Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Komşu haklarının en mühimlerinden biri, onlara mânevî yönden yardımcı olmaktır. Dînî ve mânevî meselelerdeki eksiklerini tamamlamak, yanlışlarını düzeltmeye çalışmaktır. Bu husustaki dikkat çekici bir misâli Ebzâ el-Huzâî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- minbere çıkarak bir konuşma yaptı. Müslümanlardan bâzı kişileri hayırla yâd ettikten sonra şunları söyledi:
«–Bâzılarına ne oluyor ki komşularına meseleleri anlatmıyor, bilmediklerini öğretmiyor, onları anlayışlı hâle getirmiyorlar? Onlara mârûfu emretmiyor, onları münkerden
(dînin hoş görmediklerinden) sakındırmıyorlar.
Birtakım kimselere de ne oluyor ki, bilmediklerini komşularından sorup öğrenmiyor, anlayışlı olmaya çalışmıyorlar? Allâh’a yemin ederim ki, bilgi sâhibi olanlar ya komşularına öğretir, onları anlayışlı hâle getirir, mârûfu emreder, münkerden sakındırırlar; diğer taraftan bilmeyenler de komşularından sorup öğrenir, dînî meseleleri kavramaya çalışırlar, ya da onları (her iki grubu da) mutlaka dünyada cezâlandırırım.»
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu konuşmayı yaptıktan sonra minberden inip evine girdi. Bâzıları:
«–Öyle sanıyoruz ki (Yemenli) Eş’arîleri kastetti, çünkü onlar fakîh kimselerdir, komşuları ise kaba, sert mizaçlı ve su başlarında göçebe hayâtı yaşayan kimselerdir.» dediler.
Eş’arîler durumdan haberdâr olunca Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldiler ve:
«–Yâ Rasûlallah! Sen bir kavmi hayırla, bizi ise şerle yâd etmişsin. Bizim hangi hâlimiz sebebiyle böyle oldu?» dediler.
Âlemlerin Efendisi önceki sözlerini tekrarladı. Eş’arîler kastedilenin kendileri olup olmadığını sordukça Nebiyy-i Ekrem Efendimiz aynı sözlerini tekrarlıyordu. Bunun üzerine Eş’arîler:
«–Öyleyse bize bir sene mühlet ver.» dediler.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de komşularını eğitip onlara dînî meseleleri öğretmeleri için kendilerine bir sene müddet tanıdı ve sonra şu âyetleri okudu:
«İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvud’un ve Meryem’in oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyân etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları şey ne kötü idi!»
(el-Mâide, 78-79)” (Ali el-Müttakî, III, 684/8457; Heysemî, I, 164)
{
Sahâbe-i kirâmın komşu mes’ûliyetini ve din kardeşliği hukûkuna riâyetini ifâde eden şu hâdise ne kadar mühimdir:
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:
“Yedi ev vardı, hepsi de yoksuldu. Birisi bu evlerden birine bir koyun kellesi gönderdi. Ev sâhibi, komşusunun daha muhtaç olduğunu düşünerek kelleyi diğer komşuya gönderdi. İkinci komşu da aynı düşünceyle kelleyi üçüncü komşuya gönderdi. Bu şekilde kelle yedi ev
arasında dolaştıktan sonra tekrar ilk hediye edildiği eve gönderildi.”
(Hâkim, II, 526)
{
Müslim bin Sa’d’ın yeğeni Abdullah şöyle anlatır:
Hacca gitmeye niyetlenmiştim. Dayım Müslim bana on bin dirhem verdi ve:
“–Medîne’ye vardığında araştır ve bunları en fakir âileye ver!” dedi.
Medîne-i Münevvere’ye vardığımda en fakir âilenin hangisi olduğunu sordum, bana bir ev gösterdiler. Varıp kapılarını çaldım. İçerden bir kadın:
“–Kim o?” dedi.
“–Ben Bağdat’tan gelen bir kişiyim. Gelirken bana on bin dirhem verildi ve Medîne’nin en fakir âilesine vermem emredildi. Buraya gelip sorduğumda sizi gösterdiler, lütfen bu paraları kabul buyurunuz.” dedim. Kadın:
“–Sana paraları veren kimse «en fakir âileye vermeni» şart koşmuş. Şu bizim hizâmızdaki âile bizden daha muhtaç durumda.” dedi.
Oradan ayrılıp diğer eve gittim. Kapılarını çaldım. Bana cevap veren kadına öncekine söylediklerimin aynısını söyledim. Kadın bana şöyle dedi:
“–Biz ve komşularımız ihtiyaç husûsunda aynı seviyedeyiz. O parayı aramızda taksim et!” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 206)
{
Birgün İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- için bir koç kesilmişti. İbn-i Ömer, âilesine:
“–Ondan yahûdî komşumuza da hediye ettiniz mi?” diye sordu.
