Fazîlet Tabloları
Fazîlet Tabloları
Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle duâ etmişti:
“Allâh’ım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak rûhumu kabzet, kıyâmet günü de fakirler zümresiyle birlikte haşret!”
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
“–Niçin ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:
“–Çünkü onlar cennete, zenginlerden kırk sene önce girecekler. Ey Âişe! Yarım hurmayla da olsa fakirleri geri çevirme. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları kendine yaklaştır, tâ ki kıyâmet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın.”
(Tirmizî, Zühd, 37/2352)
Demek ki Allâh’ın kullarını hor görmeyip onlara yakın olmak, dertleriyle dertlenmek ve mahrûmiyetlerini telâfi etmeye çalışmak, Allâh’a yaklaşmaya medâr olan en hayırlı amellerdendir.
{
Mus’ab bin Sa’d -radıyallâhu anh- şöyle der:
(Babam) Sa’d, Peygamber Efendimiz’in ashabının fakirlerine karşı kendisinin bir üstünlüğü olduğunu zannetmişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Siz ancak zayıflarınız sâyesinde yardım görür ve rızıklandırılırsınız.” (Buhârî, Cihâd, 76; Nesâî, Cihâd, 43)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kimseyi küçük görmez, zayıflara ve bîçârelere yakınlık gösterir, hattâ fakir olan muhâcirler hürmetine Allah’tan, müslümanlara zafer ve yardım ihsân etmesini talep ederdi. (Taberânî, Kebîr, I, 292)
{
Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allah Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
“–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Sen’inle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla otur.” dediler.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o müşriklerin hidâyetle şereflenmelerini ümîd ederek:
“–Olur.” buyurdu. Onlar ise:
“–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir.” dediler.
Bunun üzerine Allah Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, Hazret-i Ali’yi çağırdı, bir de yazdırmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O esnâda Cebrâîl -aleyhisselâm- şu âyet-i kerîmeleri getirdi:
“Sabah-akşam Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen’in hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun! Biz, onların bir kısmını diğerleri ile; «Allah aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?» desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde de ki; «Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir.»…” (el-En’âm, 52-54)
Âlemlerin Efendisi, andlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Huzûruna çıktığımızda bize; “…Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir…” diyordu. O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetlerin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. O da, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderdi. Ne zaman ki:
“Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..” (el-Kehf, 28) âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadı. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz nezâket göstererek erken davranır ve kalkıp O’nun yanından ayrılırdık.” (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)
Bu son âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen kalkıp o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka tarafında Allâh’ı zikrederlerken buldu. Bunun üzerine:
“Canımı almadan evvel, ümmetimden bu insanlarla berâber sabretmemi emreden Allâh’a hamd olsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. (Vâhidî, s. 306)
{
Ebû Berze -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise de, kimseyi küçük görmeme husûsunda oldukça câlib-i dikkat bir misâldir:
Ensâr’dan herhangi birinin evlenme çağına gelmiş bir kızı olduğunda, Allah Rasûlü’nün, kızıyla alâkalı bir tavsiye ve düşüncesi olup olmadığını öğrenmeden onu evlendirmezdi. Birgün Peygamberimiz, Ensâr’dan bir zâta:
“–Sizden kızınızı istiyorum.” buyurdu. Ensârî büyük bir sevinç içerisinde:
“–Peki yâ Rasûlallâh! Bu benim için büyük bir şeref olur!” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Onu kendim için istemiyorum.” dedi. Ensârî:
“–Kim için istiyorsunuz?” diye sordu. Efendimiz:
“–Cüleybib için.” buyurdu. (Cüleybib, fazla yakışıklı olmayan siyâhî bir sahâbî idi.) Ensârî:
“–Öyleyse kızımın annesine danışayım.” deyip gitti. Hanımına:
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kızını istiyor!” dedi. Hanımı:
“–Ne güzel, bu çok büyük bir şeref!” diye sevindi. Sahâbî:
“–Ama kendisi için değil! Cüleybib için dünürlük yapıyor.” dedi. Kadın:
“–Cüleybib için mi? Yok vallâhi, ona kızımı veremem.” dedi.
