İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Câbir -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Nasıl sabahladınız?” diye sorulmuştu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Bir cenâzede bulunmayan ve hasta ziyâretine gitmeyen kimselerden daha hayırlı olarak sabahladım.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 1133; bkz. İbn-i Mâce, Edeb, 18)

Bu ifâdeleriyle Peygamber Efendimiz; “Samîmiyetle ve Hak rızâsı için cenâze teşyîinde bulunan ve hasta ziyâretini îfâ eden kişilerin elde edeceği sevap ve ecirler hâriç tutulursa, dolu dolu ve hayırlı bir gece geçirdiğini” beyân etmiş olmaktadır. Dolayısıyla da cenâze teşyîi ve hasta ziyâretinin yüksek fazîletine işâret etmektedir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâze teşyîinde bulunur, hastaları ziyâret eder ve dâvetlere katılırdı. Ebû Said el-Hudrî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye yeni geldiği sıralarda bizden biri ölüm döşeğinde iken, varıp kendisine haber verirdik. O da gelir hastanın başında durur, istiğfarda bulunurdu. Ölünce de yanındakilerle beraber geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi.

Kendisine zahmet vermekten endişe duyarak aramızda şöyle konuştuk:

«–Hastamız ölünceye kadar Allah Rasûlü’ne bir şey söylemeyelim. Vefât edince kendisine söyleriz. Böylece O, ne yorulur ne de zaman kaybetmiş olur.»

Böyle yapmaya başladık. Hastamız ölünce kendisine haber verirdik. O da gelir namazını kılar, istiğfarda bulunur, geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi. Bir süre de bu şekilde yaptık. Daha sonra:

«–Vallâhi böyle de yapmayalım. Bu da Rasûlullâh’ı yoruyor. Cenâzemiz olduğunda onu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kapısına götürelim, orada namaz kıldırsın. Bu, O’nun için daha kolay olur.» dedik ve öyle yaptık.”

Hadîsin râvîlerinden Muhammed bin Ömer -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Bu sebepten Allah Rasûlü’nün kapısının önü, «cenâze namazının kılındığı yer» mânâsında «musallâ» ismiyle anılır oldu. Cenâzeler hep oraya götürülüyordu. Allah Rasûlü’nün vefâtından sonra da aynı usûl devâm etti.” (İbn-i Sa’d, I, 257; Hâkim, I, 519/1349)

Talha bin Berâ -radıyallâhu anh- hastalanmıştı. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu ziyârete geldi. Çıkarken:

“–Talha’ya ölümün yaklaştığını görüyorum. Vefât edecek olursa bana haber verin; techiz ve tekfin işinde elinizi çabuk tutun. Çünkü bir müslümanın cesedini âilesi yanında bekletmek uygun değildir.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 33-34/3159)

Çok geçmeden Talha vefât etti. Vefâtından az evvel de:

“–Beni çabucak defnedip Rabbime kavuşturunuz. Hazret-i Peygamber’e haber vermeyiniz. Zîrâ buraya gelirken yahûdîlerin ona zarar vermesinden endişe ediyorum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in benim yüzümden bir sıkıntıya uğramasını arzu etmem.” diye vasiyet etti.

Gece de bastırmış olduğu için Allah Rasûlü’ne haber verilmeden Talha -radıyallâhu anh- defnedildi. Bu durum sabahleyin Allah Rasûlü’ne haber verildi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Talha’nın kabri başına gitti ve kabri başında Talha için:

“Allâh’ım, Sen ondan, o Sen’den râzı olarak Talha’yı karşılayıp huzûruna kabul et!” diye duâ etti. (Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 29)

Ebû Seleme -radıyallâhu anh- vefât etmişti. Âlemlerin Sultânı Efendimiz yanına girdi, açık kalan gözlerini kapattı ve sonra şöyle buyurdu:

“Ruh çıkınca gözler onu tâkip eder!”

