İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Âlemlerin Sultânı Efendimiz, hasta ve dertlileri ziyâret edip ihtiyaçlarıyla meşgul olmaya husûsî bir îtinâ göstermiş, ashâbını da bu istikâmette teşvik ve terbiye etmiştir.

Selman -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensâr’dan bir hastayı ziyâret etti. Elini alnına koydu ve:

«–Kendini nasıl hissediyorsun?» diye sordu. Hasta, Efendimiz’e cevap vermedi.

«–Yâ Rasûlallah! O Siz’i fark etmedi.» dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

«–Öyleyse onunla beni başbaşa bırakın!» buyurdu. İnsanlar dışarı çıktı. Allah Rasûlü elini hastanın alnından kaldırdı. Hasta, elini tekrar koy, diye işâret etti. Sonra Efendimiz:

«–Ey filân, kendini nasıl hissediyorsun?» buyurdu. Hasta:

«–İyi hissediyorum. Yanıma biri siyah diğeri beyaz iki kişi geldi.» cevâbını verdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Hangisi sana daha yakın?» buyurdu. Hasta:

«–Siyah olan daha yakın.» dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

«–Öyleyse iyilik az, kötülük çok.» buyurdu. Hasta:

«–Yâ Rasûlallah! Duâ buyurun da istifâde edeyim!» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «Allâh’ım! Çoğunu bağışla, azını tamamla!» diye duâ etti. Sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz:

«–Ne görüyorsun?» buyurdu. Hasta:

«–Anam-babam Sana fedâ olsun, hayır görüyorum. İyilikler çoğalıyor, kötülükler de azalıyor. Siyah da benden uzaklaştı.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Hangi amelin sana daha çok sâhip çıkıyor?» diye sordu. Hasta:

«–Ben hayattayken su dağıtırdım…» cevâbını verdi.” (Heysemî, II, 322, 324)

{

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-, Peygamber Efendimiz’in hasta ziyâretiyle alâkalı bir hâtırasını şöyle nakleder:

“Biz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile oturuyorduk. O sırada Ensâr’dan bir kişi gelip selâm verdi. Efendimiz ona:

«–Ey Ensâr’dan olan kimse! Kardeşim Sa’d bin Ubâde nasıl?» diye sordu. O da:

«–İyiye gidiyor.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü:

«–Kim benimle birlikte onu ziyârete gelecek?» buyurarak ayağa kalktı. Biz de on, on beş kişi kalktık. Ne ayağımızda ayakkabı veya mest ne başımızda bir örtü ne de üstümüzde bir gömlek vardı. Çorak arâzide yürüyorduk. Nihâyet Sa’d’ın yanına vardık. Yakınları, Efendimiz ve beraberindeki arkadaşlarının yaklaşması için onun etrafından geri çekildiler.” (Müslim, Cenâiz, 13)

Diğer bir rivâyette İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:

“Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh- hastalanmıştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdullah bin Mes’ûd ile birlikte Sa’d’ı ziyârete gitti. Yanına girdiğinde onu elem ve ıztırap içinde buldu. Âilesi etrafını kuşatmıştı. Peygamber Efendimiz:

«–Öldü mü?» buyurdu.

«–Hayır, ey Allâh’ın Rasûlü (ölmedi).» dediler.

Peygamber Efendimiz (Sa’d’ın bu ağır durumuna üzülerek) ağladı. O’nun ağladığını görünce oradakiler de ağladılar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

«–Bilmez misiniz, gerçekten Allah, gözyaşı ve kalbin mahzûn oluşu sebebiyle insana azâb etmez. Fakat -eliyle diline işâret ederek- işte bunun yüzünden azâb eder veya bağışlar.» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 45, Talâk 24; Müslim, Cenâiz 12)

Fahr-i Kâinât Efendimiz bu sözüyle, ölünün ardından uygunsuz sözler söylemenin ve üst-baş yırtarak feryâd etmenin uygun olmadığını bildirmektedir. Rızâ ve teslîmiyet hâlinde Allâh’a sığınıp sabretmenin, hem ölü hem de diriler için rahmet vesîlesi olduğunu beyân etmektedir.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Sa’d bin Muâz, Hendek Gazvesi sırasında kol damarından yaralanmıştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha sık ve yakından ziyâret etmek, (onunla ilgilenmek)ti.” (Buhârî, Megâzî, 30)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hizmet eden yahûdî bir çocuk vardı. Birgün hastalandı. Efendimiz onu ziyârete gitti. Başucuna oturdu ve:

“–Müslüman ol!” buyurdu.

