İÇİNDEKİLER
ARAMA:

HİZMET

HİZMET

Hizmet, Cenâb-ı Hakk’ın bizleri mes’ûl kıldığı ictimâî kulluk vazifemizdir. Mü’minin hayâtı, bütün yaratılmışlara hizmet sâyesinde, bereket, mânâ derinliği ve ulviyet kazanır. Fânî bedenini Allâh için hizmet yolunda kurban eden kişi, ölümsüz olan rûhunu, ebediyyen âzâd etmiş olur.

Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel ifâde eder:

“İbâdet ederek, ihsan ve ikramlarda bulunarak ve halka hizmet ederek elde edeceğin gönül gözü ile, bu gördüğün çeşitli renklerden başka renkler görürsün. Âdî taşlar yerine inciler, mücevherler seyredersin. İnci de nedir ki? Sen kendin deniz olursun; göklerde seyreden, gezip dolaşan güneş kesilirsin.”

Cenâb-ı Hak, biz kullarına sayısız nîmetler bahşetmiştir. Bu nîmetlerle de mahlûkâtına hizmet etmemizi murâd etmektedir. Kendilerine lutfedilen nîmet ve imkânlara rağmen, bencilce davranıp hizmete koşmayanlar ve hayatlarını yalnız şahsî menfaatleri çerçevesi içinde yaşayanlar, meyvesiz bir ağaca benzerler. İnsanoğlu, bu yönüyle âdeta bir çınar ağacı gibidir. Çınar ağacı, büyük bir ihtişâma sâhiptir. Asırlar boyunca da yaşayabilir. Lâkin çınar ağacının herhangi bir meyvesi yoktur. Hattâ gövdesinden kereste bile olmaz, sadece yakılacak odun olarak kullanılabilir. Fakat bir zeytin ağacı, dikildikten bir sene sonra, hemen meyve vermeye başlar. Hâlbuki bir çınar kadar ihtişâmı da yoktur.

İnsan da zenginlik, sıhhat, ilim vs. gibi maddî ve mânevî bakımdan muhteşem imkânlara sâhip olduğu hâlde, çınar ağacı gibi meyvesiz yaşarsa, kendine yazık etmiş olur. Akıllı bir insan, zeytin ağacı misâli hemen meyve vermeye, yâni etrafına faydalı olmaya bakmalıdır. Onun meyvesi ise, mahlûkâta hizmettir.

Cenâb-ı Hak, hizmete büyük bir sır lutfetmiştir. Allâh’a ibâdet etmek için yaratılan insana hizmet, bir nevî Allâh’a ibâdet makâmındadır. Allah Teâlâ, dînine hizmet eden ve kullarının sıkıntılarına çâre olmaya çalışan kimselerin husûsî sıkıntılarına kefil olur. Bütün meşgûliyeti kendi derdinden ibâret olanları ise dertleriyle baş başa bırakır.

Hizmet, nefsin hodgâmlığından kurtularak diğergâm bir ruhla mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh’ın rızâsını aramaktır. Samîmiyetle yapılan hizmetler, hakîkatte, Hakk’a vuslat iştiyâkının davranışlara aksetmiş bir ifâdesidir.

Her mü’min, Allâh’ın rızâsını kazanabilmek için, mensub olduğu cemiyete güzelce hizmet etmeyi mühim bir vazife bilmelidir. Zîrâ hayâtında hizmeti düstur edinen kimse, yaşadığı cemiyette hangi mevkîde bulunursa bulunsun, Hak katında pek kıymetli bir makam sâhibi demektir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Bir kavme hizmet eden kimse, (ecir ve mükâfâta nâiliyet bakımından) onların en büyüğü, efendisidir.” buyrulmaktadır.[1]

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse, yol üzerinde bir ağaç dalı gördü ve; «Allâh’a yemin ederim ki, bunu müslümanları rahatsız etmemesi için buradan kaldıracağım.» dedi, (kaldırdı ve) bu yüzden cennete nâil oldu.” (Müslim, Birr, 128)

“Bir şahıs yolda yürürken önünde bir diken dalı gördü ve onu kenara attı. Bu sebeple Allah ondan râzı oldu ve kusurlarını affetti.” (Buhârî, Ezân 32, Mezâlim 28; Müslim, Birr 127, İmâre 164)

Unutmamak gerekir ki, Hakk’ın rızâsı bâzen samimiyetle yapılan küçücük bir amelde gizlidir. Dolayısıyla küçük-büyük demeden her türlü faydalı hizmete koşarak devamlı sûrette Hakk’ın rızâsını aramak îcâb eder.