Bu esnâda Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bâzıları yüksek sesle ağlamaya başladı. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Kendinize hayırdan başka bir şeyle duâ etmeyin. Çünkü melekler duâlarınıza «âmin» derler!” buyurarak îtidâli muhâfaza etmeleri gerektiğini bildirdi. Sonra da şöyle duâ buyurdu:

“Allâh’ım! Ebû Seleme’yi bağışla! Derecesini, hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de ona Sen vekil ol! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de onu da bağışla! Kabrini genişlet ve nurla doldur!” (Müslim, Cenâiz, 7)

Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:

Kızı (Zeynep -radıyallâhu anhâ-), Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e haber göndererek:

“–Oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz!” dedi. Peygamber Efendimiz o esnâda ashâbıyla meşgul olduğu için:

“–Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin!” buyurarak kızına selâm gönderdi. Bunun üzerine kızı, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e:

“–Ne olur, mutlaka gelsin!” diye tekrar haber yolladı.

Bu defâ Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sa’d bin Ubâde, Muâz bin Cebel, Übey bin Kâ’b, Zeyd bin Sâbit ve başka sahâbîlerle birlikte kalkıp kızının evine gitti. Çocuğu Hazret-i Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d bin Ubâde:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bu ne hâldir?” dedi. Efendimiz de:

“–Bu, Allâh’ın, dilediği kullarının kalbine koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah Teâlâ ancak merhametli kullarına rahmet eder.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 33; Müslim, Cenâiz, 9, 11)

{

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ- vefât ettiğinde onu, Ümmü Eymen, Ensâr hanımlarından Ümmü Atiyye ve vâlidelerimizden Hazret-i Sevde ile Ümmü Seleme yıkamışlardı. Yıkama esnâsında Efendimiz yanlarına varıp:

“–Onu yıkamaya, sağ tarafından ve abdest âzâlarından başlayınız! Su ve sidr[115] ile tek sayıda; üç, beş veya yedi kere, gerekli görürseniz daha fazla yıkayınız! Sonuncusunda suya kâfur koyunuz! Yıkama işini bitirince bana bildiriniz!” buyurdu.

Hazret-i Zeyneb’in saçlarını taradılar, üçe ayırıp her birini bir bukle yaptılar. Buklelerden ikisi Hazret-i Zeyneb’in yan taraflarındaki, biri de ön tarafındaki saçlarındandı. Yıkamayı bitirdiklerinde Allah Rasûlü, elbisesini onlara verip:

“–Bunu Zeyneb’e iç gömleği yapınız!” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 8-17; Müslim, Cenâiz, 36; İbn-i Sa’d, VIII, 34-36)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cenâze namazını kıldıktan sonra mahzun ve mükedder bir şekilde kabre indi. Biraz durduktan sonra tebessüm ederek dışarı çıktı ve şöyle buyurdu:

“–Zeyneb’in zayıflığını düşünerek, ona kabrin darlığını ve kederini hafifletmesi için Allâh’a duâ ettim. Allah Teâlâ da duâmı kabul buyurup kabir sıkıntısını ona hafifletti.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 131)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu kadar sevdiği muhtereme kerîmesi ve İslâm uğruna pek çok fedâkârlıklara katlanan takvâ sâhibi, sâliha bir hanım bile kabrin sıkıntısına dûçâr olursa, bizim hâlimiz nice olur?! Bu yüzden istikbâlimizi sık sık tefekkür ederek hâl ve tavırlarımızı dâimâ gözden geçirmeliyiz.

{

Avf bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir cenâze namazı kıldırmıştı. O esnâda şöyle duâ ettiğini duydum ve ezberledim:

«Allâh’ım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azap ve sıkıntılardan koru. Kusurlarını affet. Cennetten nasîbini ihsân eyle, kabrini genişlet! Onu su ile, karla ve buzla yıka(nmış gibi tertemiz kıl)! Beyaz giysileri kirden

temizler gibi onu günahlarından arındır. Kendi evinden daha güzel bir ev, âilesinden daha hayırlı bir âile, hanımından daha hayırlı bir zevce ver. Onu cennete koy, kabir ve cehennem azâbından muhâfaza buyur!»

Bu güzel duâyı işitince; «Keşke ölen ben olsaydım.» diye içimden geçirdim.” (Müslim, Cenâiz, 85)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ile bâzı sahâbîler birlikte bulunurlarken yanlarından bir cenâze geçti. Ashâb-ı kirâmdan bâzıları o cenâzeyi hayırla yâd ettiler. Bunun üzerine Efendimiz:

«–Vecebet! (Vâcib oldu, kesinleşti!)» buyurdu.