Çocuk, yanında duran babasına baktı. Babası da yıllardır güzellik ve iyilikten başka bir şey görmediği Allah Rasûlü’nü kastederek:

“–Oğlum! Ebu’l-Kâsım’a itaat et!” dedi. Bunun üzerine çocuk, müslüman oldu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastanın yanından çıkarken:

“Onu ateşten kurtaran Allâh’a hamdolsun.” diyerek duyduğu nihâyetsiz sevinci izhâr ediyordu. (Buhârî, Cenâiz, 80)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasta olan ashâbına bâzı duâlar öğretmiştir. Nitekim Osman bin Ebi’l-Âs, vücûdunda hissettiği bir ağrıdan dolayı Rasûlullâh’a şikâyette bulunduğunda, Allah Rasûlü ona şu tavsiyede bulunmuştur:

“–Vücûdunun ağrıyan yerine elini koy ve üç kere «Bismillâh» de, yedi kere de:

أَعُوذُ بِاللّٰهِ وَقُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ وَأُحَاذِرُ

«Bendeki bu hastalığın ve sakındığım şeylerin şerrinden Allâh’ın izzet ve kudretine sığınırım.» de!” (Müslim, Selâm, 67)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bu tavsiyesini aynen tatbik eden Osman bin Ebi’l-Âs -radıyallâhu anh- daha sonra şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in öğrettiği gibi yaptım, Allah hastalığıma şifâ ihsân eyledi. Bundan sonra bu duâyı devamlı olarak âileme ve diğer insanlara tavsiye ettim.” (Ebû Dâvûd, Tıb, 19)

Lâkin duâların, samîmiyet ve amel-i sâlihlerle takviye edilmesi şarttır. Böyle ihlâsla îfâ edilen duâlar, Rabbimizin lutuf ve keremiyle kabul edilir.

Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ- der ki:

“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Canın ne çekiyor?» diye sordu. Hasta:

«–Buğday ekmeği!» dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çevresindekilere:

«–Kimin yanında buğday ekmeği varsa kardeşine göndersin!» buyurdu. Sonra da:

«–Şayet hastanız bir şey arzu ederse, ondan yedirin!» buyurdu.” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 1)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Allâh’a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta:

«–Evet, Allâh’ım, bana âhirette vereceğin cezâyı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«–Sübhânallah! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı:

رَبَّنَاۤ اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“…Rabbimiz! Bize dünyâda da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!” (el-Bakara, 201)»

Bunun üzerine o zât bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

{

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasta bir bedevîyi ziyâret etmişti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi onu da:

“Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” buyurarak tesellî etti. (Buhârî, Tevhîd, 31)

{

Selman -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Ben hasta iken Allah Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm- ziyâretime gelmişti. Çıkarken:

ياَ سَلْمَانُ! كَشَفَ اللّٰهُ ضُرَّكَ وَغَفَرَ ذَنْبَكَ وَعَافَاكَ ف۪ى دِينِكَ

وَجَسَدِكَ اِلٰى اَجَلِكَ

«Ey Selman! Allah sıkıntılarını gidersin, günahını affetsin. Ölünceye kadar dînine kuvvet, bedenine sıhhat versin!» buyurdu.” (Heysemî, II, 299)

Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık sebebiyle Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ziyâretime geldi. O’na:

«–Yâ Rasûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı?» diye sordum. Hazret-i Peygamber:

«–Hayır!» buyurdu.

«–Yarısını dağıtayım mı?» dedim. Yine:

«–Hayır!» buyurdu.

