e. Allâh’ın Kullarını Hakîr Görmemek
e. Allâh’ın Kullarını Hakîr Görmemek
Cenâb-ı Hak, insana rûhundan üflemiş[182] yâni “ilâhî vuslat”a nâil olma istîdat ve kâbiliyetleri ihsân etmiş, onu mükerrem olarak ve “ahsen-i takvîm” üzere yaratmıştır.[183] Bu sebeple de kullarını çok sevmekte ve onların Âdem -aleyhisselâm-’ın yaratıldığı cennete nâil olmalarını arzu etmektedir. Bu yüzden, Allâh’ın yaratıp kıymet verdiği kullarını hor görmek, yâni ibâdullâhı istihkâr etmek, çok çirkin ve mahzurlu bir davranıştır!
Hakikatte Allah katında kimin ne durumda olduğunu kimse bilemez. Cenâb-ı Hak, üstünlüğü takvâ şartına bağlamıştır. Takvâ da kalptedir. Kalbin pencereleri ise sadece Allâh’a açıktır. İnsanların kalplerini yarıp bakmak mümkün olmadığından, Hak katında kimin daha üstün olduğunu anlamak da imkânsızdır.
Bu hususta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle îkâz eder:
“Saçı-sakalı birbirine karışmış, eski püskü elbiseler içinde, kimsenin îtibâr etmediği niceleri vardır ki, Allâh’a yemin etse, Allah onun yeminini boşa çıkarmaz.” (Tirmizî, Menâkıb, 54/3854)
“Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin ehemmiyet vermediği, fakat «şöyle olacak» diye yemin etseler, isteklerini Allâh’ın gerçekleştireceği kimselerdir.
Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhârî, Eymân 9, Tefsîr 68/1, Edeb 61; Müslim, Cennet 47)
O hâlde bir müslümana yakışan, Allâh’ın kullarına karşı hüsn-i zan beslemek, hürmetkâr olmak, onlara değer vermek ve güzel muâmelede bulunmaktır. Bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere kesin emri şu şekildedir:
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. Îmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.” (el-Hucurât, 11)
Âyet-i kerîmedeki “kendi kendinizi ayıplamayın” ifâdesinden, din kardeşini ayıplamaya kalkan müslümanın, aslında kendini kınamış olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü mü’minler, kardeş olmaları sebebiyle tek bir vücut gibidirler. Dolayısıyla herhangi bir mü’mine eliyle veya diliyle zarar vermek, aslında o kişinin kendine zarar vermesi mânâsına gelir.
Âyet-i kerîmede, hoşlanılmayan, küçük düşürücü ve kötüleyici lâkaplar takarak insanları hakîr görmek de yasaklanmıştır. O hâlde insanları gücendirecek ve ayıplayacak lâkaplarla çağırmak, müslümanın yapacağı bir iş değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanları alaya almak, ayıplamak ve kötü lâkaplarla çağırmak gibi çirkin fiilleri “îmandan sonra fâsıklık” olarak vasıflandırmıştır. Fâsıklığın da müslümana yakışmayacağını, bu çirkin davranışları bırakarak tevbe etmeyenlerin, cezâyı hak eden zâlimler olduğunu bildirmiştir.
İnsanları küçük görmek, sözle olabileceği gibi, hareketlerle, kaş-göz işâretleriyle de olabilir. Cenâb-ı Hak bunu da şu tehditkâr ifâdelerle yasaklamıştır:
“İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz işâretiyle eğlenmeyi âdet hâline getirenlerin vay hâline!” (el-Hümeze, 1)
Bu âyet-i kerîmenin devâmından, insanları arkalarından söz ve hareketlerle çekiştirip hakîr görmenin kâfirlere âit bir vasıf olduğunu anlıyoruz. Bir mü’minin bu vasıfları taşıması kabul edilemez. Zîrâ mü’min mü’minin kardeşidir; ona haksızlık etmez, onu yardımsız bırakmaz ve küçük görmez.[184]
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ bana: «Birbirinize karşı öylesine alçakgönüllü olun ki, hiç kimse diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın!» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64; Ebû Dâvûd, Edeb, 40; İbn-i Mâce, Zühd, 16)
Allah Teâlâ’nın bu kesin emirlerine rağmen hâlâ din kardeşlerini küçük görenler, büyük bir hüsrâna dûçâr olurlar. Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“İnsana günah olarak, müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” buyurmuşlardır. (Müslim, Birr, 32)
Allâh’ın kullarını hor ve hakîr görmek, kalpte takvânın olmayışından ve kibir hastalığından ileri gelir. Hâlbuki, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin tâbiriyle; “Kibir, bele bağlanmış bir taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur.”