Sonra bir cenâze daha geçti. Orada bulunanlar onun kötülüğünden bahsettiler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz yine:

«–Vecebet! (Vâcib oldu, kesinleşti!)» buyurdu.

Bunun üzerine Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-:

«–Yâ Rasûlallah, kesinleşen nedir?» diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

«–Önce geçen cenâzeyi hayırla yâd ettiniz, bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Sonrakinin de kötülüğünden bahsettiniz, onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), Allâh’ın yeryüzündeki şâhitlerisiniz.» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)

{

Peygamber Efendimiz’in, Medîne dışında bulunan Muâz bin Cebel’e, oğlunun vefâtı sebebiyle gönderdiği şu mektup, ne güzel bir tâziye örneğidir:

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allâh’ın Rasûlü Muhammed’den Muâz bin Cebel’e…

Allâh’ın selâmı üzerine olsun!

Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allâh’a hamdettiğimi sana iletmek isterim. İmdi; Allah ecrini artırsın, buna karşılık sana büyük mükâfatlar ihsân etsin ve sabretme gücü versin. Bizi ve seni şükre muvaffak kılsın. Zîrâ canlarımız, mallarımız, evlâd ü iyâlimiz, Azîz ve Celîl olan Allâh’ın bize tatlı hibeleri, geçici bir süre için yanımıza bıraktığı emânetleri cümlesindendir.

Allah sana o çocuğu vermekle seni sevindirdi. Şimdi de onu büyük bir ecir karşılığında senden aldı. Onun karşılığında Allah’tan rahmet, mağfiret ve hidâyet bekliyorsan, sabret!.. Üzüntü ve kederin, ecrini yok etmesin! Sonra pişman olursun! Bil ki ağlayıp sızlamak hiçbir şeyi geri getirmez, hüzün ve kederi de defedemez. Başa gelecek olan zaten gelmiştir, vesselâm.” (Hâkim, III, 306/5193)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâze yakınlarına sâdece tâziyede bulunmakla kalmaz, maddî-mânevî her türlü yardımda bulunurdu. Nitekim Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh- şehîd olduğunda Fahr-i Kâinât Efendimiz kendi âilesine:

“–Câfer’in âilesi için yemek yapınız! Çünkü onlar şu durumda mutfakla meşgul olamazlar!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 25-26; İbn-i Hişâm, III, 436)

Daha sonra da bizzat kendisi, Hazret-i Câfer’in yetimlerine sâhip çıkarak onları himâye ve terbiyesine almıştır.

{

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da herhangi bir musîbete uğrayan insanlara şöyle tâziyede bulunurdu:

“Sabır, musîbetin elemini hafifletir, sızlanmanın ise faydası yoktur. Ölüm öncesi hayat basittir, çetin olan ölüm sonrasıdır. Rasûlullâh’ı kaybedişinizi hatırlayınız ki, musîbetiniz gözünüzde küçülsün ve Allah ecrinizi artırsın.” (Ali el-Müttakî, XV, 744/42958)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kim, sevâbına inanarak ve karşılığını sâdece Allah’tan bekleyerek bir müslümanın cenâzesi ile birlikte gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse, her biri Uhud Dağı kadar olan iki kırat sevapla döner. Kim de cenâze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kırat sevapla döner.” buyurmuşlardı.

(Buhârî, Îman, 35)

Birgün Abdullah bin Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs ile birlikte otururken Habbâb bin Eret geldi ve:

“–Abdullah! Baksana Ebû Hüreyre ne diyor!” diye bu hadîsi nakletti. Bunun üzerine Hazret-i Abdullah:

“–Ebû Hüreyre de çok oldu.” dedi ve Habbâb’ı, bu hadîsi araştırmak için Hazret-i Âişe’ye göndererek; “Bunu ondan sor gel!” dedi.

Habbâb gidince Abdullah yerden bir avuç çakıl taşı aldı; sinirli bir şekilde taşları elinde evirip çevirmeye başladı. Bir müddet sonra Habbâb, Hazret-i Âişe’nin; “Ebû Hüreyre doğru söylüyor; ben de Rasûlullâh’ın öyle buyurduğunu işittim.” dediğini haber verdi. Bu sefer kaçırdığı fırsatlara hayıflanan Abdullah bin Ömer, elindeki taşları yere fırlattı ve:

“–Desene biz çok kırat kaçırdık!” diye teessürünü ifâde etti. (Müslim, Cenâiz, 56)

Burada va’dedilen sevâbın miktar ve ölçüsü, kesin bir sınır tâyin etmekten ziyâde, cenâze teşyîinin yüksek fazîletini beyân etmek içindir. Zîrâ Cenâb- Hak, yapılan amellere, kalplerdeki niyet ve samîmiyetin seviyesine göre ecir lutfeder.

