Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Nübüvvetten önce, Peygamber Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib’in maddî durumu zayıf, âile efrâdı ise hayli kalabalıktı. Bu sebeple sıkıntı içindeydi. Peygamber Efendimiz, diğer amcası Hazret-i Abbâs’a gidip:
“–Amcacığım! Biliyorsun ki kardeşin Ebû Tâlib’in âilesi çok kalabalık. İnsanlar kıtlık ve açlığa mâruz kalmış, kıvranıp duruyorlar. Haydi, Ebû Tâlib’in yanına gidelim ve kendisiyle konuşalım. Oğullarından birini ben yanıma alayım, birini de sen al! Böylece onun yükünü biraz hafifletmiş oluruz!” dedi.
Abbâs -radıyallâhu anh- bu âlicenap teklifi kabûl etti ve berâberce Ebû Tâlib’in yanına vardılar. O:
“–Akîl’i bana bırakınız, diğerlerinden istediğinizi alabilirsiniz!” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Ali’yi, amcası Abbâs da Câfer’i aldı. Efendimiz’e peygamberlik lutfedilinceye kadar Hazret-i Ali, O’nun yanında yetişti. (İbn-i Hişâm, I, 264)
{
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Yakın akrabâlarını uyar!” (eş-Şuarâ, 214) âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kureyş Kabîlesi’ni dâvet etti. Onlar da Efendimiz’in yanına gelip toplandılar. Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- kimine umûmî, kimine de husûsî olarak şöyle hitâb etti:
“Ey Abdüşemsoğulları! Ey Kâ’b bin Lüey oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
Ey Abdümenâfoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
Ey Hâşimoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtar! Çünkü sizi Allâh’ın azâbından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabâlık bağı sebebiyle sizinle alâkamı kesmeyeceğim.” (Müslim, Îmân, 348, 351; Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26/2; Tirmizî, Tefsîr, 27/2)
{
Amr bin Abese -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Ben câhiliye devrindeyken, halkın sapıklık üzere bulunduğunu ve doğru bir yolda olmadığını biliyordum. Çünkü onlar putlara tapıyorlardı. Derken Mekke’de bir kişinin önemli haberler verdiğini duydum. Bineğime atlayıp derhal o zâta gittim. Bir de baktım, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gizlenmiş ve Mekkeliler O’nun aleyhinde cür’etkâr bir vaziyetteler. O’nunla görüşmenin yolunu aradım, Mekke’de kendisine ulaştım ve:
«–Sen kimsin, ne yaparsın?» dedim.
«–Ben peygamberim.» cevâbını verdi.
«–Peygamber ne demek?» dedim.
«–Beni Allah gönderdi.» dedi.
«–Ne ile gönderdi?» dedim.
«–O, beni, hısım ve akrabânın gözetilmesi, putların kırılması, Allâh’ın bir bilinmesi ve O’na hiçbir şeyin ortak koşulmaması vazifesiyle gönderdi.» buyurdu…” (Müslim, Müsâfirîn, 294)
Nübüvvetten önce de akrabâ ve komşularıyla yakından alâkadar olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olduktan sonra da, esas vazifelerinden birinin sıla-i rahim olduğunu beyân etmiş ve örnek ahlâkıyla bunu ümmetine en güzel şekilde öğretmiştir.
Nitekim Ebû Süfyân, Bizans Kralı Herakliyus’un:
“–O (peygamber olduğunu söyleyen) zât size neleri emrediyor?” diye sorduğunda:
“–Sadece Allâh’a kulluk ediniz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın îmân ettiklerini söyledikleri şeyleri terk ediniz, diyor ve bize namaz kılmayı, sözde ve işte doğruluğu, iffetli yaşamayı ve akrabâ ile ilgilenmeyi emrediyor.” cevâbını vermiştir. (Buhârî, Bed’u’l-Vahy 6, Salât 1, Sadakât 28; Müslim, Cihâd 74)
{
Bir kişi, ashâb-ı kirâmı yara yara Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi. O esnâda Peygamber Efendimiz bineğinin üzerinde bulunuyordu. Gelen zâtın bu telâşı sahâbîleri meraklandırdı.