Hak katında en makbul amel, Allah rızâsı için insanlara hizmet etmek ve güzel ahlâk sâhibi olmaktır. Zâten Hak yolunda yürümek de, insanlara hizmetten, onlara faydalı olmaktan başka bir şey değildir. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” buyurmuştur. (İbn-i Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, I, 264)

Nitekim ilâhî rızâya muvâfık düşen küçük bir hizmet, yerine göre nice nâfile ibâdetlerden üstün olabilmektedir. Bu hakîkatin asr-ı saâdette yaşanmış bir misâli şöyledir:

Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı oruçluydu. Oruçlu olanlar, yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlar ise, gölgelenecek çadırlar kurdular, abdest almak ve hayvanları sulamak için su taşıdılar, oruçluların hizmetlerini gördüler. İftar vakti geldiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” bu­yur­du­lar.

(Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Sıyâm, 100-101; Nesâî, Savm, 52)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ömrü, baştan sona bereketli hizmetlerle süslenmiştir. Evvelâ O, bütün hayâtını, insanların hidâyete ermesi ve iç âlemlerinin mânevî güzelliklerle tezyîn edilmesi gibi ulvî bir hizmete adamıştır. Bununla birlikte diğer zâhirî hizmetleri de en güzel bir şekilde îfâ etmiştir.

Meselâ Kâbe yenilenirken, Kuba Mescidi ve Mes­cid-i Nebevî inşâ edilirken, Hendek kazılırken, ashâbının bütün ısrarlarına ve mânî olma gayretlerine rağmen, onlarla birlikte çalışmıştır. Bir kır gezisinde herkes bir iş aldığında, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de odun toplama vazifesini üstlenmiş, ashâbının; “Biz Siz’in yerinize de yaparız.” diye ısrar etmelerine rağmen kabul etmeyip aldığı vazîfeyi îfâ etmiştir. Yine kendisine gelen kabîle temsilcileriyle yakından ilgilenmiş ve bizzat onların hizmetinde bulunmuştur. Yanına bir ziyaretçi geldiğinde, evdeyse hemen altına bir minder vermiş, dışarıda ise ridâsını çıkarıp misafirinin altına sermiştir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’deki bu yüksek tevâzu ve hizmet rûhu, bütün ümmet için eşsiz bir numû­nedir. Esâsen O’nun hayâtı, baştan sona Hakk’a, insanlığa ve bütün mahlûkâta hizmetle geçmiştir. O’nun yetiştirdiği mübârek nesil de, hayatlarını Allah ve Rasûlü’ne âmâde kılmış; Allah yolunda hizmet, hayatlarının en büyük lezzeti hâline gelmiştir.

Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı zamanımızda, bu hizmet rûhuna daha fazla ihtiyaç hissedilmektedir. Böyle zamanlarda yapılan ufacık bir hayır ve hizmete Cenâb-ı Hak çok büyük mükâfatlar ihsân eylemektedir. Bu hususla ilgili olarak İmâm-ı Rabbânî Hazretleri şöyle buyurur:

“Peygamber Efendimiz’in sünnetine ve O’nun getirdiği hükümlere tâbî olma nîmetine eren kimse ne kadar bahtiyardır. Bugün O’nun dîninin hak olduğuna inanarak yapılan küçük bir iş bile büyük işler mesâbesinde kabûl edilir…” (Mektûbât-ı Rabbânî, 44. Mektûb)

Dolayısıyla kendimizi ve nesillerimizi Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmet aşkıyla tezyîn etmeliyiz. Her türlü hizmeti, severek ve şefkatle îfâ eden, fazîlet timsâli mü’minler hâline gelmeliyiz.

Ancak, yapılan hizmetlerin Hak katında mak­bûl olması, bâzı şartlara bağlıdır. Buna göre hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu bir gönülle ve sadece Allah rızâsı için yapılmalıdır.