Sahâbî, keyfiyeti Rasûlullâh’a bildirmek için kalkmak isteyince kızı:
“–Size benim için kim dünürlük yapıyor?” diye sordu. Annesi durumu haber verdi. Kızı:
“–Rasûlullâh’ın arzusunu mu reddediyorsunuz?! Beni Rasûlullâh’a bırakın, o kat’iyyen beni zarara uğratmaz.” dedi.
Bunun üzerine babası, Rasûlullâh’ın yanına gitti, kızının cevâbını bildirdi ve;
“–Kızımız hakkında verilecek karar Siz’e âittir.” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz de kızı Cüleybib ile evlendirdi.
Bir müddet sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazâya çıktı. Zaferle neticelenen bu gazâda Allah Teâlâ, Rasûlü’ne ganimetler bahşeyledi. Dönecekleri sırada sahâbîlerine:
“–Arkadaşlarınızdan kaybettiğiniz bir kimse var mı?” diye sordu.
“–Hayır.” dediler.
“–Ama ben Cüleybib’i göremiyorum, onu arayın!” buyurdu.
Sahâbîler aramaya başladılar. Onu, öldürdüğü yedi kâfirin yanında şehîd düşmüş vaziyette buldular. Allah Rasûlü’ne:
“–Yâ Rasûlallah! İşte burada, yedi kişiyi öldürmüş, sonra da şehîd olmuş.” dediler. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geldi ve:
“–Yedi kâfiri öldürmüş, onlar da onu şehîd etmişler! O benden, ben de ondanım.” dedi. Bu son cümlesini iki yahut üç kez tekrarladıktan sonra bir kabir kazılmasını emir buyurdu. Kabir kazılınca Cüleybib’in cesedini kollarına alarak kabre koydu.
Tâbiînin büyüklerinden Sâbit el-Bünânî der ki:
“Ensâr kadınları arasında Cüleybib’in hanımından daha hayırsever bir kadın yoktu. Çünkü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun için:
«Allâh’ım, bu kadın üzerine hayır ve bereketini bol bol yağdır, onun hayâtını sıkıntılı kılma!» diye duâ etmişti.” (Ahmed, IV, 422, 425; Heysemî, IX, 367-368)
{
Ma’rûr bin Süveyd şöyle anlatır:
Ben, Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ı üzerinde değerli bir elbise ile gördüm. Aynı elbiseden hizmetçisinin üzerinde de vardı. Kendisine bunun sebebini sordum. Ebû Zer -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında bir adama hoşuna gitmeyecek sözler söylediğini ve onu annesinden dolayı ayıpladığını anlattı. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendisine şöyle dediğini haber verdi:
“Sen, kendisinde hâlâ câhiliye huyu bulunan bir kimse imişsin. Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himâyenize vermiştir. Kimin himâyesinde bir kardeşi varsa, kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şayet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.” (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)
Hangi kademede olursa olsun, müslümanlar birbirlerini kardeş bilmeli, aslâ hor görmemelidir.
{
İnsanların kıymet vermediği ve hakir gördüğü öyle kimseler vardır ki, onlar Allah katında müstesnâ bir mevkîye sâhiptirler. Bunlardan biri de Üveys el-Karenî Hazretleri’dir. Onunla alâkalı bir rivâyet şöyledir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Yemen’den destek bölükleri geldikçe:
“–Üveys bin Âmir içinizde mi?” diye sorardı. Neticede Üveys’i buldu ve ona:
“–Sen Üveys bin Âmir misin?” diye sordu. O da:
“–Evet.” dedi. Sonra aralarında şu konuşma geçti:
“–Murad Kabîlesi’nin Karen kolundan mısın?”
“–Evet.”
“–Sende alaca hastalığı vardı. Hastalığın geçti, ancak bir dirhem büyüklüğünde bir yer kaldı, öyle mi?”
“–Evet.”
“–Annen var mı?”
“–Evet.”
“–Ben Hazret-i Peygamber’den şöyle işittim:
«Üveys bin Âmir, size Yemen’li destek bölükleri içinde gelecektir. Kendisi Murad Kabîlesi’nin Karen kolundandır. Alaca hastalığına tutulmuşsa da iyileşmiştir. Sadece bir dirhem miktârı bir yer kalmıştır. Onun bir annesi vardır, ona son derece iyi bakar. O, (bir şeyin olması için) Allâh’a duâ etse, Allah onun duâsını kabûl eder. Senin için mağfiret dilemesini temin edebilirsen, fırsatı kaçırma, bunu yap!» Şimdi benim için istiğfâr ediver!”