«–Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Rasûlallah?» diye sordum.

«–Üçte birini dağıt! Hattâ o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hattâ yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfâtını alacaksın.» buyurdu.

«–Yâ Rasûlallah! Arkadaşlarım gidip de ben kalacak mıyım? (Burada ölecek miyim?)» diye sordum.

«–Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir…» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nafakât 1, Merdâ 16, Deavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5)

Diğer bir rivâyette Hazret-i Sa’d şöyle demiştir:

Hastalığımda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni ziyârete geldi ve üç defâ:

“Rabbim, Sa’d’ı iyileştir!” diye duâ buyurdu. (Müslim, Vasâyâ, 8)

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Sa’d’ın bu hastalık sebebiyle ölmeyeceğini, daha nice hizmetler yapacağını ifâde buyurarak bir mûcize daha göstermiştir. Çünkü hakîkaten Sa’d -radıyallâhu anh- bundan sonra 45 sene daha yaşamış, İslâm’a ve müslümanlara pek çok hizmetler etmiş ve savaşlara katılmıştır.

Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âile efrâdından biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle duâ buyururdu:

اَللّٰهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، أَذْهِبِ الْبَأْسَ وَاشْفِ أَنْتَ الشَّاف۪ى لَا شِفَاءَ

إِلَّا شِفَاؤُكَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً

“Ey bütün insanların Rabbi olan Allâh’ım! Bunun ıztırâbını giderip şifâ ver. Şifâyı veren ancak Sen’sin. Sen’in şifândan başka şifâ yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifâ ihsân eyle!” (Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm 46-49)

Peygamber Efendimiz’in hasta olduğu bir zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek:

“–Ey Muhammed, hasta mı oldun?” diye sordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Evet!” buyurdu. Cebrâîl -aleyhisselâm-:

بِسْمِ اللّٰهِ أَرْقِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ، مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عَيْنٍ حَاسِدٍ،

اَللّٰهُ يَشْفِيكَ، بِسْمِ اللّٰهِ أَرْقِيكَ

“–Allâh’ın ismiyle Sen’i rahatsız eden her şeyden Sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah Sana şifâ versin. Allâh’ın adıyla Sana okurum.” diye duâ etti. (Müslim, Selâm, 40)

Hazret-i Ebû Bekir’in şu hâli, hasta ve dertlilerle meşgul olmanın fazîletine ne güzel bir misâldir:

Birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından yanında bulunanlara:

“–İçinizde bugün kim oruçludur?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekir:

“–Ben oruçluyum, yâ Rasûlallah!” dedi. Efendimiz:

“–Bugün kim bir cenâze namazına iştirâk etti?” buyurdu. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Ben, yâ Rasûlallah!” dedi. Peygamber Efendimiz:

“–Bugün kim bir yoksul doyurdu?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekir:

“–Ben, yâ Rasûlallah!” dedi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Bugün bir hasta ziyâretinde bulunanınız var mı?” diye sordu. Yine Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Ben, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse o mutlaka cennete girer.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Hem namaz ve oruç gibi ferdî, hem de cenâze namazı, yoksulu doyurmak ve hasta ziyâreti gibi ictimâî ibâdetleri bir araya getirmek, ne güzel bir ahlâktır. Cenâb-ı Hak, kullarının böyle olmasını arzu etmektedir.

Kays bin Ebî Hâzim şöyle der:

Habbâb bin Eret hastalanmıştı; ziyâretine gittik. Vücudunu yedi yerden dağlamıştı. Bize dedi ki:

“–Eski dostlarımız, dünyaya kapılmadan göçüp gittiler. Biz ise o kadar çok mala sâhip olduk ki, koyacak yer bulamayıp toprağa gömdük. Şayet Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ölmek için duâ etmeyi yasaklamasaydı, Allah’tan canımı almasını isterdim.”

