İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Fazîlet Tabloları

Peygamber Efendimiz’in müezzinlerinden Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh- zaman zaman Rasûlullah Efendimiz’in yanına gelir:

“–Yâ Rasûlallah! Allâh’ın Sana öğrettiklerinden bana da öğret!” diye talepte bulunurdu. Peygamber Efendimiz de; o temiz yürekli sahâbîsini kırmaz, tatlılıkla bütün sorularına cevap verirdi.

Birgün, Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaç kişi, Peygamber Efendimiz’in yanında bulunuyordu. Peygamber Efendimiz de; «Belki bu Kureyş’in ileri gelenleri îmâna gelirler de maiyyetindekiler de hidâyet bulurlar.» ümîdi içindeydi.

Bu esnâda Abdullah bin Ümm-i Mektûm yine geldi. Âmâ olduğu için Rasûlullâh’ın yanında kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı, her zamanki ricâsını tekrarladı. Misâfirlerin yanındayken gelen bu zamansız suâlden dolayı Peygamber Efendimiz üzüldü ve sıkıldı. Başını öte tarafa çevirdi. Alâka göstermedi. Bu durumdan, Abdullah -radıyallâhu anh-’ın gönlü biraz incindi. Bunun üzerine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a Abese Sûresi’nin başındaki şu ilâhî îkaz nâzil oldu:

(Rasûlullah), âmâ geldi diye yüzünü buruşturdu ve başını çevirdi…” (Abese, 1-2) (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 80; Muvatta, Kur’ân, 8; Râzî, XXXI, 50)

Bu hâdise­den sonra, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdullah bin Ümm-i Mektûm’u ne zaman görse:

“–Ey kendisi için Rabbimin Bana sitem ettiği zât, merhaba!” diye iltifat ederdi. (Vâhidî, s. 471)

{

Birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yollarda oturmaktan kaçının!” buyurmuştu. Sahâbîler:

“–Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz?!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o hâlde yolun hakkını verin!” buyurdu.

“–Yolun hakkı nedir, ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 22, İsti’zân 2; Müslim, Libâs 114)

{

Birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- genç sahâbîsi Câbir bin Abdullâh’ın evine uğramıştı. Câbir, babası Abdullâh’ın Uhud Gazvesi’nde şehîd düşmesinden sonra yedi veya dokuz kız kardeşini geçindirmek zorunda kaldığı ve bu hususta hiçbir fedâkârlıktan kaçınmadığı için Fahr-i Kâinât Efendimiz onu çok severdi. Efendimiz, bu genç sahâbîsine bir ikramda bulunmak istedi. Onu elinden tutarak evine götürdü ve âilesinden yiyecek bir şeyler istedi. Hizmetçi, önlerine hurma yaprağından yapılmış bir sofra serdikten sonra üç parça ekmek getirdi. Efendimiz ekmeğin birini kendi önüne, diğerini Câbir’in önüne koydu. Üçüncü parçayı da aralarında taksim ettikten sonra:

“–Ekmekle yiyeceğimiz bir katık yok mu?” diye sordu.

“–Hayır; ama biraz sirke var.” denildi. O zaman Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Getirin onu, sirke ne güzel katıktır.” buyurdu. (Müslim, Eşribe, 169)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, hiçbir zaman önüne getirilen yemeği beğenmediği ve onda kusur aradığı olmazdı. Çünkü Efendimiz, yemekte kusur bulmanın onu yapan kişiyi üzüp gönlünü inciteceğini bilirdi. Hiç kimseyi kırmamak ve incitmemek ise Allah Rasûlü’nün en fazla îtinâ ettiği bir davranıştı.

{

Hudeybiye Musâlahası’ndan sonraki bir gün, Ebû Süfyân, aralarında Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşî’nin de bulunduğu bir grup müslümanın yanından geçti. Onu gören bu müslümanlar:

“–Allâh’ın kılıcı, Allâh’ın düşmanını haklamadı.” dediler. Bunu duyan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Bu sözü Kureyş’in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz?” dedi. Sonra da Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına giderek bu hâdiseyi anlattı. O zaman Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ebû Bekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir.” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekir hemen o yoksul müslümanların yanına giderek:

“–Kardeşlerim! Yoksa sizleri gücendirdim mi?” diye sordu. Onlar:

“–Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın, kardeş!” dediler. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 170)

Ashâb-ı kirâmın bu fazîletli davranışlarında, hem incitmeme hem de incinmeme hassâsiyetini görmekteyiz.

Feridüddin Attâr Hazretleri, Pendnâme adlı eserinde şöyle buyurur:

“Seni incitenlerin özürlerini kabûl et. Halkı inciteni Allah sevmez. Böyle bir ahlâk, dindar kişiye yakışmaz. Sitemle bir kalbi yaralayan o yarayı kendi vücûduna açmış olur.”