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Kul, dünyâ nîmetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”
Bir defâsında Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâmdan biri:
“–İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder?!” diyerek mevzuyu iyice anlamak istedi. Efendimiz de şu îzahta bulundu:
“–Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabûl etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân, 147; Ebû Dâvûd, Libâs, 26; Tirmizî, Birr, 61)
İnsanları küçük görme ve kibir hastalığının nelere mâl olduğunu görmek için şu rivâyetlere bakmak kâfîdir:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Bir kişi; «–Vallâhi, Allah falan kişiyi bağışlamaz.» diye yemin etti. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ:
«–Falanı bağışlamayacağım hakkında Ben’im adıma kim (yemin edip) hüküm verebilir? Ben onu bağışladım, senin amelini de boşa çıkardım!» buyurdu.” (Müslim, Birr, 137)
Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse (kendini üstün görüp diğerlerini küçümseyerek); «İnsanlar helâk oldu!» derse, kendisi onlardan evvel helâk olur.” (Müslim, Birr, 139; Ebû Dâvûd, Edeb, 77)
Kur’ân-ı Kerîm’in beyânına göre, hemen her peygamberin kavmindeki münkirler, mü’minleri küçümsemişlerdir. Fakirlerle bir arada olmayı, onlarla aynı sofrada oturmayı gururlarına yedirememişlerdir. Meselâ Nûh -aleyhisselâm-’ın kavmindeki müşrikler:
“Sana düşük seviyeli kimseler tâbî olup dururken, biz sana îmân eder miyiz hiç, dediler.” (eş-Şuarâ, 111) ve fakirleri yanından kovmasını istediler. Zîrâ onlar, garip ve kimsesizlerin tâbî olduğu bir dînin, hak dîn olamayacağını düşünüyorlardı. Nûh -aleyhisselâm- şöyle cevap verdi:
“…Ben îmân edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, câhilce davranan bir topluluk olarak görüyorum. Ey milletim! Onları kovarsam, Allâh’ın karşısında bana kim yardım edebilir? Düşünmez misiniz?” (Hûd, 29-30)
Velhâsıl Hazret-i Nûh’un kavmi ve benzerleri, bu tavırlarından vazgeçmediler. Bu da onların helâk sebeplerinden biri oldu. Çünkü azgın kimselerin ve şımarık kavmin hakîr gördüğü kimseler, Allah katında kıymetli olabilir. Zîrâ Allah Teâlâ, o zayıf, fakat kendisini Hakk’a adayan kimseleri daha çok sever. Rivâyete göre Mûsâ -aleyhisselâm- birgün:
“–Yâ Rab! Sen’i nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allah Teâlâ da:
“–Ben’i kalbi kırıkların yanında ara!” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)
Bu bakımdan peygamberler de dâimâ mü’minlere kucak açmış, kol kanat germiş ve; “…Hor gördüğünüz mü’minlere Allah hayır vermeyecektir diyemem…” (Hûd, 31) buyurmuşlardır.
Mekke müşrikleri de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, çevresindeki fakir müslümanları yanından uzaklaştırmasını, hiç değilse kendileri geldiğinde bunu yapmasını istediklerinde Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurdu:
“Rablerinin rızâsını isteyerek sabah-akşam O’na yalvaranları (yanından) kovma! Onların hesâbından Sana bir sorumluluk; Sen’in hesâbından da onlara bir sorumluluk yoktur. Eğer onları (yanından) kovarsan zâlimlerden olursun. «Aramızdan Allâh’ın kendilerine lutuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (el-En‘âm, 52-53)
Müşriklerin hakîr gördüğü bu fakirler, garipler, köleler ve hiçbir şeyi olmadığı için mescitte yatıp kalkan insanlar, kısa bir müddet sonra asırlara hitâb eden efendiler oldular. İslâmî ilimlerin en büyük üstadları mevkiine yükseldiler. İsimleri dillere destân oldu.
Yüce Rabbimiz, garip müslümanları küçük gören kâfirlerin âhiretteki şaşkın hâllerini şöyle haber verir:
“(İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları küçümseyip alaya almakla yanlış mı yapmışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık?” (Sâd, 62-63)
Mevlânâ Hazretleri bu husustaki İslâmî bakış açısını ne güzel ortaya koyar:
“Köpek postuna bürünmüş, yâni görünüşte hor ve hakîr, adı sanı olmayan nice kişiler vardır ki, perde arkasında, Ashâb-ı Kehf’in köpeğine verilen muhabbet kadehinden içer dururlar.”
“Hiçbir kâfire hor gözle bakmayınız! Çünkü müslüman olarak ölmesi mümkündür. Kâfir dediğin kişinin ömrü nasıl sona erecek, bundan haberin var mı? Ne diye ondan yüz çeviriyorsun?”
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Mektubât’ının 16. mektubunda, son nefesin dehşet verici bir hakîkatini şöyle ifâde eder:
“Halk nice zayıf kimselere acıyarak bakarken, onlar bu dünyadan son nefes selâmetiyle gitmişlerdir. Maalesef birçok ilim, amel, haseb, neseb ve kemâl sâhipleri, zamanın mürşidleri iken, gaflete dûçâr olarak îmansız ölmüşlerdir. Bu işte esas olan son nefes olunca, kendini beğenmeğe çalışmak, gurur ve kibre düşmek, ne büyük bir bedbahtlıktır!”
Kimseyi küçük görmemek gerektiğini anlatırken Bursevî Hazretleri şu misâli verir:
“Mü’min, din kardeşlerini hafife almamalı, onlara tepeden bakmamalıdır. İblis, Âdem -aleyhisselâm-’a hakâret gözüyle baktı ve kendini beğendi… Ancak ebedî olarak lânete uğradı. İşte kim bir müslüman kardeşini hakîr görür ve kendini ondan daha üstün zannederse, zamanın iblisi olur, kardeşi de zamanın Âdem’i makâmındadır.” (Bursevî, IX, 79)