Kâsım bin Muhammed -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Hanımım vefât etmişti. Muhammed bin Kâ’b el-Kurazî tâziyeye geldi. Bana şunu anlattı:

İsrâiloğulları’ndan âlim, âbid ve gayretli bir adam vardı. Çok sevdiği sâliha bir hanımı vardı. Derken bu hanımı vefât etti. O âlim buna çok üzüldü ve evine kapanarak insanlardan alâkasını kesti, kimseyle konuşmaz oldu. İsrailoğulları’ndan bir kadın bunu duyunca yanına gitti ve:

«–Ona soracak bir meselem var, fetvâ istiyorum, onunla husûsî görüşeceğim.» dedi. İnsanlar çıktılar, o ise kapıda bekledi ve mutlaka görüşmesi gerektiğini tekrarladı.

Birisi âlime haber verip:

«–Kapıda bir kadın var, sana fetvâ sormak istiyor, kapıdan ayrılmıyor.» dedi. İzin verilince kadın içeri girdi. Âlime:

«–Sana soracak bir meselem var.» diye söze başladı. Âlim; «–Mesele nedir?» deyince kadın şöyle bir suâl sordu:

«–Ben, komşum olan bir hanımdan bilezik aldım. Onu bir müddet takındım, ödünç olarak kullandım. Şimdi bana haber gönderdiler, onu istiyorlar. Ne dersin, onlara bileziklerini iâde etmem gerekir mi?»

Âlim:

«–Evet, vallâhi vermen lâzım.» dedi.

Kadın:

«–Ama o bilezik bende bir müddet kaldı, (onu çok sevdim).» deyince âlim:

«–Olsun, sen onu emânet olarak aldığın için onların bunu geri istemeye hakları vardır.» cevâbını verdi. Bunun üzerine kadın:

«–Allah sana merhamet eylesin ey âlim! Allah, sana emânet olarak verdiği şeyi geri istediğinde neden üzülüyorsun! Üzülmeye hakkın var mıdır? Sana hanımını emâneten vermişti, sonra da geri aldı. Allâh’ın, onu yanında bulundurmaya senden daha çok hakkı vardır.» diyerek onu tesellî etti.

Âlim bu sözlerden ibret aldı, hakîkati gördü ve kendine geldi. Allah, âlimi kadının sözlerinden istifâde ettirdi.” (Muvatta, Cenâiz, 43)

{

Mesnevî şârihi Tâhirü’l-Mevlevî, doğum esnâsında ikizleri ile beraber vefât eden bir annenin dramından çok duygulanır. Akrabâlarını araştırıp buldurur.

“–Ben bu üç mevtâya tâziye olarak bir kabir taşı kitâbesi yazdırmak istiyorum!” der ve anne yüreğinin şefkat ve merhametini şu dörtlüğü ile çok içli bir şekilde ifâde eder:

Bir Kitâbe-i Seng-i Mezâr:

Dünyada der-âğûşa ecel vermedi imkân,

Etti beni hem-makber iki yavrucuğumla.

Artık tutarak dest-i yetîmânelerinden,

Geldim sana Rabb’im, iki öksüz çocuğumla…

“Bir mezar taşı kitâbesi: Ecel, beni iki yavrucuğumla kabir yolcusu eyleyerek şu dünya hayâtında (onları doya doya) kucaklamaya imkân vermedi. Ey Rabbim! Ben de yetim ellerinden tutup o iki öksüz çocuğumla Sana geldim…”

{

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kabirdeki ölü, denizde boğulmak üzere olan ve dehşet içerisinde yardım isteyen kimse gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden, samîmî ve sâdık arkadaşından bir duâ bekler. Şayet bir duâ gelecek olsa, bu onun için dünyâ ve içindekilerden daha kıymetli ve sevimli olur. Şüphesiz Allah, kabir ehline, dünyadakilerin duâsı bereketiyle dağlar misâli ecir verir. Dirilerin ölülere gönderebileceği en iyi hediye ise onlar için istiğfâr etmek ve onlar adına sadaka vermektir.”[116]

