f. Cenâze Teşyîi ve Tâziye
f. Cenâze Teşyîi ve Tâziye
İslâm kardeşliğinin mühim vecîbelerinden biri de, vefât eden mü’min kardeşlerimize son vazifemizi yaparak onları insanın mükerremliğine yaraşır şekilde defnetmek ve âilelerine tâziyede bulunmaktır.
Cenâb-ı Hak, Âdemoğluna bu vazifeyi canlı bir misal göstererek öğretmiştir.[109] Cenâzenin namazını kılmak ve kabre defnedilmesiyle ilgilenmek farz-ı kifâye, diğer hizmetler ise sünnet ve müstehab kılınmıştır. Bu vazifeler ihmâl edildiğinde, bütün bölge halkı farzı terk etmiş sayılarak günahkâr olur.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, cenâzenin emin kimseler tarafından yıkanmasını tavsiye ederek[110] techîzine ihtimam gösterilmesini, güzelce yıkanıp kokulanarak kefenlenmesini istemiştir. Bu vazifenin ehemmiyetini ifâde sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Ölüyü yıkayıp da onda gördüğü hoş olmayan hâlleri gizleyen kimseyi Allah Teâlâ kırk kere bağışlar. Ölüyü kefenleyene ipekten yapılmış cennet elbiseleri giydirir. Kabir kazıp ölüyü defnedene, bir fakiri kıyâmete kadar kalacağı bir eve yerleştirmiş gibi ecir verir.” (Hâkim, I, 506/1307)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâm almak, hasta ziyâret etmek, cenâzenin arkasından yürümek, davete icâbet etmek ve aksırana «yerhamükellah: Allah sana merhamet eylesin!» demek.” (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Selâm, 4)
Vefât eden bir müslüman için ilk duâ, onun cenâze namazını kılmaktır. Daha sonra da imkân nisbetinde duâ etmek ve onun adına hayırlarda bulunmak îcâb eder. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Cenâze namazı kıldığınız zaman, ölen kimseye ihlâsla duâ ediniz!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 54-56/3199)
Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“Hangi müslümanın cenâzesinde Allâh’a şirk koşmamış kırk kişi hazır bulunup namazını kılarsa, Allah, onların ölü hakkındaki şefaatini mutlaka kabul eder.” müjdesini vermiştir. (Müslim, Cenâiz, 59)
Burada “kırk” rakamı kalabalık insan topluluğunu ifâde etmek için kullanılmıştır. Zîrâ bir başka hadiste yüz kişi denirken,[111] diğer bir rivâyette de üç saflık bir cemaatin bulunması yeterli görülmüştür.[112]
Son rivâyeti nakleden Mâlik bin Hübeyre -radıyallâhu anh-, bir müslümanın cenâzesine katılanları az gördüğünde hemen onları üç saf hâline getirirdi.[113]
Lâkin müslümanların hüsn-i şehâdetine mazhar olabilmek için, Allâh’ın rızâsı istikâmetinde bir hayat yaşamak zarûrîdir. Çünkü bir cemaatin, hatâ ve yanlış üzere birleşmesi oldukça zordur.
Müslüman dâimâ ölüme hazır olmalı, borçlu iken ölüvermekten korkmalıdır. Şayet borçlu ölmüşse, akrabâları öncelikle onun borçlarını ödemelidirler. Çünkü borcu ödenmediği müddetçe şehîdin bile cennete giremeyeceği bildirilmektedir.[114]
Ayrıca cenâzenin fazla bekletilmeyip bir an evvel defnedilmesi tavsiye edilmiştir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“Cenâzeyi süratli taşıyın. Eğer o iyi biriyse, bu onun için bir hayırdır; onu bir an evvel kabirdeki hayır ve sevâbına kavuşturmuş olursunuz. İyi biri değilse, bu da bir şerdir; onu çabucak omuzlarınızdan atmış olursunuz.” (Buhârî, Cenâiz, 51; Müslim, Cenâiz, 50, 51)
Erkekler için büyük bir fazîlet olarak teşvik edilen cenâze namazı ve onu kabre defnetme vazifesi, kadınlar için hoş karşılanmamış, “tenzîhen mekruh” kabul edilmiştir. Çünkü fıtraten şefkat ve merhamet gibi hissiyâtı yüksek olan kadınların böylesine acı ve hüzünlü durumlarda uygun olmayan davranışlarda bulunmaları kuvvetle muhtemeldir.
Ümmü Atıyye -radıyallâhu anhâ- şöyle demiştir:
“Biz hanımlar cenâzeye iştirâk etmekten menedildik. Fakat cenâze teşyîi bize kesin olarak haram kılınmadı.” (Buhârî, Cenâiz 29, İ’tisam 27; Müslim, Cenâiz 34-35)
Bir yakını ölen veya herhangi bir musîbete uğrayan kimselere tâziyede bulunmak, yâni onları tesellî ederek sabır telkin etmek de mühim bir ictimâî hizmettir. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bir musîbeti sebebiyle din kardeşine tâziyede bulunan mü’mine, Allah Teâlâ kıyâmet günü kerem elbiselerinden giydirir (şeref bahşeder).” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 56)
Âciz yaratılan insanoğlu, belâ ve musîbetler karşısında desteğe ve tesellîye muhtaçtır. Dolayısıyla cenâze teşyîi ve tâziye gibi hususlar çok mühim birer insânî vazifedir. Bunları ihmâl etmek büyük bir eksiklik ve vebaldir. Ayrıca unutmayalım ki bugün bir kardeşimize çok gördüğümüz ufak bir ziyâret ve tesellîye yarın kendimiz muhtaç olabiliriz. Fakat zamanında güzel tohumlar ekmezsek muhtaç olduğumuz bir zamanda çevremizde tutunacak dal bulamayız.