Hizmette yavaş ve tembel davranmak, iyi niyetle bile olsa işleri ağırdan almak, hizmetin değerini düşürür. Yapılan bir hizmet ile Hakk’ın rızâsına nâil olabilmek için, onu büyük bir nîmet bilmek ve ibâdet vecdiyle îfâ etmek gerekir. Asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise, bu hususta ne ibretli bir misâldir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının bir kısmını gazveye göndermişti. İçlerinden biri geri kaldı. Âilesine:

“–«Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte öğle namazını kılayım, sonra kendisine selâm verip vedâ edeyim.» düşüncesiyle geri kalıyorum. Bir de bana duâ buyursun ki, o duâ benim için kıyâmette şefaatçi olsun.” dedi.

O zât, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le namaz kıldıktan sonra O’na yöneldi ve selâm verdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Arkadaşlarının seni ne kadar geçtiğini biliyor musun?” dedi. Sahâbî:

“–Evet, sabah erkenden aldıkları mesâfe kadar beni geçtiler.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Nefsimi elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, onlar fazîlette seni, doğu ve batı arasındaki en uzak mesâfe kadar geçtiler.” buyurdu.

(Ahmed, III, 438)

Diğer bir rivâyette ise:

“–Yeryüzündekilerin tümünü infâk et­sen, onların o erken çı­kış­la­rındaki fazîleti elde edemezsin.” buyurdu. (Tirmizî, Cuma, 28/527; Ahmed, I, 256; Beyhakî, III, 187)

Bu sahâbî, kendince iyi bir niyetle hizmetten geri kaldığı hâlde, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in ihtârına muhâtap oldu. O kişi, Allah Rasûlü’ne yakın olarak O’nu memnûn etmek isterken, Efendimiz’in mübârek kalb-i pâkini mahzûn eyledi. Demek ki en mühim şey, Allah yolunda muhabbetle hizmet edebilmektir. Şahsî hazlar ve telâkkîler sebebiyle topluluktan ayrılarak hizmetten geri kalmak, büyük mânevî kayıplara yol açmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, birlik ve beraberlik içinde hizmet etmemizi murâd etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (es-Saff, 4)

Muhabbet, zahmetleri rahmete inkılâb ettiren, en tesirli bir iksirdir. Muhabbet ile yapıldığında, en ağır hizmetler bile kolaylıkla ve huzur içinde îfâ edilir. Allah yolundaki her hizmeti muhabbet ve şefkatle îfâ edebilen merhametli ve fedâkâr bir mü’min, etrafı için büyük bir huzur ve neş’e menbaıdır. O her an, yaptığı hâlisâne hiz­met­lerle bu kub­bede hoş bir sadâ bırakarak, Allâh’ın sevdiği bir kul olma gayreti içindedir.

Muhammed İkbâl’e âit şu temsîlî sözler, zorluklar karşısındaki her hizmet ehlinin yoluna ışık tutacak mâhiyettedir:

“Bir ceylan, diğer bir ceylana dert yanıyordu:

«–Bundan sonra Kâbe’de, Harem-i Şerîf’te yaşayacağım. Orada yatar-kalkar, orada otlarım. Zîrâ ovalarda avcılar pusu kurmuşlar, gece-gündüz biz âhûların izinde dolaşıyorlar. Artık avcı derdinden emân bulmak istiyorum. Gönlüm biraz da huzûra kavuşsun!..»

Bunları dinleyen diğer ceylan, ona şu sözlerle karşılık verir:

«–Ey akıllı dostum! Yaşamak istiyorsan tehlike içinde yaşa. Kendini dâimâ bileyi taşına vur; cevheri temiz olan kılıçtan daha keskin yaşa! Tehlike, kudreti imtihan eder. Cisim ve canın nelere kâdir olduğunu bize o bildirir.»”

İnsanlık âlemine yapılabilecek en öncelikli ve hayâtî hizmet, İslâm’ı tebliğ ve tâlim etmektir. Yâni insanlara iyiyi, güzeli, doğru ve hayırlı olanı tavsiye edip, onları kötülüklerden menetmek sûretiyle Hakk’a ve hakîkate dâvet etmektir. Zîrâ Allâh’ın Kitâbı’nı ve Rasûlü’nün Sünnet’ini hayâtımıza tatbik edebilmemiz için, evvelâ hakkı tebliğ ve halka hizmet vazifesinin gönlümüzde bir sevdâ hâline gelmesi zarûrîdir.