kardeşim; söz söyledin, namazın bozuldu!” diye söylendi.

Üçüncü Hintli, ikincisine:

“–Amca! Ona ne kusur buluyorsun? Sen de söz söyledin; sen kendine bak; öğüdü kendine ver!” dedi.

Dördüncüsü:

“–Allâh’a hamdolsun ki, üçünüz gibi ben kuyuya düş­medim, yâni ben konuşarak namazımı bozmadım.” dedi.

Böylece dördünün de namazı bozuldu. Şunun bunun ayıbını görüp söyleyenler, ayıbı olanlardan daha çok yol kaybederler, hatâ ve yanlışa sürüklenirler. Kendi ayıbını gören can, ne mutlu bir candır. Bir kimse birinin ayıbını görse, onu kendi satın almış olur. Çünkü insanın yarısı, yâni nefsi ve maddî yönü, ayıp ve kusur âlemi olan bu dünyadadır. Öbür yarısı, yâni rûhânî ve mânevî yönü ise, gayb âlemindedir.

Mâdemki senin başında nefsânî huylardan ve hayvânî ahlâktan birçok mânevî hastalıklar var, o hâlde merhemini kendi başına sürmen gerekir. Kendi kusurlarını görmek, kendini ayıplamak, o ayıbın merhemi ve ilacıdır. (Zîrâ bir insan için, kendi kusur ve noksanını bilmek kadar mühim bir irfân olamaz.) Bir mü’minde gördüğün kusur ve ayıp sende yok ise, emîn olma, kendine güvenme! Olabilir ki, o ayıbı sen de işleyebilirsin; senden de o ayıp halka yayılır.”

{

Süfyân bin Hüseyn anlatıyor:

Bir defâsında İyas’ın yanında otururken bir şahsın gıybetini yaptım. İyas bana:

“–Bu sene Rum diyârına gazâya gittin mi?” diye sordu. Ben “Hayır” diye karşılık verdim. Şöyle dedi:

“–Öyleyse Rum ve kefere senin şerrinden kurtuldu ama müslüman kardeşin kurtulamadı!..”

{

Sâdî-i Şirâzî şöyle anlatır:

“Çocukluğumda zühde, riyâzâta, gece ibâdetine çok düşkündüm. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Birtakım kimseler ise etrafımızda uyuyorlardı. Babama:

«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:

«–Oğlum Sâdî! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın! (Zîrâ senin hor gördüklerin, şu andaki ilâhî rahmetten mahrûmiyet içindelerse de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günâhı yazıldı.)» karşılığını verdi.”

{

Gıybet günâhına mübtelâ olmuş biri, muhîtinde bulunan bir Hak dostunun da gıybetini yapmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple de o gıybetçiyi kimse sevmiyordu. Fakat gönül insanı büyük zât, o gıybetçi huzûruna geldiğinde hep tebessümle karşılıyor; “Gel bakalım benim sevgili ortağım!” diye iltifatlarda bulunuyordu. Bu güzel hâl, sonunda gıybetçiyi insafa getirdi:

“Ben bu zâtın orada burada aleyhinde konuşuyorum, o ise bana hep iltifatta bulunuyor. Bundan sonra aleyhinde konuşmayacağım.” diye karar verdi. Artık Hak dostunun gıybetini yapmıyordu. Lâkin huzûruna vardığında önceden gördüğü iltifâtı da göremiyordu. Bunun sebebini merak ederek birgün sordu:

“–Efendi Hazretleri! Bana gösterdiğiniz iltifatı artık göstermiyorsunuz, eski muhabbetiniz kalmadı. Sebebi nedir?” dedi.

Onu ve onun gibi gıybet hastalığına mübtelâ olanları îkâz için güzel bir fırsat yakalayan Hak dostu tebessüm ederek:

“–Eskiden bir ticârî ortaklığımız vardı. Şimdilerde o ortaklık bitti; iltifat da gitti.” dedi. O zât:

“–Ne ortaklığı? Ben öyle bir ortaklığın farkında değilim.” deyince büyük velî şöyle îzah etti:

“–Sen orada burada benim aleyhimde konuşuyordun; ben de gıybetine gıybetle karşılık vermeyip sabretmeyi tercih ediyordum. Bu sabrımın karşılığı olarak benim günahlarım senin defterine, senin sevapların da benim defterime yazılıyordu. Seninle böyle bir ticârî ortaklığımız vardı. Şimdilerde ise artık sen benim gıybetimi yapmıyorsun. Böylece ortaklığımız da bitmiş bulunuyor…”

Gıybetçi adam düşünmeye başladı:

“–Hakîkaten gıybetçinin durumu böyle midir?” diye sorunca mübârek zât açıklamasına şu misâl ile devâm etti:

“–İmâm-ı Şârânî Hazretleri diyor ki: «Ben ille de birinin gıybetini yapacak olsam önce anamın babamın gıybetini yapardım. Çünkü gıybet yapan insan, evvelâ kendi sevaplarını gıybetini yaptığı kişiye bağışlamış, sonra da onun günahlarını kendi üzerine yüklenmiş olur.»”

Bu sözler üzerine derin düşüncelere dalan gıybetçinin aklı başına geldi ve bundan sonra hiç kimsenin gıybetini yapmamaya söz verdi…

{

Velhâsıl, gıybet mühim bir kul hakkı, insanı âhirette iflâsa sürükleyen büyük bir günahtır. İnsanlar sohbet ederken farkına bile varmadan gıybet bataklığına düşüverirler. Çoğu zaman günah işlediklerini bile düşünmeden, “Doğruları konuşuyoruz.” diye avunurlar. Gıybetin en tehlikeli tarafı da işte burasıdır.

Gâfil insanlara tatlı bir mûsikî gibi gelen gıybet, hakîkatte hem dünya hem de âhiret hayâtını berbâd eden mânevî bir hastalıktır. Dünyada muhabbet, hürmet ve kardeşlik duygularının yanında, birlik, beraberlik ve yardımlaşmayı da ortadan kaldırır. Âhirette ise pek çok hayır ve sevâbın hebâ olmasına sebep olmakla birlikte ağır bir günah yükünü de beraberinde getirir. Buna rağmen maalesef pek çok insan, bu günâha kolaylıkla düşmekte, hattâ onu alışkanlık hâline getirmektedirler. Bu sebeple gıybet husûsunda son derece hassas ve müteyakkız olmamız îcâb etmektedir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi bu zehirli dil hançerinin şerrinden muhâfaza buyursun!

Âmîn!