İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in câhiliye devrinde tasvib edip katıldığı tek cemiyet, “Hılfü’l-Fudûl”dür. Çünkü bu bir adâlet cemiyeti idi. Zulüm ve haksızlığa mânî olmak, yolda kalmışa ve muhtâca yardım etmek için tesis edilmişti. İlk defâ, zor durumda kalan ve alacağını tahsil edemeyen yabancı bir tüccarın hakkını savunmak maksadıyla kurulmuş ve bu minvâl üzere hizmetine devâm etmişti.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu cemiyet hakkında nübüvvetten sonra şöyle buyurdular:

“Abdullah bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla birlikte, Hılfü’l-Fudûl’de hazır bulun­dum. O meclisten o kadar memnun oldum ki, ona karşılık bana kızıl develer (yâni en kıymetli dünyâ metâı) verilse, o kadar sevinmezdim. O anlaşmaya şimdi de çağrılsam, yine icâbet ede­rim.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295; Ahmed, I, 190, 193)

{

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birbiriyle kavga eden iki kişinin kapı önünde bağırıp çağırdıklarını duydu.

Borçlu adam, alacaklı olandan, alacağının bir kısmını bağışlamasını ve kendisine anlayışlı davranmasını istiyordu. Alacaklı olan ise:

«–Vallâhi yapmayacağım!» diyordu. Onların yanına çıkan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Nerede o iyilik yapmayacağım diye yemin eden?» diye sordu. Alacaklı olan:

«–Buradayım ey Allâh’ın Rasûlü! Nasıl istiyorsa öyle olsun!» dedi.” (Buhârî, Sulh, 10; Müslim, Müsâkât, 19)

{

Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre, babası şehîd olduğu zaman bir yahûdîye otuz vesk borç bırakmıştı. Hazret-i Câbir, yahûdîden borcunu ödemek için biraz mühlet talep etti. Ancak yahûdî kabul etmedi. Hazret-i Câbir, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a gelerek yahûdî nezdinde arabulucu olmasını talep etti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu otuz vesklik borca bedel bir hurmalığın meyvesini alması için yahûdiyle konuştu, lâkin o yine kabul etmedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü hurmalığa girdi, içinde biraz yürüdü. Sonra Hazret-i Câbir’e:

“–Hurmayı topla ve ona borcunu öde!” buyurdu.

Câbir -radıyallâhu anh- hurmayı topladı, yahûdîye otuz vesk borcunu ödedi. Geriye on yedi vesk hurma da arttı. Durumu haber vermek üzere Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gitti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ikindiyi kılıyordu. Namazı bitince Hazret-i Câbir, artan hurmaları bildirdi. Efendimiz:

“–Bunu Ömer bin Hattâb’a haber ver!” buyurdu. Câbir -radıyallâhu anh- da gidip ona söyledi. Hazret-i Ömer:

“–Ben, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bahçenin içinde yürümeye başlayınca, hurmanın bereketleneceğini anlamıştım zâten.” dedi. (Buhârî, İstikraz, 9)

{

İslâm ordusu Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nden dönüyordu. Câbir -radıyallâhu anh-, devesi zayıf olduğu için arkadaşlarından geri kalıyordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun yanına vardı ve:

“–Ey Câbir! Sana ne oldu da geride kaldın?” diye sordu. Hazret-i Câbir durumu anlatınca Efendimiz bir değnek alarak deveye birkaç defâ hafifçe dokundu. Deve, Allah Rasûlü’nün devesiyle yarışır hâle geldi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda Hazret-i Câbir’le sohbet etmeye başladı. Onun yeni evlendiğini, bu sebeple pek çok borcu olduğunu öğrenen Allah Rasûlü, Câbir’e elinde mal olarak ne bulunduğunu sordu. O da yalnız bir devesinin olduğunu söyledi. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, onu borçtan kurtarmak için devesini kendisine satmasını istedi. Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-, Medîne’ye varıncaya kadar binmek şartıyla sattı. Medîne’ye ulaşınca deveyi teslim etmek için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. O sırada kendisini çok sevindiren ve diğer insanları da şaşırtan ulvî bir davranışla karşılaştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, devenin ücretini ödediği gibi deveyi de ona hediye etti. (Buhârî, Cihâd 49, Büyû 34; Müslim, Müsâkât 109)

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Allah Rasûlü, devemin ücretini verip deveyi de bana hediye ettiği zaman, tanıdık bir yahûdîye rastladım. Bu hâdiseyi ona anlattım. Yahûdî hayretler içinde:

«–Demek devenin parasını verdi, sonra da onu sana hibe etti ha?!» sözünü tekrar etti durdu. Ben de her seferinde; «–Evet!» dedim.” (Ahmed, III, 303)

{

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok merhametli bir insandı. Yanına gelip ihtiyacını arz eden herkesi mutlaka memnun ederdi. Kendisinden istenilen şey yanında varsa hemen ihsân ederdi. Şayet yanında verebileceği bir şey yoksa vaatte bulunur, yine muhtâcı memnun ederdi.