Bir başka zaman Habbâb’ın yanına gittiğimizde duvar örüyordu. Bize şunları söyledi:

“–Müslüman, Allâh için harcadığı her şeyden sevap kazanır. Yalnız şu çamura verdiklerinden eline bir şey geçmez (zarûrî olanlar hâriç).” (Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikâk 7, Temennî 6; Müslim, Zikir 12; Tirmizî, Kıyâmet 40; Nesâî, Cenâiz 2)

Saîd bin Ilâka diyor ki:

Hazret-i Ali elimi tuttu ve:

“–Haydi seninle Hasan’ın yanına gidip hasta ziyâretinde bulunalım!” dedi. Yanına vardığımızda Ebû Mûsâ’yı orada bulduk. Hazret-i Ali ona:

“–Ey Ebû Mûsâ! Hastayı ziyâret niyetiyle mi, yoksa şöyle bir uğrayıvermiş olmak için mi geldin?” diye sordu. Ebû Mûsâ:

“–Hastayı ziyâret için geldim.” dedi. Bunun üzerine Ali -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:

«Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyârete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyâret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfâr eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.»” (Tirmizî, Cenâiz, 2/969; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 3; İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)

Rebî bin Abdullah şöyle anlatır:

Hazret-i Hasan ile birlikte hasta olan Katâde’yi ziyârete gittik. Hasan -radıyallâhu anh- hastanın başucuna oturdu ve ona hâlini hatırını sordu. Sonra da ona şöyle duâ etti:

“Allâh’ım, kalbine şifâ ver, hastalığına da şifâ ver!” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 537)

{

Yaşlı ve muzdarip bir hasta, Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne misâfir olmuştu. Adamcağız bîçâreydi; saçı dökülmüş, yüzünün rengi uçmuştu; canı, vücûdunu bir çengel gibi pârelemekteydi. Mâruf-i Kerhî Hazretleri, bir yatak serdi ve hastanın istirahatini temin etti.

Hasta, ıztırâbının şiddetiyle inim inim inliyor ve feryâd ü figân ediyordu. Gece sabaha kadar kendisi bir nefes uyumadığı gibi feryatlarıyla hâne halkından da hiç kimseyi uyutmuyordu. Üstelik gittikçe huysuzlaştı ve ev halkına sitemler yağ­dırıp onları rahatsız etmeye başladı. Nihâyet onun bu sert tabiatına ve kötü davranı­şına tahammül edemeyen evdekiler, birer-ikişer başka yerlere kaçtılar. Evde, hasta ile Mâruf-i Kerhî ve hanımından başka kimse kalmadı.

Mâruf-i Kerhî, geceleri de uyumuyor; bu huysuz hastanın ihtiyaçlarını görmek, ona hizmet edebilmek için çırpınıp duruyordu. Ancak birgün uykusuz­luğu had safhaya ulaşınca gayr-i ihtiyârî uykuya daldı. Onun uyuduğunu gören gâ­fil hasta da, kendisine şefkat ve merhametle kucak açan bu sâlih zâta teşekkür edeceği yerde sitem ediyor ve kendi kendine:

“–Bu nasıl derviş böyle!.. Zaten bu gibilerin zâhirde adları-sanları var; ha­kîkatte ise riyâcıdırlar. Her işleri gösteriştir. Bunların dışları temiz ama, içleri kirli­dir. Başkalarına takvâyı emrederler, kendileri yap­mazlar. İşte şu adam da benim hâlimi düşünmeden uyuyor. Kendi karnını doyurup uykuya dalan biri, sabaha kadar gözlerini yummayan biçâre hastanın hâlinden ne anlar!..” diye söyle­niyordu.

Mâruf-i Kerhî, işittiği bu acı sözlere karşı da sabır ve kerem gösterdi. Duymazdan geldi. Lâkin sabrı taşan hanımı daha fazla dayanamadı ve Mâ­ruf-i Kerhî’ye ses­sizce şunları söyledi:

“–Şu huysuzun neler söylediğini duydunuz. Artık onu bu evde barındıra­mayız. Bize daha fazla ağırlık vermesine ve size cefâ etmesine müsâade etmeyelim. Söyleyin buradan gitsin de başka bir yerde başının çâresi­ne baksın. İyilik, kıymet bilene yapılır. Nankör­lere iyilik yapmak, kötülüktür. Onları daha da azdırır. Alçak kimsenin başı altına yastık konulmaz. Böyle zâlim kimselerin başları taş üstünde gerektir!”