“–Nesi var bunun?” dediler. Peygamber Efendimiz adama yol vermelerini söyleyerek:
“–Kendine göre önemli bir işi var.” buyurdu. O zât Efendimiz’in yanına gelince bineğinin dizginine yapıştı ve:
“–Yâ Rasûlallah! Beni cennete götürüp cehennemden uzaklaştıracak amel nedir, söyler misiniz?” dedi. Bu sahâbînin hâlini ve neye ihtiyacı olduğunu anlayan Rasûlullah Efendimiz:
“–Allâh’a ibâdet edip O’na hiçbir şeyi denk tutmazsın, namazı kılar, zekâtı verir ve akrabânı koruyup gözetirsin.” tavsiyesinde bulundu. Sorularının cevâbını alan sahâbî geri dönüp giderken Efendimiz arkasından baktı ve yanındaki arkadaşlarına:
“–Eğer bunlara sımsıkı sarılırsa cennete girer.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Edeb, 10; Müslim, Îmân, 14; Nesâî, Salât, 10)
{
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Siz (bir para birimi olan) kîrâtın kullanıldığı Mısır’ı fethedeceksiniz. Oranın halkına iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zîrâ onlara bir ahid ve emân vazifemiz, bir de onlarla akrabâlık bağımız vardır.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 226, 227)
Âlimlerin bildirdiğine göre, hadiste sözü edilen akrabâlık bağı, Allah Rasûlü’nün atası Hazret-i İsmâil’in annesi Hâcer’in Mısırlı olması, hısımlık bağı ise Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın oğlu İbrâhim’i dünyaya getiren Hazret-i Mâriye’nin onlardan olması sebebiyledir.
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi’nin akrabâlarını düşünüp gözetme husûsundaki bu hassâsiyetleri, biz ümmet-i Muhammed için mühim bir nebevî ahlâk tâlimidir.
{
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün (babam) Hazret-i Abbâs’a dedi ki:
“Amcacığım, sen ve oğlun pazartesi sabahı bana gelin, sizlere duâ edeyim. Allah bu duâ bereketiyle sana ve oğluna hayırlar ihsân eylesin.”
Babamla birlikte Allah Rasûlü’ne gittik. Bize birer elbise giydirdi ve şöyle duâ buyurdu:
“Allâh’ım! Abbâs’ı ve oğlunu zâhir ve bâtın hiçbir günâhın hâriç kalmayacağı mağfiretinle bağışla! Allâh’ım! Onu çocuğu sebebiyle muhâfaza buyur!” (Tirmizî, Menâkıb, 28/3762)
Bu duânın da bereketiyledir ki Hazret-i Abbâs ve oğlu, hadîs ve tefsîr gibi ilimlerdeki müstesnâ vukûfiyetleri ve takvâ hayatlarıyla ümmete numûne oldular.
{
Safiyye vâlidemiz, yahûdî ileri gelenlerinden Huyey’in kızı idi. İslâm’ı tercih ederek Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e zevce olma şerefine ermişti. Birgün Hazret-i Safiyye -radıyallâhu anhâ-’nın câriyesi, hilâfeti zamanında Hazret-i Ömer’e:
“–Ey Mü’minlerin Emîri! Safiyye, cumartesi gününü seviyor ve yahûdîlerle alâkasını devâm ettiriyor.” diye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir adam göndererek durumu tahkîk etti. Muhtereme vâlidemiz:
“–Cumartesi gününü soruyorsun. Allah onun yerine bana Cumâ’yı ihsân ettiğinden beri o günü sevmiyorum. Yahûdîler hakkındaki soruna gelince, onlar arasında benim akrabâlarım var, sıla-i rahim yapıyorum.” cevâbını verdi.
Safiyye vâlidemiz, daha sonra câriyesine dönerek bu iftirâyı niçin attığını sordu. O da:
“–Şeytana uydum.” diyerek suçunu îtirâf etti.
Safiyye vâlidemizin cevâbı ise, onun İslâm ahlâkını ne kadar güzel bir sûrette benimsediğini gösterecek kadar muhteşemdi. Zîrâ kendisine haksız yere ithamda bulunan bu kölesine:
“–Gidebilirsin, seni âzâd ettim!” dedi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 347)
Zîrâ âyet-i kerîmede şu güzel usûl tavsiye edilir:
“…Sen kötülüğü en güzel bir tarzda bertarâf et. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan, sıcak bir dost oluvermiş.”
(Fussilet, 34)
Muhtereme vâlidemiz, yahûdî akrabâlarıyla alâkasını devâm ettirmiş, onların hidâyetine vesîle olabilmenin yollarını aramıştır.