“–Hayır!” cevâbını alınca da:
“–Bundan ona da gönderin. Zîrâ ben, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Cebrâîl bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya vâris kılacağını zannettim.» buyurduğunu işittim.” dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 122-123/5152; Tirmizî, Birr, 28/1943)
{
Bâzı kimseler Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbından Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh-’ı ziyârete gitmişlerdi. O esnâda Hazret-i Abdullâh’ın hizmetkârı bir koyun kesiyordu. İşini bitirince, Abdullah -radıyallâhu anh- ona, yakındaki yahûdî komşularından başlayarak eti dağıtmasını söyledi. Yanındakilerden biri:
“–Allah hayrını versin, yahûdî mi dedin?!” dedi. O da:
“–Evet, ben Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den komşuya iyi davranılması husûsunda çok şey duydum. Hattâ biz O’nun komşuyu komşuya mîrasçı kılacağını zannederdik.” dedi. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 58; Beyhakî, Şuab, VII, 84-85)
{
Sahâbîlerden biri Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelerek komşusunu şikâyet etti. Efendimiz ona sabretmesini söyledi. Adam iki-üç defâ daha geldi ve şikâyetlerini tekrarladı. O zaman Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Evinin eşyasını çıkarıp yolun kenarına yığ!” buyurdu. O da öyle yaptı. Yoldan gelip geçenler ona eşyalarını niçin yola yığdığını sordular. O da durumu anlatıp Allah Rasûlü’nün böyle tavsiye ettiğini söyledi. Hâdiseyi öğrenenler kötü komşuya lânet etmeye; “Allah ona da şunu yapsın, bunu yapsın!” diye bedduâ etmeye başladılar. Kötü komşu, doğruca komşusunun yanına giderek:
“–Eşyalarını içeri al, bir daha benden kötü bir şey görmeyeceksin.” dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 122-123/5153; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 57; Hâkim, IV, 183; Heysemî, VIII, 170)
{
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:
Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe (yâni maddî imkânlara) müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüş (yâni dünyâ menfaatleri) bize, müslüman kardeşimizden daha sevimli geliyor. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:
“Kıyâmet gününde nice komşular vardır ki, komşusunun yakasına yapışmış;«–Yâ Rabbî! Bu, kapısını yüzüme kapattı ve iyilik, ihsan ve yardımını benden esirgedi!» der.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 111)
{
Tabiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfî bir zât olan Abdullah bin Mübârek, haccı îfâ ettikten sonra Kâbe-i Muazzama’da yakaza hâlinde iken semâdan iki meleğin indiğini müşâhede eder. Meleklerden biri diğerine:
“–Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam’da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeğe niyet etti, lâkin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar hüccâcın haccı kabul edildi.” der.
Yakaza hâli geçince Abdullah bin Mübârek, merak ve hayret içinde kaldı. Bir kervan ile Şam’a gitti. O zâtı bulup:
“–Sen hacca gitmediğin hâlde ne amel işledin?” diye sordu.
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübârek gibi meşhur bir zâtı karşısında görünce önce çok şaşırdı. Heyecanından kendinden geçti. Kendisine geldiğinde şöyle anlattı:
“–Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Eskicilikten 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hâmile olan hanımım:
«–Komşudan et kokusu geliyor; gidip benim için bir parça et ister misin?» dedi. Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı:
«–Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp onları avutuyorum. Helâl bir gıdâ bulamazsam, mecbûren onu yedireceğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, ölümle burun buruna geldikleri için bu çocuklara helâl, size ise haramdır.» dedi.
Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Binbir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim ve; «Yâ Rabbî, hac niyetimi kabûl et!..» diye Rabbime ilticâ ettim.” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Mübârek:
“–Rabbim bana doğruyu bildirmiş!” dedi.
{
Velhâsıl, müslüman, komşusundan mes’ûldür. Bu sebeple, her şeyden evvel komşusunu rahatsız edecek herhangi bir davranıştan şiddetle sakınmalıdır. Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse komşusunu rahatsız etmesin…” buyurmuştur.[180] Sonra da, Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kişinin komşusuna iyilik etmesini emretmiştir.[181] Demek ki hayırlı bir komşu olabilmek, Allâh’a ve âhirete îmanla alâkalı bir meseledir. Bu durumda, komşusuna kötü davranan bir kişi îman zaafına mübtelâ olmuş demektir.
Yeri gelir, komşu, yakın akrabâdan daha çabuk yardıma koşar. İnsanın derdini ve sevincini herkesten önce komşusu paylaşır. Bu sebeple; “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” darb-ı meseli ne kadar mühim bir hakîkati ifâde etmektedir.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da:
“Komşunla kavga etme, misâfir gider, o kalır.” tavsiyesinde bulunmuştur.
Mü’minler için şu nebevî müjdeler ne güzeldir:
“Allah Teâlâ’ya göre arkadaşların hayırlısı, arkadaşına karşı daha hayırlı olandır. Yine Allah Teâlâ’ya göre komşuların hayırlısı, komşusuna karşı daha hayırlı olandır.” (Tirmizî, Birr, 28/1944)