Hanımının bu sözlerini sükûnetle dinleyen Mâruf-i Kerhî Hazretleri, mütebessim bir çehreyle şöyle buyurdu:

“–Ey hanım! Onun söylediği sözler seni niye incitir ki?.. Bağırmış ise bana bağırmış; terbiyesizlik yapmış ise bana yapmıştır. Onun nâhoş görünen söz­leri, bana hep hoş gelir. Görüyorsun ki, o dâimî bir ıztırap içindedir. Baksana; zavallı bir nefes bile uyuyamıyor!.. Hem bilesin ki asıl hüner, asıl şefkat ve mer­hamet, böyle kim­selerin cefâsına katlanabilmektir…”

{

Ubeydullah Ahrar Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla büyük bir servete sâhip olmuştu. Öyle ki, çiftliklerinde binlerce işçi çalışıyordu. Fakat o mübârek zât, buna rağmen hizmetten geri kalmıyordu. Mânevî kemâlât yolunda, tanıdık-tanımadık herkese büyük bir şefkatle hizmet ediyordu. Kendisi bu hizmetlerinden birini şöyle anlatır:

“Semerkant’ta Mevlânâ Kutbuddîn Medresesi’ndeki dört hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Ben onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Devamlı hizmetlerinde bulunduğum için hastalıkları bana da sirâyet etti ve yatağa düştüm. Fakat o hâlimle bile, testilerle su getirip hastaların altla­rını temizlemeye, elbiselerini yıkamaya devâm ettim.”

Hak dostu Mahmud Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri de, aynı şekilde yatalak bir hasta olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi’ye bir sene kadar bizzat hizmet etmiştir.

İşte Allah dostlarını büyük yapan, bu güzel hasletleridir. Onlar dâimâ yalnızların, sâhipsizlerin ve mâtemlerin civârında bulunur ve kimsenin uğramadığı dükkanlardan alışveriş ederler.

{

Hak dostu Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, âdeta mâye-i merhametle yoğrulmuş bir fıtrat-ı selîmeye sâhipti. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduğu Hüdâyî Kliniği’nde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediğine teessüf eder, büyük bir iştiyakla:

“–Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bi’l-fiil hizmet ederdim.” derdi.

Aynı merhamet sâikıyla:

“–Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi hâlde Hak katında mes’ûlüz.” diyerek yakınlarıyla beraber kurduğu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin şefkatinin bir tezâhürü idi.

Batılı seyyah Hunke’nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, müslümanların hasta ve dertlilerle meşgul olmadaki hassâsiyetine ne güzel bir misâldir:

“Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için davar satmana gerek yok…

Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Komşum, leziz piliç göğüslerinden birkaç gün daha tadabilmek için, tam bir hafta boyunca sanki iyileşmemiş gibi tavır takınmıştı. Lâkin başhekim şüphelendi ve sıhhatinin delili olarak bir bütün ekmekle tavuğu yemesine müsâade ettikten sonra, onu evine gönderdi. İşte benim de son kızartılmış tavuğum önüme konmadan önce hemen gel!..”

Velhâsıl, Allâh’ın kullarına yapılan ihlâslı hizmetler, Allâh’ın rızâsını celbederek büyük ecirlere vesîle olmaktadır. Bu bakımdan bilhassa toplumdaki kalbi kırık ve gönlü mahzun dertlileri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla meşgul olmak çok mühim bir vazife ve mes’ûliyettir.

Unutmamalıdır ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselerle meşgul olmak, Rabbimize karşı şükür borcumuzdur. Elimizdeki imkânları muhtaçlarla paylaşalım ki, memnun ve mesrur ettiğimiz gönüller, dünyada rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette saâdetimiz olsun.