{
Büreyde -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Birgün Hazret-i Ömer’in yanında oturuyordum. Bir feryâd işittik. Ömer -radıyallâhu anh- hizmetçisi Yerfe’ye:
“–Bak bakalım, bu ses nedir?” dedi. Yerfe hâdiseyi öğrenip geldiğinde:
“–Kureyşli bir kız çocuğu, annesi satılıyor diye ağlıyor.” dedi. Hazret-i Ömer:
“–Muhâcirleri ve Ensâr’ı bana çağır!” dedi. Kısa bir süre sonra evin içi ve dışı doldu. Ömer -radıyallâhu anh- Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra:
“–Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın getirdiği dînde akrabâlık bağlarını kesmek var mı?” diye sordu.
“–Hayır.” dediler.
“–Fakat bugün bu, aranızda yaygınlaşmış durumda!” dedi ve; “Demek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabâlık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi?” (Muhammed, 22) âyetini okudu. Daha sonra şunları söyledi:
“–Gözlerinizin önünde bir kızcağızın annesinin satılmasından daha çok akrabâlık bağlarını parçalayan bir şey var mı? Kaldı ki buna ihtiyâcınız da yok. Allah size lutuflarda bulundu, dünyâlık verdi.” dedi. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:
“–Öyleyse bu hususta uygun gördüğün şeyi yap!” dediler.
Hazret-i Ömer de her tarafa, hür bir kimsenin annesinin satılmamasının, akrabâlık münâsebetlerini kesmek olduğunu, akrabâlık bağlarını kesmenin ise dînimizde helâl olmadığını bildiren emirnâmeler gönderdi. (Hâkim, II, 497/3708)
Burada şunu hatırlatmada fayda mülâhaza ediyoruz:
İslâm’ın köleliği muhâfaza edip devâmını sağladığı şeklindeki bir düşünce son derece yanlış ve hatâlıdır. İslâm, köleliği ibkâ etmemiş, aksine mevcut olan bu uygulamayı tedrîcen kaldırmıştır. Ancak İslâm, kölelik müessesesini ictimâî bir karışıklığa meydan vermeden gönüllü olarak ortadan kaldıracak bir yol açmıştır. Zîrâ o zamanlar kölelik bir harp hukûku idi ve birden kaldırılması imkânsızdı. İslâm’ın bu güzel metodu tatbik edilmeye başlanınca, bir köleye sâhip olmak külfet hâline gelmiş, asırlarca mevcut olan ve toplumda iyice yerleşmiş bulunan bu müessesese, hiçbir zorlama olmadan, gönüllü olarak ortadan kalkmaya başlamıştır.
İslâm, 23 senelik bir zaman zarfında insanları mükemmel bir medeniyet ufkuna taşımıştır. İslâm’da en büyük hürriyet, kulun Rabbine köle olmasıdır. En kötü kölelik de, kullara kul olmaktır.
Burada bilhassa Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın köleliğe karşı verdiği şiddetli mücâdele dikkat çekicidir. O, kölelik müessesesini kaldırmak için çok büyük gayretler sarf etmiş ve birtakım tedbirler almıştır. Üstün gayretleri neticesinde, Arabistan’da köleliği tamamen kaldırmaya muvaffak olmuştur.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hilâfete gelir gelmez, muhârebelerde ele geçirilen erkek ve kadın Arap esirleri tamamen serbest bırakmıştır. Eskiden bu gibi esirler köle ve câriye muâmelesi görürdü.
Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Mısır ve Irak gibi memleketlerde hiç kimsenin esir ve köle muâmelesi görmesine müsâade etmemiştir. Bu hususta yapılan ısrarları da dikkate almamıştır. Bir defâsında İslâm askerleri tarafından Mısır’dan getirilen köleleri serbest bırakarak tekrar memleketlerine göndermiştir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, memurlarının, hastalanan köleleri ziyâret etmedikleri haberini aldığında, onları vazifeden azlederdi.[174]
{
Velhâsıl, insanların akrabâlarına önem vermesi, onlarla ilgilenip yardımlarına koşması, Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasûlullah Efendimiz’in üzerinde çokça durduğu bir husustur. Onlara yapılabilecek en mühim yardım ise, emr bi’l-mârûf’ta bulunarak mânevî âlemlerini îmâr etmektir. Daha sonra da maddî-mânevî her türlü ihtiyaçlarına koşarak, sevinçli ve kederli anlarında yanlarında olmak ve zaman zaman da ziyâretlerine gitmektir.
Cenâb-ı Hakk’ın sıla-i rahimi ısrarla emretmesinde, insanların bildiği ve bilmediği pek çok hikmetler gizlidir. Bize düşen, Rabbimizin emrine cân u gönülden itaat ederek akrabâlık bağlarımızı kuvvetlendirmek ve mükâfâtını da yine O’ndan beklemektir.