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ- şöy­le ri­vâ­yet eder:

Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, iki kab­rin ya­nın­dan ge­çer­ken on­lar hak­kın­da:

“İki­si de azap gö­rü­yor­lar, an­cak (onların zannına göre) bü­yük bir gü­nah­tan do­la­yı de­ğil. Bi­ri­si söz gö­tü­rüp ge­tir­di­ğin­den, di­ğe­ri de kü­çük ab­dest bo­zar­ken îcâb et­ti­ği sû­ret­te ko­run­ma­dı­ğın­dan do­la­yı mu­az­zeb olu­yor.” bu­yur­du.

Aka­bin­de yaş bir hur­ma da­lı is­te­di. Onu iki­ye ayır­dı ve da­ha son­ra bun­la­rı ka­bir­le­rin ba­şı­na bi­rer bi­rer dik­ti. Son­ra da söz­le­ri­ne şöy­le devâm et­ti:

“Ku­ru­ma­dık­la­rı müd­det­çe on­la­rın azâ­bı­nı ha­fif­let­me­le­ri umu­lur.” (Müs­lim, Ta­hâ­ret, 111)

Mü­fes­sir Kur­tu­bî, bu ha­dîs-i şe­rî­fi şöy­le îzâh eder:

“Hadîsin, «ku­ru­ma­dık­la­rı müd­det­çe» kıs­mı, o dal­la­rın yaş kal­dık­la­rı müd­det­çe tes­bih et­tik­le­ri­ne işâ­ret et­mek­te­dir. Ni­te­kim âlim­le­ri­miz şöy­le de­miş­ler­dir: Ka­bir­le­re ağaç dik­mek­ten ve ora­da Kur’ân-ı Ke­rîm oku­mak­tan ora­da­ki mevtâ­lar isti­fâ­de eder­ler. Bir ağaç dik­mek bi­le ölü­le­rin azâ­bı­nı ha­fif­le­tir­se, bir mü­’mi­nin Kur’ân oku­ma­sın­dan kim bi­lir ne ka­dar is­ti­fâ­de eder­ler? Ölü­ye he­di­ye edi­len şe­yin se­vâ­bı da ken­di­si­ne ula­şır.” (Kur­tu­bî, X, 267)

Kur’ân ti­lâ­ve­ti se­be­biy­le husûle gelecek ilâ­hî rah­met­ten ölü­le­rin de is­ti­fâ­de­si için bil­has­sa Yâ­sîn-i Şe­rîf okun­ma­sı, her­ke­sin bil­di­ği ve tat­bîk et­ti­ği bir usûl­dür. Ni­te­kim ha­dîs-i şe­rîfte şöyle buy­ru­lur:

“…Yâ­sîn, Kur’ân’ın kal­bi­dir. Bir kim­se onu Al­lâh’ın rı­zâ­sı­nı ve âhi­ret yur­du­nu ta­lep ede­rek okur­sa, mu­hak­kak gü­nah­la­rı ba­ğış­la­nır. Ölü­le­ri­ni­ze de Yâ­sîn Sû­re­si’ni oku­yu­nuz.” (Ah­med, V, 26)

Ölülerin mânevî istifâdesi için diğer âyet ve sûrelerden de okunabilir. Buna dâir rivâyetlerin bir kısmı şöyledir:

“Siz­den bi­ri ve­fât et­ti­ğin­de onu faz­la bek­let­me­den kab­re gö­tü­rü­nüz. Def­net­ti­ği­niz za­man da bi­ri­niz, ba­şu­cun­da Fâ­ti­ha Sû­re­si’ni, ayak ucun­da da Ba­ka­ra Sû­re­si’nin son kıs­mı­nı (Âme­ner­ra­sû­lü) oku­sun.” (Ta­be­râ­nî, Ke­bîr, XII, 340; Dey­le­mî, I, 284; Hey­se­mî, III, 44)

Alâ bin el-Lec­lâc, sâ­hâ­be-i ki­râm­dan olan ba­ba­sı Lec­lâc’ın, ve­fâ­tı es­nâ­sın­da ken­di­le­ri­ne şu va­si­yet­te bu­lun­du­ğu­nu ri­vâ­yet et­miş­tir:

“Be­ni kab­re koy­du­ğu­nuz za­man:

«بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى سُنَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ : Al­lâh’ın adıy­la ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sün­ne­ti üze­re (se­ni Hakk’a emâ­net edi­yo­ruz.)» de­yi­niz ve üze­ri­me top­rak atı­nız. Ba­şı­mın ucun­da Ba­ka­ra Sû­re­si’nin ev­ve­li­ni ve son kıs­mı­nı oku­yu­nuz. Şüp­he­siz ben, Abdullah bin Ömer’in bu uy­gu­la­ma­yı gü­zel gör­dü­ğü­ne şâ­hid ol­muş­tum.” (Bey­ha­kî, es-Sü­ne­nü’l-Küb­râ, IV, 56)

Sa­hâ­be-i ki­râm­dan Amr bin Âs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın ve­fâ­tı es­nâ­sın­da va­si­yet ola­rak etrafın­da­ki­le­re söy­le­di­ği şu söz­ler de câ­lib-i dik­kat­tir:

“Be­ni kab­ri­me def­net­ti­ği­niz za­man, bir de­ve ke­sip eti­ni par­ça­la­ya­cak ka­dar me­za­rı­mın ba­şın­da bek­le­yin ki, si­zin var­lı­ğı­nız­la ye­ni hayâtı­ma alış­ma im­kâ­nı bu­la­yım ve Rab­bi­min el­çi­le­ri­ne ve­re­ce­ğim ce­vap­la­rı ha­zır­la­ya­yım.” (Müs­lim, Îman, 192)

Bu rivâyeti ki­ta­bın­da zik­re­den Ne­ve­vî, İmâm Şâ­fiî -rah­me­tul­lâ­hi aleyh-’in, şu söz­le­ri­ni nak­let­miş­tir:

“Me­za­rın ba­şın­da Kur’ân’dan âyet ve sû­re­ler oku­mak müs­te­hab­dır. Kur’ân’ın ta­ma­mı­nın okun­ma­sı (ha­tim edil­me­si) ise, da­ha gü­zel­dir.”[117]

Bütün bu ri­vâ­yet­ler­den an­la­şı­la­ca­ğı üze­re ka­bir­le­ri zi­yâ­ret et­mek, ora­da bu­lu­nan­la­ra se­lâm ve­rip duâ ve is­tiğ­far­da bu­lun­mak, on­lar adı­na ha­yır ve ha­se­nât ya­pıp Kur’ân ti­lâ­vet et­mek, mev­tâ­lar için bir rah­met ve­sî­le­si­dir. Kur’ân-ı Ke­rîm’de Rab­bi­miz, biz­den ön­ce âhi­re­te in­ti­kâl et­miş mü’­min kar­deş­le­ri­miz için şöy­le duâ et­me­mi­zi tavsiye eder:

“…Ey Rab­bi­miz! Bi­zi ve biz­den ön­ce ge­lip geç­miş îman­lı kar­deş­le­ri­mi­zi ba­ğış­la; kalp­le­ri­miz­de, îmân eden­le­re kar­şı hiç­bir kin bı­rak­ma! Rab­bi­miz! Şüp­he­siz ki Sen çok şef­kat­li ve çok mer­ha­met­li­sin.” (el-Haşr, 10)

Haz­ret-i Pey­gam­ber ve as­hâb-ı ki­râ­mın ka­bir zi­yâ­re­tiy­le il­gi­li söz ve tat­bi­kât­ı, bu hu­sus­ta if­rat ve tef­ri­te düş­me­den na­sıl dav­ra­nıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni biz­le­re göstermektedir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. Kul:

«–Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?» diye sorar. Cenâb-ı Hak ona:

«–(Arkanda bıraktığın) hayırlı ve sâlih evlâdın senin için istiğfarda bulundu, duâ etti.» buyurur.” (İbn-i Mâce, Edeb, 1; Ahmed, II, 509)

Yine hi­dâ­yet reh­be­ri­miz Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“İn­san öl­dü­ğü za­man bü­tün amel­le­ri ke­si­lir. An­cak şu üç şey bun­dan müs­tes­nâ­dır: Sa­da­ka-i câ­ri­ye, is­ti­fâ­de edi­len ilim ve ken­di­si­ne duâ eden ha­yır­lı ev­lât.” bu­yur­muş­tur. (Müs­lim, Va­sıy­yet, 14)