Birgün kâmet getirilmişti, o esnâda bir bedevî gelerek elbisesinden tuttu ve:

“–Az bir ihtiyâcım kaldı, onu unutmaktan korktuğum için hemen halletmek istiyorum.” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ihtiyacını karşılayıncaya kadar onunla birlikte ayakta bekledi. Hâcetini yerine getirince de döndü ve namazını kıldı. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 278)

{

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Bir adam, kendisine on dinar borcu olan bir kişinin peşini bırakmıyor ve:

«–Sen bunu ödeyinceye veya bir kefil gösterinceye kadar peşini bırakmayacağım.» diyordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o borcu üzerine aldı ve borçlu için bir ay mühlet istedi. Adam, verilen müddet içinde elinde bir miktar işlenmemiş altın mâdeniyle geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Bu altını nereden buldun?» diye sordu. O zât:

«–Mâdenden.» dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Bizim ona ihtiyacımız yok, onda hayır yoktur.» buyurdu ve borcu adamın yerine ödeyiverdi. (Ebû Dâvûd, Büyû, 2/3328; İbn-i Mâce, Sadakât, 9)

Allah Rasûlü’nün, borçlunun madenden çıkardığı altını kabul etmemesi, sadece Hazret-i Pey­gamber’in bildiği husûsî bir sebepten dolayı olmalıdır. Yoksa bu davranış, mâdenden çı­kartılan altına sâhip olup onu kullanmanın yasaklandığı mânâsına gelmez. Veya Hazret-i Peygamber’in kefil olduğu borç, işlenmiş, sikkeli altındı. Adamın getirdiği ise işlenmemiş, ham hâldeydi ve Rasûlullâh’ın yanında onu işleyecek kimse yoktu.

{

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolculuk esnâsında arkadan yürür, güçlük çeken zayıflara yardımcı olur, onları terkisine bindirir ve onlara duâ ederdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94/2639)

{

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, borçlulara yardım eden bir zâtın elde ettiği mükâfâtı şöyle haber vermiştir:

“Sizden önce yaşamış olan birisine, rûhunu kabzetmek üzere melek gelmiş idi. Melek sordu:

«–Bir hayır işledin mi?» O şahıs:

«–Bilmiyorum.» diye cevapladı. Kendisine tekrar:

«–Hele bir düşün (belki hatırlarsın).» denildi. O zât:

«–Bir şey hatırlamıyorum, ancak dünyada iken insanlarla alışveriş yapardım. Bu muâmelelerimde zengine ödeme müddetini uzatır, fakire de (ödeme işlerinde müsâmaha ve bâzı eksikliklerini bağışlamak sûretiyle) kolaylık gösterirdim.» dedi.

Allah Teâlâ, onu (bu iyiliği sebebiyle) cennetine koydu.” (Buhârî, Büyû, 17-18; Müslim, Müsâkât, 26-31)

Diğer bir rivâyette de şöyle buyrulur:

“İnsanlara borç para veren bir adam vardı. O, hizmetçisine şöyle derdi:

«–Darda kalmış bir fakire vardığında onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder.»

Nihâyet o kişi Allâh’a kavuştu ve Allah Teâlâ onu affetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31)

{

Birisi Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya gelerek:

“–Ben bir adama borç verdim ve verdiğimden daha fazla vermesini şart koştum.” dedi. Abdullah -radıyallâhu anh-:

“–Bu, fâiz olur.” dedi. O şahıs:

“–Bana ne yapmamı emredersin?” deyince İbn-i Ömer Hazretleri şöyle dedi:

“–Borç vermek üç şekilde olur:

1. Allah rızâsı için borç verirsin. Allah senden râzı olur, sana sevap verir.

2. Arkadaşını râzı etmek için borç verirsin. O zaman da arkadaşın senden hoşnut olur.

3. Helâl malınla haram mal almak için borç verirsin ki, bu da fâiz olur.” (Yâni borç verdiğin kimseden malını ziyâdesiyle isteyerek fâiz almış, böylece helâl malına haram karıştırmış ve onu kirletmiş olursun.)