{

Abdullah bin Zübeyr’in oğlu Âmir, fakir ve âbidlere yardım edeceği zaman, onları incitmemek için şu yolu tercih ederdi:

Yardım edeceği kimseler secdede iken para keselerini ayakkabılarının yanına hissedecekleri şekilde bırakır ve görünmeden uzaklaşırdı. Kendisine:

“–Neden yardımını, birisini göndererek yapmıyorsun?” diye sorulunca da şöyle cevap verirdi:

“–Onlardan birinin, gönderdiğim kişiyle veya benimle karşılaştığında yere bakmasını istemem, onun için böyle yapıyorum.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 411)

{

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde kimseyi incitmeme husûsunda şöyle bir kıssa nakleder:

Bir gemide bir derviş vardı. Yükü ve eşyâsı yoktu. İyi huylarından, mertlik ve insanlıktan bir yastığa dayanmıştı. Gemi suların üzerinde akıp giderken, bir ara gemide bir kese altın kayboldu. Derviş ise o sırada uyuyordu. Herkesi aradılar, bulamadılar; biri de o dervişi gösterdi ve:

“–Şu uyuyan fakiri de arayalım.” dedi. Para sâhibi, derdinden dolayı, yok yere onu uyandırdı. O mâsum dervişe itham dolu bakışlarla:

“–Bu gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradık; bulamadık. Sıra sende! Hırkanı çıkar, soyun da, halkın şüphesi kalmasın.” dedi. Derviş ise:

“Yâ Rabbî! Mâsum kulunu suçlu buluyor­lar, hâlimi Sana arz ediyorum!” diyerek Hakk’a ilticâ etti.

Gemidekiler, dervişe gönül kırıcı bir şekilde davranmışlardı. O temiz gönlün sâhibi, yâni Hak Teâlâ ise, onun kırılmasına râzı olmadığından, balıklara emretti ve o anda denizin her tarafından sayısız balık başını çıkardı. Her birinin ağzında, çok kıymetli, iri inciler vardı. Her birinin ağzında bir inci vardı ama ne inci!.. Paha biçilmez kıymetteki bu inciler, Allah tarafın­dan lutfediliyordu. Kimsenin o incilerde hakkı yoktu.

Derviş, balıkların ağzından birkaç inci alıp geminin ortasına attı. Ken­disi de sıçrayıp havada iskemleye oturur gibi oturdu. Padişahların tahtlarına oturdukları gibi bağdaş kurmuş, havada duruyordu. Gemi de onun önünde gitmede idi. Gemidekilere seslenerek dedi ki:

“–Haydi gidin; gemi sizin olsun, Hak benim olsun! O, ne beni hırsızlıkla suçlar, ne de beni kusurlarımı açığa vuran birisi­nin eline bırakır.”

Gemide bulunanlar:

“–Ey ulu kul! Sana bu yüce makâmı ne yüz­den verdiler?” diye seslendiler. Derviş:

“–Mânâ sultanlarına saygı gösterdiğim için verdiler. Yoksullara karşı da hiç kötü zanna kapılmadım. O latîf ve nefesi hoş yoksullar yok mu; Abese Sûresi onları yücelt­mek için geldi. Onların yoksulluğu dünyâlık için veya dünyaya sarılmak için değildir. Onların dünyada Hak’tan başka hiçbir şeyi olmadığından, onlar yoksulluğu benimsemişlerdir.” dedi.

Dolayısıyla, kimseyi küçük görmemek ve kimsenin gönlünü kırmamak îcâb eder. Allah Teâlâ’nın, her kuluna faklı bir ikrâmı vardır. Karşımızdaki kuluna ne ikrâm ettiğini bilemeyiz. Belki bilmeden yanlış bir davranış içine gireriz de onu üzüveririz. Bu sebeple hassas ve rakik bir gönle sâhip olmak ve Allâh’ın kullarını incitmekten sakınmak, her zaman için en kazançlı yoldur.

{

Sâ­mi Efen­di Haz­ret­le­ri, Dâ­ru’l-Fü­nûn’un Hu­kuk Fa­kül­te­si’ni ye­ni bi­tir­miş­ti. Onun gü­zel hâ­li­ni ve ter­te­miz sî­re­ti­ni pek be­ğe­nen bir Allah dos­tu:

“–Ev­lâ­dım, bu tah­sil de gü­zel­dir ama, sen asıl tah­sî­li ik­mâl et­me­ye bak! Se­ni ir­fan mek­te­bi­ne kay­de­de­lim, ora­da da gö­nül ilim­le­ri­ni ve âhi­ret sır­la­rı­nı öğ­ren!..” de­di. Ar­dın­dan da ilâve etti:

“–Ev­lâ­dım, o mek­tepte na­sıl eği­tim ya­par­lar, ne öğ­re­tir­ler bi­le­mem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son der­si de in­cinmemektir…”

Sâhip oldukları güzel ahlâk ve ulvî hasletlerle diğer insanlardan hemen fark edilen Allah dostları, “kimseyi incitmemek” ve “kimseden incinmemek” fazîletinin de zirvesinde yaşamışlardır.

Ebû Abdullah Sâleme’ye:

“–Allah dostlarını diğer insanlardan ayırt eden vasıflar nelerdir?” diye sordular. O da cevâben, ehlullâhın şu güzel vasıflarını saydı:

“–Allah dostları diğer insanlardan:

- Lisanlarındaki halâvetle (tatlılıkla),

- Ahlâklarındaki letâfetle (güzellikle),

- Sîmâlarındaki tebessüm ve müjdeleyicilikle,

- Hâl ve edâlarındaki zarâfetle,

- Nefislerindeki sehâvetle (cömertlikle),

- Mâzeretleri kabul edişlerindeki diğergâmlıkla,

- İyi ve fenâ herkese karşı şefkatlerindeki genişlikle ayırt edilir.”

{

Velhâsıl, dün­ya ve âhi­ret­te hu­zur is­teyen kişi, Allâh’ın kullarını in­cit­memeli ve kimseden de incinmemeye gayret etmelidir. Gönüllerin “Nazargâh-ı İlâhî” olduğunu her zaman hatırında tutmalı, elinden geldiğince gönül kazanmaya çalışmalıdır. Mevlânâ -kuddise sirruh- ne güzel ifâde eder:

“Allâh’ın huzûruna altın dolu binlerce kese götürsen, Cenâb-ı Hak; «Bize bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir.» buyurur.”