Sa’d bin Ubâ­de -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, ya­nın­da bu­lun­ma­dığı bir esnâda an­ne­sinin ve­fât et­tiğini, onun adı­na sa­da­ka ver­diği takdirde ken­di­si­ne bir fay­da­sı olup olmayacağını sormuştu. Allah Rasûlü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-; “Evet.” bu­yu­run­ca, sâhip olduğu mey­ve bah­çesini an­nesi adı­na ta­sad­duk etti. (Bu­hâ­rî, Ve­sâ­yâ, 15)

Abdurrahman bin Ebî Amra’nın anlattığına göre annesi, bir köle âzâd etmek istemişti. Ancak bunu sabaha tehir etmiş ve sabaha çıkamadan da vefât etmişti. Abdurrahman, Kâsım bin Muhammed’e:

“–Ben anneme bedel bir köle âzâd etsem, anneme faydası olur mu (sevâbı ona ulaşır mı)?” diye sorunca, o da şu cevâbı vermiştir:

“–Sa’d bin Ubâde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip:

«–Annem vefât etti, ben onun adına bir köle âzâd etsem ona faydası olur mu?» diye sormuştu. Allah Rasûlü de; «–Evet!» buyurdular.” (Muvatta, Itk, 13)

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın oğlu Abdurrahman, uyku esnâsında âniden vefât edivermişti. Âişe vâlidemiz, bu kardeşinin hayrına pek çok köle âzâd etti. (Muvatta, Itk, 14)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

Bir kimse Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“–Yâ Rasûlallah! Annem vefât etti, üzerinde de bir aylık oruç borcu var, onun adına borcunu ödeyeyim mi?” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Annenin üzerinde mal borcu olsaydı onun adına ödeyivermez miydin?” diye sordu.

“–Evet, öderdim!” deyince de, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm–:

“–Allâh’a olan borç, ödenmeye daha lâyıktır!” buyurdu. (Müslim, Sıyâm, 155)

Bütün bu ha­dîs-i şe­rîf­ler, vefât et­miş mü’min­le­rin, sağ­lık­la­rın­da yap­tık­la­rı ve ve­fat­la­rın­dan son­ra da devâm et­mek­te olan hay­ırlarından fay­da gö­re­cek­le­ri­ni, ay­rı­ca ha­yat­ta olan ya­kın­la­rı­nın ve mü’min kar­deş­le­ri­nin duâ ve in­fak­la­rın­dan is­ti­fâ­de edecek­le­ri­ni bildirerek on­la­rı bu ha­yır­la­ra teş­vik et­mek­te­dir.

{

Velhâsıl İslâm, insanın fıtrat ve ihtiyaçlarına göre kâideler koymuş, hiçbir şeyi ihmâl etmemiştir. Vefât eden insanların en kısa zaman içinde techiz, tekfin ve teşyîine ısrarla teşvik etmiştir ki, insanoğlu öldüğünde nezih bir şekilde ebedî istirahatgâhına yerleşebilsin. Aksi takdirde insanın mükerremliğiyle bağdaşmayan manzaralar ortaya çıkarak insanların huzûru kaçabilir.

Diğer taraftan, İslâm’ın emrettiği bu ictimâî vazifeler, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna ne kadar değer verdiğini göstermektedir. Yüce Rabbimiz, sevdiği kullarının, merhamet, muhabbet ve kardeşlik duygularıyla yoğrulmuş huzurlu bir toplumda yaşamalarını arzu etmektedir. Allâh’ın emirlerine bîgâne kalındığında, böyle bir toplum oluşturabilmek imkânsız hâle gelir.

Mühim bir din kardeşliği mes’ûliyeti olan tâziye, nazargâh-ı ilâhî olan insan gönlünün, hüzünle dolduğu bir anda tesellî edilerek ferahlatılmasıdır. Din kardeşimize, her an yanında olduğumuzu göstermektir. Şunu unutmamak gerekir ki, mükerrem olarak yaratılan ve ilâhî bir sanat hârikası olan insanın dert ve sıkıntılarının paylaşılarak kederli gönlünün tesellî edilmesi, Allâh’ın rızâsına medâr olan büyük amel-i sâlihlerden biridir.