O zât tekrar:

“–O hâlde, bana ne yapmamı emredersin?” dediğinde Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle cevap verdi:

“–(Fazlasıyla verme şartını yazdığın) sayfayı yırtmanı (yâni o fâiz şartını iptal etmeni) tavsiye ediyorum. Sana, verdiğin kadar öderse onu kabul et. Senin verdiğinden daha az getirirse, onu kabul ettiğin takdirde ecir ve sevap kazanırsın. Eğer sen istemeden kendi isteğiyle verdiğinden daha fazlasını getirirse bu da sana bir teşekkür olur. Ona mühlet tanımanın ecrini ve sevâbını da ayrıca alırsın.” (Muvatta, Büyû, 92)

{

Mevlânâ -kuddise sirruh-, muhtâca ve yolda kalmışa yardım etmenin ehemmiyetini şöyle hikâye eder:

“Büyük pîr Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre yapmak için Mek­ke’ye doğru sür’atle gidiyordu. Her gittiği şehirde oradaki mâneviyat erbâbını araştırıyor;

«–Bu beldede basîret sâhibi kim var?» diye önüne gele­ne soruyordu.

Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hak dost­larını bulmanın zarûrî olduğuna inanıyordu. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri de:

«…Şayet bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz!» (en-Nahl, 43; el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu.

Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sâhip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.

Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibiydi. Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:

«–Ey Bâyezîd, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını nere­ye taşıyorsun?» diye sordu. Bâyezîd de:

«–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var…» dedi. Pîr, Bâyezîd’e dedi ki:

«–Ey Bâyezîd! O dünyâlığının bir miktârını Allah yolundaki muhtaçlara, gariplere, bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ki; rûhunun ufku açılsın! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..

Çünkü Kâbe, Allâh’ın hâne-i birri, yâni ziyâret edilmesi farz ve sevâbı mûcib olan Beyt’idir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazinesidir.

Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, Celîl ve Ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.

Eğer sende basîret varsa, (önce) gönül Kâbe’sini tavâf et! Top­raktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür.

Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf et­meyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.

Şunu iyi bil ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü inci­tir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.

Sen varını-yoğunu, malını-mülkünü ver de bir gönül yap! Yap da o gönül, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin!

Allâh’ın huzûruna altın dolu binlerce keseler götürsen, Cenâb-ı Hak:

“Biz’e bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gö­nül getir! Çünkü altın, gümüş Biz’im için bir şey değildir. Eğer Biz’i ve rızâmızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!..” buyurur.

Hakk’ın nûrunun insandaki tecellîsini görmek için kalp gözün iyice açılsın!.»

Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devâm etti.”

Mâtemlerin civârında bulunmak, toplumdaki kanadı kırık bir kuş gibi hizmet ve himmete muhtaç olanları sevindirmek, borç ve yolculuk sebebiyle darda kalanlara yardım etmek gibi ictimâî ibâdetler, kâmil insan hüviyeti kazanmanın en mühim vesîleleridir. Kâmil bir mü’min, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta baktığından, ilâhî ahlâka bürünür ve dâimâ ihtiyaç sâhiplerinin yardımına koşar.

{

Ahmed er-Rufâî Hazretleri, her gördüğü şahsa selâm verirdi. Bir köy veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa, ilk fır­sat­ta ziyâreti­ne gi­der­di. Yol­cu­luk es­nâ­sın­da kar­şı­laş­tı­ğı âmâ­la­rın el­le­rin­den tu­tar, gi­de­cek­le­ri ye­re ka­dar gö­tü­rü­ve­rir­di. Bir ih­ti­yar­la kar­şı­la­şa­cak ol­sa, elin­de­ki yü­ke yar­dım eder ve et­ra­fın­da­ki dost­la­rı­na Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in şu ha­dîs-i şe­rî­fiy­le na­si­hat­te bu­lu­nur­du:

“Kim bir ih­ti­ya­ra hür­met ve yar­dım eder­se, Allah Teâlâ da ona, ih­ti­yar­lı­ğın­da hür­met ve hiz­met ede­cek bir kim­se­yi ih­sân eder.” (Tir­mi­zî, Birr, 75/2022)

Şe­hir dı­şı­na yap­mış ol­du­ğu se­ya­hat­ler­den dö­nüş­te, or­ma­na gi­der, odun ke­ser ve mer­ke­bi­ne yük­le­ye­rek şeh­re ge­ti­rir; bu odun­la­rı dul­la­ra, kimsesizlere, fa­kir ve muh­taç­la­ra da­ğı­tır­dı.

Mec­nun ve kö­tü­rüm­le­rin hiz­met­le­ri­ne ko­şar, el­bi­se­le­ri­ni te­miz­ler, on­lar­la oturup soh­bet eder, ye­mek­le­ri­ni ken­di el­le­riy­le ge­ti­rir ve ye­di­rir­di. Son­ra da on­lar­dan duâ et­me­le­ri­ni is­ter­di. Mü­rid­le­ri­ne de:

“–Bu gi­bi âciz­le­ri ziyâret, müs­te­hab de­ğil, vâ­cibdir!..” der­di.