Üveys, Hazret-i Ömer için istiğfâr etti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu. Üveys el-Karenî:
“–Kûfe’ye.” dedi. Hazret-i Ömer:
“–Senin için Kûfe vâlisine bir mektup yazayım mı?” dedi. O ise:
“–Fakir-fukarâ halk arasında olmayı tercih ederim.” cevâbını verdi… (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 225; Ahmed, I, 38; III,180)
Diğer bir rivâyette Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Üveys Hazretleri’nin “tâbiîlerin en hayırlısı” olduğunu bildirmiştir.[185] Lâkin bu hadîs-i şerîflerden haberi olmayan kimseler, onu basit bir deve çobanı olarak görüyor, hattâ bir kısmı da küçümsüyordu. Bir müddet sonra onun hakkındaki hadîs-i şerîfleri öğrendiklerinde, düşünceleri değişti. Kendisine teveccühün arttığını gören Üveys el-Karenî, şöhret âfetinden sakınmak için Kûfe’yi terk etti. Bu hâdiseden sonra onun kıymetini anladılar, ancak bir daha da onu göremediler. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 225; Ahmed, I, 38; III,180)
{
Amr bin Şurahbil, kimseyi küçük görmeme mevzuundaki hassâsiyetini şöyle ifâde eder:
“Bir kişiyi keçi emerken görsem de gülsem, onun yaptığı gibi yapmaktan ve onun durumuna düşmekten korkarım.”
Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- da:
“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır. Bir kelbi alaya alsam, kelb olmaktan korkarım.” buyurmuştur. (Zemahşerî, VI, 19, Hucurât, 11 tefsîrinde)
{
Rivâyet edilir ki:
Birgün Îsâ -aleyhisselâm-, İsrailoğulları’ndan sâlih zannedilen bir kimse ile şehir dışına çıkmıştı. Halk arasında fâsıklıkla meşhur günahkâr bir adam da büyük bir eziklikle peşlerine takılmıştı. İstirahat için mola verildiğinde bu günahkâr kul, samîmî bir nedâmet ve mahcûbiyet içinde, gönlü kırık olarak onlardan ayrı bir yere oturdu ve merhametlilerin en merhametlisi olan Hak Teâlâ’nın yüce affına sığınarak:
“–Rabbim! Şu yüce peygamberinin hürmetine beni affet!” diye duâ eyledi.
Sâlih zannedilen kişi ise, onu fark edince küçümsedi, hakîr gördü ve ellerini semâya kaldırıp:
“–Allâh’ım! Yarın kıyâmet günü beni bu adamla birlikte haşreyleme!” dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Îsâ -aleyhisselâm-’a şöyle vahyetti:
“–Yâ Îsâ, kullarıma söyle; ikisinin de duâsını kabul ettim. Boynu bükük mücrim kulumu affedip kendisini cennetlik kıldım. Halkın sâlih zannettiği kişiye gelince, onu da, Ben’im affettiğim kulumla beraber olmak istemediği için cennetliklerden kılmadım!”
İlâhî lânet ve gazaba uğrayanların dışında, her ne sebeple olursa olsun Allâh’ın kullarını istihkar (hor görmek), Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbeden büyük bir hatâdır. Kimin ne olacağını ve kalplerde gizli olanı ancak Allah bilir. Bize düşen, kendi hatâlarımızla meşgul olarak tevbe ve istiğfâra sarılmaktır.
{
Rivâyet edilir ki, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri bir sâhilden geçerken, testiyi başına dikip şarap içen bir genç gördü. Aynı genç bir yandan da yanındaki bir kadına taşkınlık ediyordu. Hazret içinden şöyle geçirdi:
“–İnsan, mahlûkât içinde kendisini en aşağı bilmeli, mütevâzî olmalı; ama ben herhalde şu günahkâr gençten de kötü değilimdir. Şarap içmiyorum, lâubâli hareketler ve ahlâksızlıklar da yapmıyorum.”
Tam o sırada denizden bir feryad duyuldu:
“–Batıyoruz, imdât!..”
