İÇİNDEKİLER
ARAMA:

d. Muhtâca, Borçluya ve Yolda Kalmışa: Yardım Etmek

d. Muhtâca, Borçluya ve Yolda Kalmışa

Yardım Etmek

Allah Teâlâ bu âlemi imtihan için vâr etmiş ve insanları pek çok hikmete bağlı olarak farklı seviyelerde yaratmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayâtında onların maîşetlerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

Bu sebeple hâli vakti yerinde olanlar, bu “takdîr-i ilâhî”yi iyi idrâk ederek ihtiyaç sâhiplerine karşı hissiz kalmamalı, büyük bir ibâdet vecdiyle yardımlarına koşmalıdır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de en fazla “Rahmân” (çok merhamet eden) ism-i şerîfini telkin etmektedir. Merhamet, sende olanı, olmayana ikrâm etmendir. Diğer bir ifâdeyle merhamet, başkalarının mahrûmiyetini telâfi maksadıyla, onların yardımına koşmaktır. Bu sebeple îmânın lezzeti, merhametle hissedilir. Merhametin meyvesi de muhtaçlarla dert ortağı olabilmektir.

Muhtâca, borçluya ve yolda kalmışa yardım etmek, İslâm’ın mühim insânî kâidelerinden biridir. Zarûrî ihtiyaçlarını karşılayamadığı için borçlu duruma düşen insanlara yardım etmek, dînimizin emrettiği âlemşümûl bir prensiptir. Bu yardım, alacaklının borçluya mühlet vermesi, borcunun bir kısmını veya tamamını bağışlaması ya da bir başkasının borçluya yardımda bulunması şeklinde olabilir.

Diğer ihtiyaç sâhiplerine de elden gelen her türlü desteği sağlamak, müslümanların şiârıdır. Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir keresinde:

“–Sadaka vermek, her müslümanın vazifesidir.” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:

“–Sadaka verecek bir şey bulamazsa?” dediler.

“–Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de tasadduk eder.” buyurdu.

“–Buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise?” dediler.

“–Darda kalana, ihtiyaç sâhibine yardım eder.” buyurdu.

“–Buna da gücü yetmezse?” dediler.

“–İyilik yapmayı tavsiye eder.” buyurdu.

“–Bunu da yapamazsa?” dediler.

“–Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır.” buyurdu. (Buhârî, Zekât 30, Edeb 33; Müslim, Zekât 55)

Yâni müslüman, her hâlükârda din kardeşine yardımcı olur. Herkes kendine göre bir infak imkânı bulabilir.

Mal ile yapılacak yardımlar husûsunda Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfâk edeceğiniz mal; anne-baba, akrabâlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış garipler için olmalıdır…” (el-Bakara, 215)

“Bir de akrabâya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma!” (el-İsrâ, 26)

Müslüman, sırf Allah rızâsı için mü’min kardeşlerinin sıkıntısını gidermeyi gâye edinmelidir. Böylelerine hadîs-i şerîfte şu müjde verilmektedir:

“Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyâmet gününde o mü’minin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah Teâlâ da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah Teâlâ da o kulun yardımındadır… Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçirmez.” (Müslim, Zikr, 38; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Darda kalmış olan muhtâca borç vermek, mühim ve fazîletli bir ameldir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mîrac gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:

«Sadaka, on misliyle mükâfatlandırılacaktır. Ödünç para ise onsekiz misliyle…» Ben:

«–Ey Cibrîl! Ödünç verilen şey, niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«–Çünkü yoksul, (ekseriyetle) yanında az çok para bulunduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)

Bununla birlikte borçlulara elden geldiğince kolaylık göstermeli; bilhassa borçlu samîmî bir şekilde ödemeye gayret ettiği hâlde buna muvaffak olamıyorsa, ona mühlet vermelidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 280)

Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

“Kim bir borçluya mühlet verirse, her gün için bir sadaka sevâbı kazanır. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra tehir ederse, tehir ettiği müddetçe, her geçen gün (alacağı mal kadar) sadaka yazılır.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 14)

“Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” (Buhârî, Büyû, 16; İbn-i Mâce, Ticârât, 28)

“Allah Teâlâ sizden önceki ümmetlerden bir kişiyi bağışladı. Çünkü o sattığında kolaylaştırır, aldığında kolaylık gösterir ve borçludan alacağını isterken kolaylığı tercih ederdi.” (Tirmizî, Büyû, 75/1320; Nesâî, Büyû, 104; İbn-i Mâce, Ticârât, 28)

“Allah Teâlâ’nın kendisini, kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtarmasını isteyen kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan bir bölümünü bağışlasın.” (Müslim, Müsâkât, 32; Ahmed, II, 23)

Lâkin borçlu da bu iyiliği suistimâl etmemelidir. O da samîmî bir şekilde borcunu ödeme niyet ve gayreti içinde olmalıdır. Aksi takdirde toplumdaki iyilik hislerini söndürür ve pek çok insanın zarar görmesine sebep olur. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz sizin hayırlınız, borcunu en güzel şekilde ödeyendir.” (Buhârî, İstikrâz 4, Vekâlet 6, Hibe 23; Müslim, Müsâkât 120)

“Zenginin borcunu ödemeyi ertelemesi zulümdür…” (Buhârî, Havâlât 1, 2, İstikrâz 12)

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sirruh- da şöyle der:

“Borcundan bir kuruşunu sâhibine vermen, pek çok altın sadaka vermenden daha hayırlıdır.”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbının bütün sıkıntı ve dertleriyle meşgul olur, elinden gelen yardımı yapardı. İmkânı olduğunda, borçlu ölenlerin borcunu öder, âilelerini sıkıntıdan kurtarırdı. Bir defâsında şöyle buyurmuştu:

“Ben her mü’mine, mutlaka, dünya ve âhirette insanların en yakınıyımdır. Dilerseniz şu âyeti okuyun: «O Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden daha evlâdır…» (el-Ahzâb, 6) Hangi mü’min vefât eder de geride bir mal bırakırsa vârisleri onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa, o da bana gelsin, ben onun mevlâsıyım (himâye ve yardım edicisiyim).” (Buhârî, Tefsir 33/1, Kefâlet 5, Ferâiz 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz 14)

Dolayısıyla muhtaçlara, yolda kalmışlara, borçlulara kol kanat gerip onlara sâhip çıkmak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizzat örnek şahsiyetiyle ümmetine tâlim ettiği mühim bir nebevî ahlâk tezâhürüdür. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ise, O’na ümmet olup mahşerde O’nun Hamd Sancağı altında toplanmak ve Şefâat-i Uzmâ’sına nâil olmak isteyen her mü’minin birinci vazifesidir.