Birgün oyun oynayan ço­cuk­ların yanın­dan geç­miş­ti. Bir­kaç ço­cuk, Ah­med er-Rufâî Haz­ret­le­ri’nin mâ­ne­vî hey­be­tin­den kor­kup kaç­tı. Haz­ret-i Pîr, der­hal ar­ka­la­rın­dan koş­tu ve bü­yük bir şef­kat ve mu­hab­betle on­la­rı bağ­rı­na ba­sıp gö­nül­le­ri­ni fet­het­ti ve:

“–Yavrularım! Gö­rü­yor­su­nuz ki, ben de âciz bir ku­lum! Si­zi en­di­şe­len­dir­diy­sem hak­kı­nı­zı he­lâl ediniz!” dedi.

{

Güney Arnavutluk’ta fakir bir kadın vardı. Bir kış günü gariban bir çocuğun perişan hâline dayanamayarak ona bir çift eski partal ayakkabı verdi.

Zaman geldi bu çocuk devşirme usûlüyle Osmanlı sarayına girdi. Orada yükseldi ve Ayaz Paşa ismiyle meşhur oldu.

Ancak Ayaz Paşa eski günlerini unutmamış, o eski pabuçlarını da bir yere saklamıştı. Paşa olunca bu pabuçların içini altınla doldurdu ve bir şükran ifâdesi olarak o fakir kadına gönderdi. (İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, s. 30)

Bu misâl, muhtâca yardım etmenin dünyevî bir faydasını göstermektedir. Kim bilir âhiretteki faydası nasıl olacaktır?!.

{

Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi’nin, muhtâca yardımla alâkalı son derece ibretli bir hâtırası şöyledir:

Bir kış mevsimi, akşam vakti sokaktan yoğurtçu geçer. Kızına; yoğurt alalım mı, diye sorar. Kızı evde yoğurt olduğunu ve ihtiyaçlarının bulunmadığını söyler. Biraz sonra yoğurtçu tekrar; “Yoğurt alacak var mı?” diyerek sokaktan geçer. Hocaefendi tekrar sorar. Kızı aynı cevâbı verir. Hâdise bir kere daha tekerrür edince kızı dayanamayıp sorar:

“–Babacığım, ihtiyacımız olmadığını söylemiştim. Bu kadar ısrarınızın sebebi nedir?”

Hocaefendi’nin cevâbı, hassas bir mü’min gönlünün güzelliğini sergilemektedir:

“–Kızım, adamcağızın çok ihtiyacı olmasa, akşam vakti, bu kışta-kıyâmette niye bu kadar dolaşıp dursun. Biz şu yoğurdu alalım da zavallı evine gitsin. Sen nasıl olsa yoğurtla yapacak bir şeyler bulursun. Bu şekilde belki garibin ihtiyacı görülmüş olur…”

{

Hâsılı, bizim onların yerinde, onların da bizim yerimizde olabileceğini düşünerek dâimâ muhtaçların yardımına koşmalı, Allâh’ın rızâsını kazanmanın yollarını aramalıyız.

Yunus Emre Hazretleri, hayır yapmanın ve yoksullara ufacık da olsa bir yardımda bulunmanın karşılığını ne güzel ifâde eder:

Doğru yola gittin ise,

Er eteğin tuttun ise,

Bir hayır da ettin ise,

Birine bindir az değil.

Bir miskini gördün ise,

Bir eskice verdin ise,

Yarın anda sana gele,

Hak libâsın biçmiş gibi.

Diğer taraftan, borç verme fazîletini de yaşatmak mecbûriyetindeyiz. Yarın bâkî ikâmetgâha devrolundu­ğumuzda ne zenginin elinde böyle bir fırsat ne de muhtâcın elinde böyle bir ihtiyaç kalacaktır. Durumu müsâit olanlar, birtakım bahânelerle borç verme ibâdetini terk etmemeli, buna mukâbil borç alan kimseler de çeşitli sıkıntıları öne sürüp borcunu ihmâl ederek, bu fazîletli hasleti zedelemekten kaçınmalıdır.

Aynı şekilde yolda kalmışlara ihtimâm etmeli, onların duâlarını almaya çalışmalıdır. Zîrâ gurbette olan kimsenin gönlü Allâh’a daha yakındır. Bu sebeple de duâsı müstecâb olur. Cenâb-ı Hak yolculara o derece ehemmiyet vermiştir ki, ne kadar zengin de olsalar, yolda muhtaç duruma düştüklerinde zekât dahî alabileceklerini beyan buyurmuştur.

Hoca Ahmed-i Yesevî Hazretleri ne güzel söyler:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen

Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen

Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen!..

………

Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla,

Mustafâ gibi ülkeyi gezip yetîm ara!..