Bu sesi duyan genç, elinden testiyi atarak kaşla göz arasında denize atladı ve birkaç dakika içinde, boğulmak üzere olan dört kişiyi kurtararak sâhile taşıdı. Olan biteni hayretler içinde izleyen İbn-i Arabî Hazretleri, biraz önce aklından geçen tereddütlerine cevap buldu ve kendi kendine:
“–Bak, o küçümsediğin, günahkâr ve hakîr gördüğün genç, dört kişiyi birden kurtardı. Ya sen ne yaptın!? Bir kişi bile kurtaramadın!..” dedi.
Nihâyet, gencin bu merhamet ve şefkati sebebiyle İbn-i Arabî Hazretleri ile aralarında bir muhabbet peydâ oldu. Genç, önceki hayâtını terk ederek İbn-i Arabî Hazretleri’nin dizi dibinde nezih bir hayâtın tâlimine başladı.
İbn-i Arabî Hazretleri der ki:
“Bu muhabbet dolayısıyla ben nasıl davranırsam o da beni aynen taklit ediyordu. Böylece samîmî dost olduk.”
Bu kıssadan şu hisseleri çıkarmak mümkündür:
- İnsan, muhabbet duyduğu kişiyi taklit eder.
- Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır.
- Şunu hiçbir zaman unutmamalıdır ki, kendimizde bulunan fazîlete dâir pek çok vasfın daha üstünü, küçük gördüğümüz kimselerde olabilir. Bu sebeple Allâh’ın kullarını hor görmek, hakîkatte kendimizi küçülten yanlış bir davranıştır.
{
Bir nahiv (dil bilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnâsında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu ve muhâtabından “bilmiyorum” cevâbını alınca da ona karşı ilmiyle iftihâr etmek üzere:
“–Yazık! Cehâletin sebebiyle ömrünün yarısını hebâ etmişsin.” diyerek istihzâ etti.
Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de, olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesin büyük bir telâşa kapıldığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:
“–Ey üstad, yüzme bilir misin?” diye sordu. Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle:
“–Hayır bilmem!..” dedi. Bunun üzerine gemici, mahzun bir edâ ile şu mukâbelede bulundu:
“–Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, şimdi ise senin bütün ömrün mahvoldu. Zîrâ gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci! Bu deryâda nahivden ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduğunu bilmiyor muydun?..”
İnsan mahdut ilmiyle muhâtaplarının hâlini tam olarak bilemez. Zâhire aldanarak yanlış hüküm verebilir. Bu sebeple kimseyi hakîr görmemeli, işin hakîkatini Allâh’a havâle etmelidir. Şâir ne güzel söyler:
Harâbât ehline hor bakma zâhid,
Defîneye mâlik vîrâneler var!
{
Hâsılı, müslüman, Allah Teâlâ’nın kendisine lutfettiği nîmetlere bakarak başkalarını hakir görmemelidir. Çünkü bu dünyada insanlara verilen nîmetler, imtihan esnâsında talebeye sorulan suâllere benzer. Bir talebe hiçbir zaman bu sorularla övünmeyi düşünmez, ancak verdiği cevaplar netîcesinde aldığı derecelerle sevinir. Mü’minlerin, imtihan için lutfedilen imkân ve nîmetleri Allâh’ın rızâsı istikâmetinde kullanarak kazandıkları ecirler de ancak âhirette görüleceğinden, bu dünyada iken övünmenin ve kendini üstün görmenin hiçbir mânâsı yoktur. Bilâkis böyle bir davranış apaçık bir aldanıştır.
Selef ulemâsından Ebû Hâzim şöyle demiştir:
“Allâh’a yaklaştırmayan her nîmet baş belâsıdır.”
Fahr-i Kâinât Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderildiği hâlde, bir keresinde kendi üstün vasıflarını bildirmek zorunda kalınca, bunları her seferinde, “لَا فَخْرَ: Övünmek yok.” kaydıyla tekrar ederek haber vermiştir.
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi ve medâr-ı iftihârı olan Peygamberler Sultânı Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- böyle derken, Allâh’ın lutfettiği nîmetlerle O’nun kullarına karşı övünüp kendini üstün görmek, kimin haddine olabilir?!.
